Ay Vakti
facebook

SAHTE KİMLİK, SATHİ BENLİK ve SAMİMİYET

Eski bir dost. Dilim başka sıfatları deneyemedi, yine ‘dost’ dedim. Kim? İsmen önemli değil ama tıynet olarak sizin de yabancı olmadığınıza eminim. Benim müşahhas örneğim bir iş adamı. ‘İş adamı olduğunu sanıyor’ desem daha yerinde olacak. Bu kafayla iş adamı olacağı falan yok. Çünkü her bir şey gibi yaptığımız işin de bir kültürü var. Bu kişide ise kültür yok. Sıkıntı burada başlıyor. Son ziyaretimden sonra daha iyi fark ettim ki o hiçbir zaman kültürlü olmadı. Kültür dediysem çok okumaktan, yazmaktan, bilgili olmaktan değil görgüye dönüşmüş bir yaşama usulünden bahsediyorum. Yani anlayan, dinle yen, görgülü, üreten, paylaşan, cömert, canlı, sevecen ve bütün bu hasletlere sahip olmaktan zevk alan bir benliğe sahip olmadı. Oturmayı, kalkmayı, konuşmayı, dinlemeyi bilemedi. Yoz, yobaz bir tip olarak vardı ve ilk bakışta ters bir zeminde gözüken ilerleyişi aslında aynı ufunetin başka yansıması oldu. Bu kişiyi öğrenci, memur, işadamı, bürokrat, politikacı, siyasetçi kimlikleriyle sizler de tanıyorsunuz eminim.
Onu en son şimdiye kadar alenen işleyip çoğu zaman bizleri de ortak ettiği suçları gizleme şarlatanlığı içinde görünce kendimi, kendimiz üzerinden biraz daha düşünme imkânı elde ettim. Şimdi size bir yaşamöyküsü anlatacak değilim. Ancak aman Allah’ım, diz boyu cehaletle ne karanlık dehlizlerden geçmişiz. Kimlerle oturup kalkmış, kimlerle yol yürümüşüz. O günlerimizi hadi deli dolu deryalar gibi akan genç duygularımıza, bilgisizliğimize verelim, ya şimdi ancak inkârla mümkün olacak bayağı hayatlara imrenmemize, üstelik bunu bir üstünlük ve ayrıcalık unsuru saymamıza ne demeli? Sakinleşmemiş, olgunlaşmamış, fedakârlığı değil, kaprisi, tepeden bakmayı öğrenmiş yoz, yobaz şımarıklığa, bu sağır, dilsiz, yüreksiz duyarsızlığa ne demeli?
Biraz çokbilmiş edalarla, üstten konuşuyordu ama olsun, tam bir dava adamıydı. Ustura gibi keskin, uzlaşmaz, yılmaz. Onun tavizsiz görünen tutumu bize güç ve cesaret veriyordu. Bu davamızın haklılığından kaynaklanan bir güç ve güven olmalıydı. Çocukluğu bütünüyle bir kenar mahallede geçmişti, biraz yoksuldu

ama olsun, hangimiz öyle değildik ki. Acaba bizimkisi biraz da kenardakilerin dayanışması mıydı? İslâm dayanışmamızın en elverişli manevî kaynağı mıydı? Tavrıyla, diliyle yanındakilere güven veriyordu. Davası? Aslında bu da önemli değil. Her davanın, her cenahın bu yapıda müntesipleri olur, oluyor.
Ama söylemekte de sakınca yoktur. Tam bir muvahhit. Tev hidi bir bakışla her şeye karşıydı. Bu yönüyle o, bizlerle kıyas edilemeyecek tonda ödünsüz ve farklıydı. Devlete, düzene, ideolojilere karşı. Toplumun alışkanlıklarına, geleneklere, kültüre, milletin tarzına, diline, yaşantısına her şeye karşıydı. Sağlam ve sağlıklı düşünme biçimi her şeyde bir şirk arama çabası ile orantılıydı sanki. Bu sıra dışı karşılıklar bize cazip geliyordu.
Karşı olduğumuz ölçüde vardık. Ama doğrusu benim içimde de bir huzursuzluk dönüp dolanıyordu. Bu devinimi ifade ederek paylaşmaya, arkadaşlara sorular sormaya başlayınca beni biraz kısık gözle karşılayanlar az olmadı. Olmadı ama önceleri ara ara sonradan sıklıkla gelip benimle sohbet etmekten de geri kalmıyorlardı. Ne sohbeti doğrudan dertleşiyorduk.
Galiba bende onların kenara itilmiş, ezilmiş duyguları ile içine sokuldukları çatışmanın çelişkili çıkmazından daha sakin, barışçı bir varoluş imkânına doğru bir yol buluyorlardı. İnancımızı muhafaza ederek bu yolu bulmak mümkün müydü? İşte mümkündü. Devleti, toplumu iflah olmaz şekilde reddeden dostumuz karşı olduğu hayata bir yerden ilişti; birine ortak olarak iş dünyasına girdi. Daha

doğrusu iş kapısından dünyanın, daha da vahimi dünyacılığın tam ortasına girdi.
Öğrendiğime göre kendisini cevval, canlı gören bir iş adamı bu maharetlerine mukabil ve belki az bir sermaye katkısıyla yanına ortak alıyor. Bizimkisi kısa zamanda maharetini göstermekte gecikmiyor. İşi, işin sırlarını, püf noktalarını öğrendikten sonra bir yolunu bulup şirketi bütünüyle üstüne almayı başarıyor. Çok geçmeden başka ortaklıklar, şirketler kurduğunu öğrendim. Daha çok üçüncü kişilerden soruyordum bir vesileyle. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Geçenlerde kalkıp gittim.
Zengin iş adamı edalarıyla yeni rolünü iyi oynuyordu. Ortak geçmişimiz vardı. Aynı alanlarda, aynı çevre içinde olmasak da kimi duyarlıklarımız ortaktı. Mesela O, sanat, edebiyat ve entelektüel çalışmalara fazlaca itibar etmez, bunların boş işler olduğunu söylerdi. Ama farklı anlayışlara sahip olsak da tevhidi duyarlık ikimizin de özenle üzerinde durduğu husustu.
Ofisi son derece şatafatlıydı. ‘Allah daha çok versin’ diyeceğim ama bunun onun hayrına bir istek olmayacağını düşünüyorum! Sıcak bir ilgiyle karşılandım. Dudağının bir kenarına adeta çıkarıp iliştirdiği, şimdi eskilerde kalan, aslında sadece gevezeliğini yaptığı mustazaf gülüşü, görünüşte koltuğunda rahat otururken gözlerindeki parasal ışıltıyla kurnazca birleştirdi. ‘Oooooo’ diye uzatarak kusursuz bir içtenlikle kalktı. Alaturka usulle sarıldık. ‘Aziz dostum’ diye başladı. Güya koyulttuk muhabbeti. Bir yerlere gelmenin, bir şeyleri elde etmenin,

kazanmanın, başarmanın verdiği güven ve kendini beğenmişlik edasıyla daha çok da eleştiri yaptı. Daha oracıkta onun eleştiri yapmaksızın yaşayamayacağını düşündüm. Daha doğrusu onunkisi eleştiri de değil karşı çıkmak ve reddetmekti. Çünkü eleştiri, doğruyu çok boyutlu ve derinlikli analizler yaparak bulmaya çalışan zekânın samimi hüneridir. Samimiyeti ise hayata ve hakikate içten bağlanıştan ayrı düşünemeyiz. Belki buradaki anlamıyla karşı çıkışla eleştiri arasındaki yönlendirici ana duygu işte bu samimiyettir. Dostumunki eleştiriden çok savunmaydı. Bana kalırsa biraz günah çıkarma gayreti içindeydi. Bir dönem amansız karşı çıktığı, dahası yıkmak için olmadık çabalar sarf ettiği kapitalist sürecin önüne açtığı fırsatları kullanarak sınıf atlamış, belki tatmin edici tarzda ilk kez kenar mahalle çocuğu olmanın yükünü taşımaktan kurtulmuştu. Acaba kurtulmuş muydu?
Kurtulabilir miydi? Nasıl olmuştu, nasıl başarmıştı bunu? Ona bakılırsa en büyük kaynağı aklıydı, dehasıydı, kendine güveniydi. İnançlı insan psikolojisine uzak gördüğüm bu yaklaşım, şuuraltımızın başka bir gerçeği olarak inancımızın kalbimize oturmadığının bir işareti olabilirdi. Kimi insanlar Allah’ı ancak başarısız olduklarında hatırlar. Başarılarını ise kendilerine hamlederler. Yine kendine pay çıkarıyor, eskiye dair ‘Ah ne aptalmışız’ diyerek hayıflanıyordu. Ortada bir aptallığın olduğu belki doğrudur. Ama aklın aptallık yaftasından sıyrılması için maddi başarılara koşullandırılması yanlıştı. Bu günkü konumumuzu meşrulaştırmak için geçmişi karalamak mı gerekir?
“Ne aptalmışız. Olmadık davaların peşine düşmüşüz. Şimdi geldiğim noktadan geriye dönüp baktığımda kendime hayret ediyorum. O düşünceleri nasıl savunmuşum diyorum kendi kendime. İşin acısı kimi arkadaşları hâlâ bıraktığımız yerde görmek üzüyor beni.” Bu sözün satır arası muhatabı bendim. O bıraktığı yerle öğrencilik yıllarımızda arkadaşlarımızla yoksulluğumuzu paylaştığımız yıllara gönderme yapıyordu. Çıkan her kitabı, dergiyi alıp, bir solukta okuyup, öğrenci evlerinde duvarların badanalarını dökercesine tartıştığımız yıllara. Açıkça ‘sen hala oralarda mı otlanıyorsun, o boş işlerle mi uğraşıyorsun?’ diyor bana! Bir anlamda suçunu gizlemeye, bastırmaya, üste çıkmaya çalışıyor. Yıllar sonra şimdi Allah’a hamdolsun bir işimiz vardı. Belki onun kadar çok kazanmıyordum ama çocuklarımı

muhtaç etmeyecek şekilde onlara yetecek bir gelirim vardı. Paradan puldan yana yoksulluğumuz inancımız, benliğimiz için söylenemezdi evelallah. Hamdolsun bu süreçte çoğaldıkça paylaşılan, paylaşıldıkça çoğalan maddi manevi varlıklarımız oldu. Canlılığını yitirmeyen duygumuz, düşüncemiz, umudumuz, hayallerimiz büyüdükçe büyüdü. Gittikçe çoğalan sesimiz, soluğumuz, şarkımız, şiirimiz oldu, bu artık ilgisiz, bu aslında oldubitti ilgisiz akıllı dostlarımız uzak dursalar da ülkemizle, milletimizle hasretlerimizi ortadan kaldırdık. Bütün külfetler bizim ülfetler onların olsa da. Gerçi onlar yüzde yüz ülfetinden emin olmayacakları bir davanın bir gram bile külfetine katlanmaya yanaşmadılar.
“Ne hayat, ne dünya bizim anladığımız gibi değil aziz dostum.” dedi yine üstten konuşarak, yine ders verir gibi. Konuştukça içimde kaynamalar, kırılmalar artıyordu. İşte tam bu aralıkta ‘kimlerle oturup kalkmış, kimlerle yol yürümüşüz’ diye geçirdim. İçimden geçirdiklerim insanları, dostları tanıma ve tasnif anlamında köklü bir süreci başlatıyordu, başlatacaktı. Bu süreçle samimi yetler, sahtelikler, çıkar ilişkileri, bulanık kimlikler, çamurdan kişilikler ve elbette bütün bunlara karşı ihlâs, erdem yeni tarifler, tanımlar örneklemeler kazanacaktı. Devam etti; “Biraz esnek biraz geniş olmak gerekir. Kendimizi din adına, dava adına öyle daraltmışız ki. Taviz vermeyeceğiz, duruşumuzu bozmayacağız diye koptuğumuz dünyanın gerçeklerine nasıl da direnmişiz.
Direndiğimiz o gerçekler şimdi bizleri teker teker yakalıyor. Onlarla bir şekilde yüzleşiyor, yüzleşmek mecburiyetinde kalıyoruz. Şimdi eskisi gibi net konuşamıyorum. Biz nerde hata yaptık aziz dostum? Dün karşı olduğum ne varsa bugün hemen hepsini benimsemiş durumdayım. Şimdi yeni bir duruş ortaya koymamız gerekmez mi? Nasıl bir duruş ortaya koyacağız? Nerde durmalıyız? Nasıl durmalıyız?” Bu ifadelerden makul seviyede tutulduğunda sadece eski yaşantısına sırt dönmek yoktu, şimdiye kadar savunduğunu sandığı değerleri inkâr etmek, hatta onları kötülemek vardı. Bir de şu anda inkâr ettiği değerleriyle imrendiği kâfirce yaşamı yüceltmek vardı. Açıkça tev hidi görüşümüzde ne kadar yanlışmışız demek istiyor ama diyemiyor. Hiçbir zaman imanı gerçek hakikatiyle yaşamadığından artık emin olduğum dostun inkârı esa sen sahteliğin, samimiyetsizliğin ibretle bir kez daha anladığımız sefaletidir.

‘Artık senin durman gereken bir yer yok. Ne duruşunun bulunduğun yere, ne bulunduğun yer duruşuna anlam katabilir. Sen sıradan, anlamsız bir adamsın. Aslında hiçbir zaman gerçek bir anlamın olmadı. Sıradanlığın, anlamsızlığın, değersizliğin aldatıcı hafifliğiyle kendini rahatlamış hissediyorsun.’ demek istedim ama bir şey engel oldu diyemedim. ‘Her birimiz kendi yerimizde durmalıyız’ dedim. Bütün söyleyemediklerimi de bu cümleye yüklemiştim aslında. İlk bakışta politik bir cevap gibi oldu. Ben kendi yerimizde durmamız gerektiğini söylerken doğallıkla şimdiye kadar başkalarına ait yer lerde durduğumuzu ima etmiş oluyorum.
Eğer değerlerimize ve ilkelerimize olan hassasiyetimizi zayıflatarak geldiğimiz yerler, orda ısrarcı oldukça değerlerimizin daha çok eriyeceği aşınacağı yerlerdir. Anlaşılan o ki duruş yeri ve tarzı varoluşsal bir ehemmiyet derece sinde ciddiye alınmamıştır. Eleştirisi bir yere kadar haklıydı. Haklı ama tutarlı değil. Kendi payıma ben de benzer eleştiriler yaptım. Belki herkesten önce benzer eleştirileri ben yaptım.
Ancak şu an ikimizin de geldiği noktalar çok farklı yerler. Bana kalırsa sonuçta herkes kendi yerini buluyor. Kendini gözden geçirerek, sağaltarak gerçek kişiliğini ortaya koyuyor. Birine ancak imansızlara özgü bir ala na savrulma diğerine kadim kültür ve medeniyet değerlerini yüklenmenin olgunlaşmış ahlaki sorumluluğu!
O dostumun üzerinde yaptığım çözümleme bir yönüyle bir dönem bizden, içimizden bir güruhun

geneli için de geçerli olabilir çoğu yönden. İlk elden öne çıkan tespitlerimden biri dostumun ortalama yoğunlukta da olsa ilmi bir çalışmanın içinde olmadığıydı. Bildiği genç heyecanları tatmin için yazılmış veya çevrilmiş bir iki kitaptan aşırılmış birkaç slogandan ibaretti. Kestirmeci, indirgemeci bir tutum.
Öteye gitmeye, fazlasını araştırmaya gerek yoktu. Gerek li olan, hatta bütün zamanları kuşatan evrensel hakikat, evrensel kurtuluş reçeteleri sloganlarla özetlenen o indirgemecilikte vardı zaten. Durum böyle olunca yapılması gereken o hakikatleri egemen kılmaktan başkası olmaz. Böyle olunca bilgiden çok heyecanlar, arzular öne çıkıyordu. Bunlar bireysel kaprisler, zaaflar ve yeteneklerle takviye edilince hatırı sayılır bir görüntü çıkıyordu ortaya. Ne yazık ki çevrede içimizdeki boşluğu kemirerek büyüyen basitliği ortaya çıkarıp yüzümüze vuracak ilim ehli, münevver insanlar da pek yoktu.
Bir rüyaydı yaşanan. Rüyada geziniyorduk. Gerçeğe uyandığımızda rüyamızdaki yerimizden, kişiliğimizden ayrı mecburiyetlerimizin olduğumuzu gördük. Meğer sahici değil sathi özlemlerin, isteklerin, övünçle rin insanıymışız. Sathi ve sahte. İçselleştirilmiş hakikatimiz neredeyse olmamış. Sıkıntılarımızı özellikle dünyalık ve dünyaya dair sıkıntılarımızı çözmeye başladığımızda çözülmemiz başlamış. Aklımız, kalbimiz, duygumuz, amacımız, isteğimiz, idealimiz çözülmüş.
Buna erime, savrulma da denilebilir. Bir anlamda dünya nimetlerini elde edememiş

olmanın din kisvesine bürünmüş basit savunmasıydı yaşadığımız. Kimi huysuzluklar, geçimsizlikler, komp leksler din kisvesine bürününce takva oluyordu. Dostumun anlattıkları bir durumun tespiti noktasında içten sayılacak itiraflardır. Evet bir itiraf. Ama korkarım ki şuur altında yine bir rüyayla başlayan yeni hayatlar için mazeretler üreten bir itiraf olmasın. Modası geçmiş düşler ve düşünceler dünyasında yitirdiğinizi sandığınız yılların öcünü mü alıyorsunuz şimdi? Cahil Müslümanlar olarak heba ettiğinizi düşündüğünüz o dönemlerin acısını şimdi kâfirliğe özenen duyarsız kapitalistler olarak mı alıyorsunuz.
Mahrum bırakıldığınız hayatların nimetlerini doya doya ve müstekbirce yaşayın bakalım. Müstekbir ve mustağni ama asla muttaki değil. Kimse sınanmadığı bir fitneye karşı güçlü olduğunu söylemesin. Gerçeğimizde, hayatımızda yeri olmayan dünya hakkında atıp tutmak kolayd(ı). Ona dokunduğumuz an, değdiğimiz an değişmeye başladık. Nasibimizi unutmayacağımız tonda dünyaya meyletmekte bir sakınca olmazdı. Sonuçta bu dünyada yaşıyoruz. Ne var ki şimdi dünyayı esas amaç edinmiş durumdayız. İnançlarımız, ibadetlerimiz ona yoğunlaşmamızın izin verdiği duyarlıkla sürüyor veya artık sürmüyor. Niçin? Çünkü derdimiz dünya olduğu için dünya kadar derdimiz oldu.
Dünyacılık dediğimiz şey nedir? Şimdi cari işlem cetvellerinin, depo kayıt fişlerinin, yatırım planlarının, fizi bilitelerin, çapraz kurların, ekonomik göstergelerin, maliyet hesaplarının, performans değerlendirmelerinin, likiditelerin, banka cüzdanlarının, fonların, kârların, çeklerin, faiz oranlarının, borsa verilerinin, döviz kurlarının, ekonomik politiğin, yeni pazarların, reklâmların arasında, size ‘ah ne aptalmışız’ dedirten yitiğinizi buldunuz mu? Kendini kaybeden insanın bulacağı ne hakikati olabilir? Ancak bu yitirişten, bu unutmadan mustarip de görünmüyorsunuz.
Bu hoş olmayan soruyla dünya nimetlerini küçümsediğim imajını uyandırmak istemem. Asla. Ama yine bir rüyada olduğumuzu söylemek istiyorum. Bu sefer uyandığımızda hiç olmazsa zaman olarak bize verilmiş bir gerçeklik bulamayacağımız bir rüya. İşte o zaman ‘ne aptalmışız’ demenin de kimseye bir yararı olmayacak.



Necmettin Evci
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR