Ay Vakti
facebook

SİNEMA RUHU

Bir Türk “Sinema Ruhu” üzerine düşünceler geliştirmeye koyulduğumuzda, tereddütlerin; kendinde özyaratı kapasitesini hissedenenelerin, bir ürlü “esas çocuk”u çıkaramamanın, bu toprağın asıl konularının içimizde gecikip durmasının vb. dibinde, kinema aygıtını “ilk biz icad edemedik” ukdesi yatıyor olabilir mi sorusu, sorgusu, hatta bir biçimde –türlü çeşit biçimde- yarası, her dem taze duruyor olabilir mi? Sanki teknik bir aşama karşısında bir nevî kendözünü rencide olmuş hissetmek, nasıl desem gelişmeler karşısında küsü yaşamak, belki de soyut bir küsülü kalmak özdurumu, yani tercüme-i hal’deki “hal” karşılığı; o anlama yakın bir duyarlılık alt çizgisi.

Bizde sinema bir türlü “mavi hattın üstündeki sebep”e yükselemiyorsa, o zaman bu yaratma cesareti eksikliğinin yeraltında dolambaçları olsa gerektir. Tam da bu noktada Fellini’nin Roma eksenli yaratma cesareti, özyaratıda romancıyla içgüdüsel, ama hiç kuşku yok tarih ve edebiyat terbiyesinden mahrum kalmamış –kendözünü ırak tutmamış; hani nerdeyse delikanlı ilk aşkın yerine göz dikmiş sinema tutkusu beni dürtmekte. İyi ama bizden kimi ona ve onun gibilere karşılık göstereceğiz? Fellini belki de şiir övünçlü bir deli sinema adamıydı. Onun sinema dili yanı şairlerdeki şiir dili soyundan bir şey oluyor.

Daha 20. yüzyılın ilk yirmi yılında bir Charlie Chaplin örneği var. Geliştirdiği Şarlo karakteri ultra modern bir yeni sanat çığırında, sinemayı edebiyatın paraleline yerleştiren bir iç dünya çilingiri işlevindedir bence. Şarlo tiplemesinde pedagojideki temel bulgulardan bir tanesini sinemadaki bu erken irtifaya uygulayabiliriz. O da şu: Soğuk Sempati. Çocuk psikolojisinde varlığı ortaya konulmuştur ki: çocuklar bir şey ile ilgilendiklerinde onu gözlemeye başlarlar. Gözlem altına alırlar. Aynı kediciklerde olduğu gibi. Mesafeli ilgi. Bilim diyor ki: bu mesafe iledir ki sempati, sürecin ileri bir yerinde. Emphaty’e evrilir. Ben kendi payıma bunu son derece şiirsel bulmuşumdur. Çocuk nesne veya olguyla bir aşk iletişimi kurmaya başlar. Şimdi aşırı bir şey söyleyeceğim. İlk dönemlerin –mecburen- sessiz sineması tam da şu soğuk sempati – empati ve sonuç: Dil aşamalarını içermektedir. Çocuk da ağzından ilk sözcük çıkana kadar gün 25 saat gözler, içinden sorar, arıyordur, çocuk metafizik bir ciddiyete sahiptir. Belki fıtratındaki yetenek c-veya yeteneklerin ne’liğini, nereye’liğini arıyordur. Ünsal Oskay ne güzel demiş: “yıkanmasını sevmeyen çocuklar olalım.” Yani çocukların işi başından aşkındır. Onların deliceliklerine kalkıp da yaramazlık demeye hakkımız yok. Oysa ne hoş ve dolu sözcüktür: afacan!..

Görüntüleri ân’ın elinden çekip alan aygıt yani ‘fotografi’ makinası icad olmasaydı geçicilik hissimiz hızlı akışına devam edecekti. Bellek ve ağız, saltanatına devam edecekti. Derken zamanda bir durak geldi, insanlar olayları yazmaya başladılar. Ondan evveli bugün değerini bilmez hale düştüğümüz Ezber geriye düştü. Bölünmüş hatta Parçalanmış Benlik dediğimiz, makina egemen çağımızda bölüntüsüz, sanatkâr modelinin yerini, algısı bütünü kapsayamayan sanatçı tutukluğu alır oldu.

Bağlamımız sinema, bir soru daha. Sinema, özbenlikte biri biriyle iletişim halinde yaşayan yetileri birbirinden men mi eder? Yani bir darbe de sinema mı indirir insanoğluna. O insan ki mercek, dürbün, uzayın derinliklerini gözleten teleskopsuz makrokosmos karşısında aciz kalmamıştı. Kendisi estetiğe yakın tutan bir hayranlıkta, geceleri ay ve yıldızlarla yaşıyordu. Saniyede 24 kare ile insan fizyolojisinde bir yasayı keşfeden mucitler aygıtı sundular, geçen zamanın kılığı elimizdeydi artık.

Türkiye’de sinemanın tarihi yüz yılı bulmuştur. Osmanlı ordusunda subay olan Fuat (Uzkınay)ın Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı bir belgeseldi. Yıl 1914. ABD ve Fransa’daki ilklerden yaklaşık yirmi yıl sonra. O kadar da gecikme sayılmamalı, çünkü kinema aygıtını icad edenler elbette ön almış olacaklardı. Teknik icatlar bizde başlangıçta şok diyebileceğimiz bir etki uyandıragelmiştir. Günümüzde ve hala yerli otomobil konusu devam etmektedir. 1970’lerde bir firma Anadol markasıyla ticarî ortamda ilk defa görünmüş, ancak modelin arkası gelmemişti. Dış endüstriyel üreticilerin oyunları yer alır arkasında ve bunu herkes bilmektedir. 1960’da 27 Mayıs hükümet darbesiyle birlikte ilk yerli otomobilin imaline –simge olarak- soyunulmuş, ilk dörttekerliye Devrim ismi verilmiştir. Bu aşırı-psikolojik bir edim idi. Dünyanın hiç bir yerinde “Revolurion” markası görülmemiştir ve görüleceğini de sanmıyorum.

Fransız şirketi Pathé Fréres’in Türkiye temsilcisi olan Romanyalı Sigmund Weinberg 1916’da, 1915’te Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından kurulan Ordu Film Merkezi (OFM) için Himmet Ağa’nın İzdivacı’nı çekmeye başladıysa da bu ‘ilk’ uzun metrajlı Türk filmi Birinci Dünya Savaşı sona erinceye dek bitirilemedi. Savaş ortamının doğal etkisi tabiî. Bir çıkma: Tuhaf bir biçimde tiyatro alanında ilk kabul edilen eser de yine izdivaç izleği çevresinde döner: Şinasi’nin Şair Evlenmesi. Seferberlik’ten sonra bu defa Millî Müdafaa Cemiyeti tarafından yapılmış iki film olmuş: Genç gazeteci Sedat Simavî’nin yönettiği Pençe (1917) ve Casus (1917). İlk yerli yönetmen de böylelikle Sedat Simavî görünmekte. 1922’de bu kez genç tiyatrocu Muhsin Ertuğrul, Kemal Film (2 yıl yaşamış olduğu yazılıdır.) adına dört film çekti. Kendisi Almanya’da ünlü bir yönetmenin asistanlığında bulunacaktı. Bu filmler: İstanbul’da Bir Faci-i Aşk (1922), Boğaziçi Esrarı (1922), Ateşten Gömlek (1923) –senaryosu Halide Edib Adıvar’ın aynı adlı romanından ve 1923’te ikinci ve son filmi Kızkulesi’nde Facia (1923).

Geoffrey Nowell-Smith’in Dünya Sinema Tarihi

[1] Smith, Geoffrey N. (2008). Dünya Sinema Tarihi. Kabalcı Yayınevi.  

Kâmil Eşfak Berki
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR