Ay Vakti
facebook

OSMANLI'DA SANATIN HAYAT KONUMU

Osmanlı, sanatı ve ilmi bir terkipte buluşturmuştu. O terkip, Yaradan’ı övmekle beraber, O’na dair bütün hatırlatmalarda zarafeti azameti yakalayabilmekti. Hak din olan İslam’ı yabancısına ayan eden bir terkipti bu. Hâl böyle olunca, sanat, ilimden ve gündelik yaşamdan ayrışmaz mükemmel bir sistemle yerini almış oluyordu. Herkesin hayatına ihtiyaç duyulan bir parçasıyla dâhil oluyordu.

Geride bıraktığımız ihtişamlı mimari ve tezyinatı “Osmanlı sanatı” demek, yaşamdan bir parçayı çağrıştırmaya yetmediğinden, meramı anlatmak için kısıtlı bir tanımlama. Zira sanat ilimden, ilim sanattan azade olmadığından, bütün unsurları hep birlikte, tek bir kelimede istiflemeniz gerekir: Medeniyet.

Osmanlı, kendinden önceki Selçuklu medeniyetini esas almış ve hem Doğu’dan hem de Batı’dan beslenerek etkili akımlar silsilesine dönüştürmüştü. Çoğaldıkça yenileniyor ve özgün bir kimlik kazanıyordu. Geçmişten de başka coğrafyaların sanat hareketlerinden de bağımsızdı. Kendi adıyla anılması mecburi, rakipsiz ve zengin bir medeniyetti.

Fatih’in İstanbul’u fethiyle mevcut medeniyetin tüm işaretleri dünyanın en dikkat çekici metropolüne taşınmıştı. Haliç, minareler ve kubbelerle süslenmeye başlamıştı. Böylece şehirde kendine özgü bir tablo oluşuyordu. Eşsiz topografya, ustalıklı etkilerle şehri bir hayal beldesine dönüştürüyordu.

İstanbul’un İslam eliyle ilk inşası, göçebeliğin yerleşik düzende nihayetlenmesiyle yurt bulan Osmanlı’nın erken devri son bulmuş, klasik sanatların ve mimarinin şahlanışına hazırlanmaya başlamıştı. Fatih devri, medeniyetinin altın çağ eserlerinin temelini atıyordu. Sanatçılara tanınan geniş imkânlar ve özgürlüklerle, özgün arayışlara zemin hazırlanıyordu. Saray’da nakkaşhane kurulmuş, beş yüz’den daha fazla nakkaşın üretimine imkân tanınmıştı. Baba Nakkaş, dönemin tezyinat üslubunu belirleyen zirve sanatkâr olarak Fatih’in iltifatına mazhar oluyordu. 

Ressam Bellini’nin saraya davet edilişi, yalnızca Fatih’in resim sanatına duyduğu ilgi ve yabancı sanatkârların üretimini izleme merakı ile açıklanamaz. İstanbul’u fethetmiş Fatih’in portresinin, Batı üslubuyla resmedilerek dünya ile tanıştırılması önemliydi. Diplomasinin sanatla dile gelişiydi bir nevi. Bir taraftan da İstanbul’da, yeni bir devlet sarayı kuruluyor, yeni etkin gruplar davet ediliyor, bu kalabalığın ihtiyacını karşılayacak külliyeler, ilim tahsil edilecek medreseler, yaşanacak evler inşa ediliyordu. Gözde şehrin ticaret sahaları belirleniyor, yollar ve avlular ona göre şekilleniyordu. Bu inşa son derece hızlıydı. Bizans’ın zayıflaması yüzünden son dönemlerinde yitirdiği “yüzyılların metropolü ve gözde şehir” sıfatlarına, Osmanlı bakışı ile yeniden kavuşuyordu.

Kur’an-ı Kerim ve İslami ilimlere mahsus başka eserlerin iç ve dış süslemelerinden doğarak mimari de dahil bütün eserlere yayılan sanat ekolleri, zincirleme olarak birbirine bağlıydı ve aynı ahengi yansıtıyordu. Bütünün birbirinden bağımsız olmayan parçalarını oluşturuyordu. Fatih döneminde inşa edilen birçok cami, depremde zarar gördüğünden bugün kalemişlerinin nasıl olduğuna dair fikir sahibi olabileceğimiz en yakın temsiller, devrin kitap ve tuğra süslemelerindeydi. Her devrin süsleme karakteristiği, Saray Nakışanesi’nin ürettiği motif, renk ve tasarım tercihiyle oluşuyordu. Nakışane, Sultan Fatih’in ardından Yıldırım Bayezid döneminde de ciddi bir üretim merkezi oldu. Sonraki devirlerde önemini ve merkezî vasfını korudu.  Nakışane’nin ortaya koyduğu esas, devrin imzasına dönüşüyordu. Yüzyıllar ve ekollerarası geçişkenlik, en belirgin hali ile her devirde genişleyen ve ek birimlerle zenginleşen Topkapı Sarayı’nın mimarisine ve tezyinatına yansıyordu.

Nitekim “yitirilişi”nden önce her medeniyetin bir zirvesi/altın çağı vardı. O aralığı belirleyen -bugünden farklı olmayarak- ekonomik ve askerî güçtü. Böylelikle sanat en ideal noktaya taşınıyordu. Osmanlı’daki sözkonusu “altın çağ”, tartışmasız Kanunî ve III. Murad devrinde kendini gösteriyordu. Dünyayı korkutan askerî ve ekonomik gücün sahibi olan devlet, bu istikrarı uzun yıllar tahtta kalan Kanunî’nin vefatına dek korumuştu. Osmanlı beldelerinin imarında, maharetli mimarlar, nakkaşlar, hattatlar ve söz üstatları ile çok uluslu ve katmanlı medeniyet terkibi ile doruk noktaya ulaşılmıştı. Hem zarafette hem de azamette imrenilecek eserler ortaya konmuştu. Mimaride Koca Sinan, minyatürde Matrakçı Nasuh, hat sanatında Ahmed Karahisarî, tezhipte Şah Kulu ve talebesi Kara Memi, edebiyatta Fuzûlî ve Bâki öne çıkıyordu. Kader, belki de bir daha bu kadar büyük sanatkârları bir devletin en olgun ve zengin çağında bir araya getiremeyecekti. Kıtaları aşan ve yüzyılları aydınlatan medeniyet, 16. yüzyılda tam anlamıyla imkân ve tasavvur zenginliği ile bütünleşmiş, kıvamını bulmuştu.

Öyle ki, sanat medeniyetimizin olmazsa olmazıydı; asla boşuna ve işe yaramaz değildi.

Sanat ilâhî donanımı sürekli hatırda tutmak içindi.

Sanat tebliğ içindi.

Sanat hâddini bilmeyene bildirmek içindi.

Sanat vakar içindi.

Sanat hayatî ihtiyaçların sunumu içindi.

Sanat birlikte yaşama inşasının yorumu içindi.

Sanat ihtiyaç duyulan güzellik içindi.

Sanat yaratılanı sevme biçimiydi.

Sanat’a sanat demek gerekmiyordu; hayatın her yerinde ve olması gereken her yerdeydi.

Hakk’ı hatırlatmaya azmetmiş, Hakk’ın rızasını gözetmiş ellerde çoğalıyordu.

Süleymaniye ve Selimiye camilerinin tasarımı, iç süslemeleri, Kur’an-ı Kerimleri süsleyen tezhip ve hat sanatındaki ince çeşitlemeler, minyatür sanatının geldiği nokta… Bugün her biri klasik sanatlarımızın icracılarının peşine düştüğü mükemmelliği temsil ediyorlar. Madem ki “altın çağ”ın mükemmelliğine artık ulaşılabiliyor; klasik tezyinata dair tüm sanat dallarında yeni ekollerin peşine düşme vakti çoktan gelmiş olmalı. Fatih ve Kanunî’yi hayrete düşüren sanatkârlar kadar cesur ve yenilikçi olunmalı.

Cesaretle büyüyen o medeniyet ki, bugün topraklarımızdaki görkemli imzalarla efsaneleşiyor hâlâ. Ama biz, Batı’dan esen maneviyatsız, ruhsuz rüzgârların tozlu havasını soluyoruz. Bu önüne geçilmez, çaresi bulunmaz, hepimizi hegemonyasına almış güçlü bir etki. Ne kendimizi, ne de birbirimizi kandırabiliriz. O rüzgâr her şeye rağmen, hepimizi az veya çok aşındırıyor. 

Elif Sönmezışık
GÜN AŞIRI
Elindeki fidanı dikmelisin.Çölde susamış bir köpe...
CUMA AKŞAMI
Metruk anıları artık uyandırmaktan vazgeçip bir şe
yazarlar
KİTAPLAR