yediveren

218
Görüntüleme

Yediveren küçük bir Anadolu kasabasıdır. Kasabanın adı ve kaderiyle ilgili burada yaşayan herkesin inandığı eski bir rivayet vardır.Kasabalıların inancına göre önceleri Yediveren çalılıklardan oluşan, yabani dikenlerin bittiği tepelerin yamacına kurulmuş bakımsız bir yerdi. Allah(cc) tabiat olaylarını düzenlemek için Melekleri görevlendirdiğinde her ne hikmetse buraların üzerinden geçip giden melekler bir güzellik bırakmamışlardı. Etraftaki kasabaların güzelliklerine karşın önceleri buralarda ne tarıma elverişli ne de hayvancılığa elverişli bir arazi vardı. Bir yeraltı zenginliği, madeni, denizi, kıyısı da bulunmuyordu. Adını da eski dilde “unuttu” anlamına gelen “Nasiye” koymuşlardı. Rivayet bu ya, Meleklerin de kulların da unuttuğu bu kasabadan Cebrail(as)’in yolu geçerken halkın fakirliği, çoluk çocuğun perişan hali onu çok üzmüş. Bilirsiniz Cebrail(as) Peygamberlere Allah(cc)’dan vahiy getiren bir melektir. İşte o gün peygamberimiz Hz. Muhammet’e(sav) gidiyormuş. Yanına vardığında bu unutulmuş kasabadan çıplak ayaklı, karınları aç çocuklardan bahsetmiş peygamberimize. O merhametliler merhametlisi kasabanın yoksulluğunu, perişanlığını dinlerken iki gözlerinden inci yaşlar akıtmış. O gözyaşlarını bir kabın içine toplamış, Cebrail(as)’e vererek bunu yoksul kasabalıların üzerine serpmesini istemiş. O mübarek isterde Cebrail(as) yapmaz mı? Hemen gözyaşlarını almış, unutulmuş kasabanın üzerine varmış, serpelemiş gökyüzünden aşağıya. Kasabalıların inancına göre Peygamber Efendimizin gözyaşlarının damladığı her yerden pembe renkli, güzel kokulu güller fışkırmış. Cebrail(as)’in serpmesinden nasibini az alan yerlerde daha az, çok alan yerlerde ise topraktan fışkırırcasına gül fidanları bitmiş. Zamanla bütün kasaba bir gül bahçesine dönüşmüş. Yediveren ismi de yediveren gülleriyle ünlü olmasından dolayı kasabaya verilmiş bir ad olup Nasiye’yi unutturmuş. Bugün bazıları Peygamberimizin gözyaşı bazıları mübarek terinin kokusu aynı bu kasabanın gülleri gibi kokuyormuş diyorlar. Doğrusunu Allah(cc) bilir. İşte bu kasabanın en önemli adamı Ahmet Reis’dir. Belediye reisliğine seçilmeden önce Yediverenin tepelerinde koyun-keçi çobanlığı yapardı. Bir çobanın belediye başkanı olabilmesi Yediverenin garipliklerinden sadece birisidir. Binbir tuhaflıkla doludur Yediveren.Çoban Ahmet’in Ahmet reis olmasını bu kasabada yaşamamış olanlar nasıl yadırgıyorlarsa yaşamış olanlar için de bu olay o denli tabiidir. Yediverenin tek geçim kaynağı olan gül yetiştiriciliği bu konuda en mahir olanı ünlü yapmaya yeterdi artardı bile buralarda. Çoban Ahmet de bütün Yediverenliler gibi en güzel gülü yetiştirmek için yıllarını harcamıştı. Her sene düzenlenen gül yarışmasında nadiren daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve güzellikte kokulu gül birincilik ödülü alırdı. Yediverende olmayan çeşidi kalmamıştı ki gülün, nasıl farklı bir gül yetiştirilebilsin? Ama çoban Ahmet yetiştirebilmişti. Kimileri “bu şimdiye kadar hiç görülmemiş bir tür, çoban dağlardan bir kuytudan bulup getirmiştir” derlerken kimileri de “kaç senedir farklı fidanları birbirine aşılayıp duruyordu, onlardan elde etti bu güzel gülü” dediler. Çoban Ahmet bu konuda hiç konuşmadı. Konuşmaması gizemini arttırdı. O kadar ünlü oldu ki, Yediverenliler onu Belediye Reisi seçtiler. Artık Ahmet’te çobanlıktan eser yok. Kılığı kıyafeti, oturması kalkması, konuşması gülmesi bambaşka oldu. Gözlerine dikkatli bakanlar o dağlı çobanı bazen yakalayabilirler. Bir de yüzündeki çobanlık günlerinden kalma derin çizgilerde. Güneş yanığı bu yüzü kasabadaki Belediye binasının hapishaneyi andıran odası bile değiştiremedi. Ahmet çobanlığa gösterdiği tevekküle benzer bir kabullenişle benimsedi Reisliği de. Bugün ona “kasabada gül yarışmasını filanca kazandı” dense, yine o gönül rızası ve tevekkülle kabullenip, dağlara çobanlığa geri dönebilecek kadar da hazırlıklıydı bu sona. Belki de onun bu hali iki defadır üst üste Belediye Reisliğini kazanmasının en önemli sebebiydi. Çoban Ahmet bir anda Ahmet Reis olmayı nasıl başarmışsa, bir anda da yeniden çoban Ahmet olabilecek kadar mesafeli durabilmişti bu makama. Çobanlığın verdiği bir alışkanlıkla olsa gerek, doğum, büyüme ölüm üçlemini hayatın her alanında tabi bir eda ile kabullenebilmişti Ahmet. Aradan yıllar geçmesine rağmen birinciliği kazanacak bir gül çıkaramamışlardı Yediverenliler. Her sene düzenlenmesine rağmen birincilik ödülünü farklı bir gül yetiştirilememişse hiçbir güle vermezlerdi. Ancak ikinci, üçüncü olabilirlerdi diğer güller. Sebebi yeni türlerin oluşturulmaya çabalanmasını teşvik etmek olmalıydı herhalde bu âdetin. Cebrail’in serptiği o mübarek damlalardan Yediverenin en fazla nasibini almış olan bahçelerinden biri Cemal’in çeşit çeşit, boy boy güllerle dolu bahçesidir. Cemal uzun senelerdir en güzel gülü yetiştirmek için uğraşmasına rağmen bir türlü birinci olabilecek yeni bir tür oluşturamamıştı. Cemal bütün zamanını dağlarda, tepelerde yeni bir cins gül fidanı bulabilmek için geçiriyordu. Kendi bahçesini bu gezintiler sebebiyle epeyce ihmal etmiş olması da kaçınılmazdı tabii ki… Cemal günlük dolaşmalarının birinde tepenin öte yamacında aniden Deli Memet’le karşılaştı. Boş bulunup korkuyla irkilen Cemal:-Korkuttun beni Memet kardeş.Memet saçı sakalına karışmış başını biraz sol yana bükerek yüzünde hafif bir tebessümle aşağı yukarı salladı.-Hııı…-Ne arıyorsun buralarda Memet? Sen hiç bu kadar uzaklara gelmezdin.Cemal konuşurken deli Memet’in yüzüne bakmıyor, adeta kendi kendine konuşuyor gibiydi. Çok iyi biliyordu ki Memet hiç kimse ile konuşmazdı. Sağır ve dilsiz olduğundan değil, garipliğindendi konuşmazlığı. Kırk yılın başı dili çözülürdü, o vakit de kime ne söylemişse gerçekleşirdi. Bu yüzden Memet’e Yediverende deli diyenler olduğu gibi veli diyenler de vardı. Deli Memet bir seferinde, dördüncü çocuğunu da kız doğurduktan sonra kaynanası ve kocasının dırdırlarından bıkan Zeyno geline bir erkek çocuk doğuracağını söylemişti. Zeyno gelin tam da o günlerde artık hor görülüp aşağılanmaya dayanamadığı için canına kıymayı kendisi için tek kurtuluş olarak görüyor, her defasında emzikteki taze bebeğini düşünüp bu kararını biraz daha erteliyordu. Ama artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Tahammülü tükenmişti Zeyno gelinin. Deli Memet gelip de Zeyno geline erkek bebek doğuracağını söylediğinde Zeyno gelin hamile olduğunu bile bilmiyordu daha. Memet’in kehanetlerinin gerçekleştiğini herkes bilirdi köyde. Bu yüzden deli Memet’in Zeyno geline söylediğini bütün köy ahalisi bir müjde olarak kabul etti. Birkaç zaman sonra deli Memet’in dediği gibi hamile olduğunu anladı Zeyno gelin. Ama o zaten de inanmıştı Memet’e. Zeyno gelinin beşinci hamileliği hiç ötekilerine benzemedi. Her hamileliğinde ekşi erikler, turşular çekerken canı bu defa tatlıya aşeriyordu. Kaynanası eski lanetliklerini çoktan bırakmış kâh baklava açıyordu gelinine kâh kadayıf pişiriyordu. İnekten sağdığı tazecik sütlerle muhallebiler, sütlaçlar yapar, tatlı hiç eksik olmazdı evlerinden. Yediveren biraz garip demiştik ya, işte bu da o tuhaflıklardan biriydi. Bu köyde her kim hamileyse canı ne yemek isterse bulunup buluşturulur mutlaka o hamile kadına yedirilirdi. Aksi halde bebeğin eksik doğacağına inanılırdı. Hocagillerin Safinaz daha iki sene önce gözleri hiç açılmayan ama bir bebek doğurmuştu. Herkes biliyordu ki Musa olacak o hiçbir işe yaramaz kocası gelinceğize aşererken bir dilim kavun bulup getirememişti. Kışın ortasıydı ortası olmasına ama az değildi güzden kilerlere kışlık kavun yığanlar. Gelinceğiz haber etmiş olsaydı Yediverenliler ne yapıp edip kavunu bulur Safinaz’a yedirir, çocuk da gözü eksik doğmazdı. Zeyno gelinin kaynanası hiç ister miydi biricik erkek torunu eksikli, ayıplı doğsun? Bu arada Zeyno gelin her ne hikmetse hep zor yapılan tatlılara aşeriyordu. Bir de çocuklardan birinin canı bir şey istemesin mutlaka Zeyno gelinin canı da ondan ister, artık kaynanası ne yapıp eder bulur buluşturur getirip yedirirdi gelinine. Bu defa Zeyno’nun erkek doğuracağına kaynanası kocası da dâhil olmak üzere bütün kasaba inanıyordu. Hani o zamanlar ultrason aleti icat edilmiş olsa da doktor erkek çocuk doğuracağını söylese deli Memet’in sözü kadar inandırıcı olamazdı. Derken sayılı günler geldi geçti Zeyno gelin herkesin zaten emin olduğu erkek çocuğunu doğurdu. Hem de ne çocuk eksiksiz, ayıpsız, tosun gibi bir oğlan. İşte böyleydi deli Memet’in rivayetleri. Birgün de deli Memet Kömrükçügillerin küçük oğluna karşısına geçip yüzüne uzun uzun baktıktan sonra başını iki yana sallayarak:-“Araba seni ezecek.”demişti. Kömrükçügiller daha ölmeden çocuğun yasını tutmaya başlamışlar, günlerce anası babası, atası nenesi, yeme içmeden kesilmiş çocuğu gözlerinin önünden ayırmaz olmuşlardı. Bu kehanetten sonra Yediverenlilerin deli Memet’e bakışları sevimsizleşmişti. Lakin olacak olan geri kalır mı? O kadar esirgeme, o kadar sakınmaya rağmen Kömrükçügiller kara haberi aldılar. Tam bir göz hapsinde tutulan küçük Mevlüt kasabaya inmesi, araba gelip geçen yerlerde dolaşması yasak olduğu için babası sabah evden çıkarken peşinden koşmuş, çikolata alması için babasının peşi sıra seslenmiş, ama duyuramamıştı. Kamyonu yeni çalıştıran babasına sesini duyurmak için aracın arkasındayken boyu küçük olduğu için aynadan babası Mevlüt’ü görememiş geri geri giderken oğlunu kamyonla çiğnemişti. O anda can veren Mevlüt’ün cenazesi toprağa verilirken deli Memet Yediveren’i terk etmiş nadir zamanlarda kasabaya uğrar olmuştu. O günden sonra bir daha Memet’in konuştuğunu duyan olmamıştı.Aniden karşısında beliren deli Memet’ten böylesine ürkmesinin sebebi neredeyse kendisi de dâhil herkesin Memet’i unutmuş olmasındandı. Gerçi Cemal kin gütmezdi Memet’e. Kömrükçügillerin Mevlüt’ün ölümüyle bir ilgisinin olmadığına inanır hatta diğerlerinin aksine bu olayda suçlanmasından dolayı acırdı Memet’e. İyi kehanette bulununca iyi, kötü kehanette bulununca kötü mü oluyordu Memet. Ona göre kehanet kehanetti. Nereden biliyorsa biliyordu işte Memet olacakları. Cemal merhametle baktı Memet’in yüzüne. Dağ başında bir insan görmüş olmaktan Memet bile olsa bu, gayet memnundu. Kendisine cevap vermeyeceğinden emin olsa da belki de sadece konuşma ihtiyacından Memet’le sohbete başladı.-Bilir misin buralarda ne ararım Memet kardaş? Yeni cins bir gül fidanı arıyorum. Ah! Gül yarışmasında birinci olmayı ne kadar isterim bir bilsen… Yıllardır avare oldum be Memet. Şu dağlarda tepelerde nerede yeni bir fidan görsem “işte bu” diyorum. Üzerinde çiçeği yoksa günlerce gidip geliyorum başına. Dibini çapalıyorum, su veriyorum, bir an evvel çiçek versin diye uğraşıyorum. Günler geçip tomurcuk verince umutla, sevgiyle bağlanıyorsun ona. Ama goncaları açtığında yine diğerlerinden bir farkının olmadığını görüyorum. Her gül fidanına umutla bakıp sonra da hayal kırıklığına uğramak bu yabanlara daha bir bağladı beni Memet kardaş. Gecem gündüzüme karıştı, kendi bahçeme güllerime iyice aldırmaz oldum.Deli Memet kara gözlerini, ilerilerde belirsiz bir noktaya ilgisizce bakan göz bebeklerini delici ve ateşli bir bakışla Cemal’in gözlerine dikerek duruşunu hafifçe ona çevirdi. Cemal’i hayretlere düşüren kelimeler dudaklarından dökülüverdi:-Bu sene yeni bir gül yetiştirecen Cemal…Yarışmanın birincisi sensin sen… Cemal şaşkınlıktan donup kalmıştı. Deli Memet kendisiyle konuşsun, olacak iş değildi. Ne dediğini bile idrak edemeden şaşkın şaşkın baktı kaldı deli Memet’in yüzüne. Memet hiçbir şey söylememiş gibi yine bakışlarını uzakta belirsiz bir noktaya dikerek yavaşça ağaçların arasında gözden kayboldu. Memet’in ardından bir süre daha şaşkın ve donmuş bakışlarla bakan Cemal nihayet kendine geldiği zaman ortalarda ne deli Memet vardı ne de gül fidanı. Bir an kendi kendine söylendi; “Allah Allah, acaba hayal mi gördüm?” Düşündükçe deli Memet’in gerçek olduğuna inancı arttı. Konuşmuştu, konuşmuştu işte tekrar, hem de yıllar sonra. O kara haberi verdikten sonraki suskunluğu nihayet bitmişti ve kendisiyle konuşmuştu. Cemal’i bir ümittir kapladı. Geldiği yolları bu defa rüzgâr gibi koşa koşa dönüyordu. Hangi yamaçları aştı, hangi bayırlardan geçti farkında olmadan Yediveren’de buldu kendini.Kasabanın girişinden itibaren kime rastlasa:”Deli Memet benimle konuştu, deli Memet benimle konuştu..” diye şaşkınlıkla karışık bir heyecanla müjdeyi veriyor, gerisini getiremiyordu. Heyecandan dili damağı kurumuş, ne diyeceğini şaşırmıştı.Bahçesinin önüne geldiğinde dizlerinin gücü takati bitmişti. Yeşile boyalı ahşap bahçe kapısının içerideki tahta sürgüsünü elini uzatarak alışkanlığın verdiği bir rahatlıkla açtı. Kendini yeni çiçekleyen kiraz ağacının dibindeki tahta sedire bırakıverdi. Bahçenin köşesindeki tulumbaya kadar gitmek gözünde büyüyordu. Susuzluktan ağzı kurumuş, koşturmaktan ciğerleri yanmıştı. Ayakları dermansız son bir gayretle adeta sürüklenerek tulumbanın başına geldi, sol eli ile indirip-kaldırdığı kolu akacak olan suyun beklentisiyle sıkı sıkıya tutuyor, art-arda hareket ettiriyordu. Fazla beklemesine gerek kalmadan tulumbadan bilek kalınlığında birden bire fışkıran buz gibi suyu sağ eli ile yüzüne gözüne çarpıverdi. Birkaç yudum içti, Olmadı… Başını altına eğip bir güzel ıslattı. Azıcık kendine gelir gibi oldu, son bir kez daha aşağı-yukarı hareket ettirdiği kolu bırakıp iki avucu ile akan suyu tekrar yüzüne çarptı. Tulumbanın ağzından akan su önce hafifçe inceldi, sonra iyice azaldı ve son damlasını da bırakıp kesildi. Cemal sarhoşluktan yeni ayılan bir berduş gibi sallana sallana kiraz ağacının dibindeki sedire gidip üzerine bağdaş kurarak oturdu. Düşüncelerini toplamaya fırsat bulamadan aksayan ayağını sürükleyerek bahçeden içeriye öksüzlerin Hasan girdi. -Doğru mu a Cemal söylenenler? Deli Memet yabanda seninle konuşmuş?Öksüzlerin Hasan yüzüne gözüne yeni yeni can gelmeye başlayan Cemal’e art arda sorularını yağdırıyordu. Ama Cemalde cevap verecek derman ne gezer.-Sana diyom a Cemal, ne oldu de hadi anlat bana.Çok geçmeden Cemal’in bahçe kapısından içeriye yaşlısı genci Yediverenliler doluşmaya başladılar.Cemal bütün olup biteni ne bir eksik ne bir fazla anlattıktan sonra:-İşte böyle, dedi iç çekerek.-Doğrusu hayal mi gördüm gerçek mi şimdi ben de ayıramıyorum. Bir belirdi bir kayboldu. Hani dedikleri çıkmasa “adam sen de aldırma” deyip geçip gidecem. Ama siz de biliyorsunuz işte, bu deli Memet arkadaşlar, yabana atmaya gelmez sözlerini.-Eee sen de bu güzelim bahçeyi bırakıp dağda taşta gül aramayı hastalık haline getirdin be Cemal.Öksüzlerin Hasan’dı konuşan. Sitemliydi sözleri. Anladı anlamasına Cemal ama şimdi ona uymanın hiç sırası değildi. Cemal:-Bu sefer bulacağım Hasan Emmi, boşuna değil aramaklığım. Farklı değişik, görülmemiş güzellikte bir gül bulacağım. Göreceksiniz bu sene benim gülüm birinci gelecek yarışmada.Öksüzlerin Hasan: -Belki de belediye reisi bile olursun ha Cemal?-Belediye reisliği de ne ki bunun yanında? 10 yıldır kimse birinci olamadı Yediverende. Yediverende yetişmemiş gül kalmadı diye herkes ümidi kesti. Bahçesine çekildi. Gül yetiştirmekten vazgeçecekler neredeyse.-Sen de bahçene çekilseydin bahçen böyle yaban olmazdı, herkesin bahçesi gibi güzel ve bakımlı olurdu. Öksüzlerin Hasan can evinden vurmuştu Cemal’i. Cemal Hasan Emminin doğruyu söylediğini biliyor bu gerçek onu çileden çıkarıyordu. Hiç düşünmek bile istemiyordu bahçesini. Ne zaman kendisini yabana atsa o garip gönül huzurunu duyuyor, en kıraç tepelerde bile umutsuz da olsa yeni bir gül fidanı buldu mu ilgilenmemezlik edemiyordu. Kendisi de bilmiyordu niçin böyle davrandığını. Ama herkesin onu kınamasından o denli rahatsız oluyordu ki hiç kimse ile görüşmek bile istemiyordu. İşte kaçtığı gerçek yine karşısına çıkmıştı. Aksayan ayağına destek olsun diye elinden eksik etmediği baston vazifesi gören sopasını ona doğru sallayan Hasan emmi yine yüzüne yüzüne vuruyordu. -Neyi eksikti bahçenin Cemal? Hepimizinkinden verimli değil mi toprağın? Bir ek bin al. Gülleri sulamazsın bile, yine de açarlar, hem de rengârenk. Kesin torpillisin ama nereden bilinmez. Bahçedeki kalabalık hep birden gülünce Cemal de gülümsedi.-Bizim çalışıp çabalayıp yapamadığımız bu bahçede ne hikmetse kendiliğinden oluveriyor. Yalan mı a Cemal?-Deli Memetin dediği gibi bu defa farklı bir fidan bulacam Hasan emmi.-Bulacan da ne ne olacan sanki? Çok çok da çoban Ahmet gibi belediye reisi olursun. Reisi Cumhur olsan ne olur Cemal? Boynu bükük seni bekleyen bu fidanların rengine renk mi katarsın? Kokularına koku mu? Ben gönlümün reisiyim. Bundan ala ne var ki. Durul artık Cemal, durul da huzur bulsun yüreğin. Dağa, yabana sardırdın iyice. Bahçen çöl oluyor umurunda değil. Hangimizin bahçesinde böyle güzel güller yetişiyor, baksana bir. Cemal öksüzlerin Hasan emmiyi duyuyordu duymasına da hiç dinlemek istemiyordu. Biran önce bitirmesini istediği can sıkıcı kelimelerden oluşan sağanak gibi geliyordu tüm sözler kulağına. Biraz daha devam etse boğazına dayanan yumruk gibi kendini nefessiz bırakacağını hissedip aniden ayağa fırladı. -Arkadaşlar ben size deli Memet benimle konuştu, gülü ben bulacam birinci olacam bu yıl diyorum, siz öyle duruyorsunuz. Kömrükçügillerin rahmetli oğlundan sonra senelerdir konuşmuyordu deli Memet. Hepten sustu sanmıştık. Bana bugün aha şu dağların ardındayken müjdeli haberi verdi, konuştu diyorum, siz öylece dinliyorsunuz. Bakkal Rıza kır saçlarına ellerini götürerek Cemal’e doğru düşünceli düşünceli baktı. Bir şey düşündüğü zaman sol elini alnındaki perçeminin üzerine dokundurma huyu vardı Rıza’nın. Bir tik oluşmuştu onda, herkes de bu hareketine alışmıştı. Cemal’e cevap vereceğini alnının üzerindeki perçemini sıvazlayışından anlayan komşuları Rıza’ya bakıp sustular. -İyi güzel de Cemal ne yapmamızı, ne dememizi bekliyorsun ki?-Ne bileyim ben canım.”haydi aslanım dağlara çiçeğini aramaya git” diyebilirsiniz mesela.Herkesi bir gülüşmedir aldı.Hasan emmi:-Dağda bulacan mı dedi deli Memet sana?-Yoo, ama nerede bulunur yeni bir gül türü? Tabii dağda bulacam.-Belki de bağda bahçede bulursun Cemal.Yine kahkahalarla bir gülüşmedir koptu. Bu olayla hiç ilgilenmeyenler bile epeyce eğleniyorlardı. Ne de olsa her zaman böyle fırsatlar geçmiyordu ellerine. Monoton yaşantılarına renk katmıştı Cemal’in gül bulma inadı. Hasan emmi anlayana yeteri kadar laf ettiğine kanaat getirmiş olacak ki değneğine dayanıp yavaşça doğruldu. -Bana müsaade, yapacak işlerim var.diyerek aksayan ayağını sürükleye sürükleye Cemal’in bahçe kapısına yöneldi. Daha o çıkmadan diğerleri Cemal’e geri dönmüş şimdi ne yapacağını soruyorlardı. Cemal de bilmiyordu ne yapacağını. Bir dağlara çadır kurup gülü bulana dek dönmemeyi düşünüyor, bir vazgeçip nasılsa bulacağım gülü niye kendimi paralayacağım ki diye vazgeçiyordu. Cemal’in yüreği bir kuş kanadı gibi pır pır ediyordu. Yediverenli olmayanların anlayamayacağı bir çarpıntıydı bu. Ha yeni bir gül bulmuşsun ha bir coğrafyayı keşfetmişsin arasında hiç fark yoktu onlar için. Hatta gül daha önemliydi.Herkes gittikten sonra Cemal başını kaldırıp dibinde oturduğu kiraz ağacının çiçeklerine hüzünle baktı.-Ben sizinle hiç ilgilenmezken böylesine güzel, gelin gibi süslü açmış olmanız Allahın bir lütfu olsa gerek, diye düşündü.Cemal yüreğini sıkan o mengeye yine kıstırılmak üzere olduğunu hissetti. Bu duygudan kurtulmak için dağlara çıkmak, bahçeden kaçıp uzaklaşmak isteği ile kıvranıyordu. Etrafına baktıkça kendini suçlu hissettirecek onlarca sebebi fark ediyor olmak gözlerini sıkı sıkı yumarak başını iki yana hızlı hızlı sallayıp düşünceleri beyninden kovma refleksi geliştiriyordu Cemal’de. Ne yapsa da yine yemyeşil filiz vermiş tomurcuklanmaya yüz tutmuş güllerin uç kısımlarını, kırmızıdan yeşile dönmek üzere olan ilk yapraklarını görmeden edemiyordu. Gözleri gül fidanlarının bakımsız ve perişan alt dallarına, susuzluktan çatlayan toprağına ilişince iyice nefessiz kaldı. Sanki büyük bir vakum havadaki tüm oksijeni emmiş Cemal’in nefesinin kesilmesine sebep olmuştu. Hızlı hızlı soluyor, bir yandan da yerinden fırlayacakmış gibi çarpan kalbine eliyle bastırarak sakinleşmeye çalışıyordu. Tekrar sedirde doğruldu Cemal. Doğruca tulumbanın başına gitmek istiyordu. Tam kalkacağı sırada sedirin ayaklarını oluşturan tahtalardan biri kararan rengiyle ortadan ikiye ayrılıverdi. İçi çürümeye yüz tutmuş, lifleri sünger gibi yumuşayıp şişmiş tahta, ufak parçacıklara ayrılarak ani bir sarsıntı ve gürültüyle yere yığılmıştı.Cemal tam kalkmak üzereyken meydana gelen bu olayın sarsıntısıyla dengesini kaybedip bir anda sendeledi. İçinde bulunduğu ruh halinin de etkisiyle olsa gerek dizlerinin ve ellerinin üzerine yere kapaklandı. Bu ani düşüş Cemal’e biraz önce yaşadığı o sıkıntılı hali unutturuverdi. Yeniden düzgün nefes alarak, kalbi normal çarpar hale geldi. Yavaşca yerinden doğruldu. Bu defa kuyunun motorunu çalıştıran elektrik şalterini “Bismillah” diyerek çalıştırdı. Neredeyse motorun çalışma gürültüsüyle eş zamanlı olarak bilek kalınlığındaki hortumdan tazyikli sular fışkırmaya başladı. Cemal özenle bahçesinin her tarafını sulad. Saatlerce sulama işlemi ile oyalandı. Toprak suya kanmak bilmiyor, dipsiz bir kuyu gibi üzerinde biriken suları çabucak emip derinliklerine doğru çekiyordu. Cemal yorgunlukla bıkkınlık arasında değişen duygularına yenik düşene kadar bahçesini sulamaya devam etti. Evinde yatağına uzandığında gönlü biraz yatışmış, çalkalanan ruhu dinlenmiş, vazifesini bir nebze olsa da yerine getirmiş insan rahatlığını hissederek derin bir uykuya daldı. Ertesi sabah kimseye görünmeden dağların yolunu tuttu. Güneş tepeye varmadan Cemal koyu karanlık gölgeli ağaçların arasında umutlu arayışına çoktan başlamıştı. Ne aradığını bilmezlerin el yordamıyla arayışıydı bu. Belirsizliğe rağmen Cemal’in ruhu aradığını bulacağından emin olanların sabırsız çarpıntılarıyla canlanmıştı. Bu acele ile her yeşermiş fideye bir bir göz gezdiriyor, sonra acaba görmeden geçtim mi diye tekrar tekrar geriye dönüp arayışına devam ediyordu.Bu böylece günlerce devam etti. Yarışma gününün iyice yaklaşmasına rağmen Yediveren’de bir hareketlilik olmadı. Herkes Cemal’in yeni bir tür bulacağından ve birinci olacağından o kadar emindi ki kendilerine hiç şans tanımadıklarından çoktan yeni fidanlar yetiştirme işini bırakmış, günlük hayatlarına dönmüşlerdi. Yediveren’de her zamandakinin aksine yarışma günü için kimsede merak ve heyecan uyanmıyordu. Yalnız Cemal… Geçen günler onu iyice mecnuna çevirmişti. Yaklaşan yarışma günü Cemal’in yüreğini sıkan bir mengene olmuştu. Herkesin rahatlığı bir onda yoktu. Uykuyu terk etmiş, iştahtan kesilmiş, hayalinde türlü renklere soktuğu yeni yepyeni gülü, burcu burcu kokusuyla şekilden şekle girip beynini kemiriyordu.Artık son güne gelinmiş deli Memet’in kehaneti tutmamış, Cemal yeni bir gül fidanı bulamamış, yine de Yediverenlilerin Cemal’e olan inançları bir nebze bile sarsılmamıştı. Herkes sabah bir mucizenin gerçekleşeceğine inanıyordu. Bir tek Cemal hariç… Umudunu yitirmişti yitirmesine ama yine de içinde bir ses “belki bulursun Cemal, şu tepenin yamacına, şu ağacın kenarına, bu derenin dibine bir daha iyice bak”diyordu. Ama nafileydi.Gönlündeki sıkıntı son akşamın alaca karanlığında bu yalnız dağ başında yaş olup süzüldü Cemal’in gözlerinden Gümrah bir pınarın önündeki bent kaldırılmışçasına göz yaşları sel olmuş,Cemal’e isyan ile aktıkça akıyor, günlerdir tıraş etmediği sakallarından süzülüyor, bıyıklarının arasından yol bularak tuzlu tadını dudaklarında hissettiriyordu.Yüreğinden kopup gelen küçük hıçkırıklara engel olmak için elini ağzına kapattığında hıçkırıkları daha da büyüyüp Cemal’in tanımadığı ses tonlarına bürünüyor, Cemal’i ürkütüyor, ıssız tepelerde yankılandıktan sonra gerisin geri Cemal’in kulağına daha bir tanınmaz olarak dönüyordu. Ne gözyaşlarına ne de hıçkırıklarına hâkim olamayan Cemal bir müddet sonra ağlamaktan, sarsılmaktan yorgun düşmüş dermansız vücudunu, kurumaya yüz tutmuş çayır çimenlerin üzerine sol yanına bırakarak başını hafifçe göğsüne doğru çekip kendinden geçercesine derin bir uykuya daldı. Kulağına uzaklardan kendi adı fısıldanıyordu. Cemal, Cemal, Cemal…Cemal sıçrayarak yerinden kalktı. Kendine kimin seslendiğini, kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan, daha önceleri hiç duymadığı bir ses tonu ile çağrıldığını hatırlayıp azıcık ürktü. Hava çoktan kararmış gecenin serinliği dağların üzerine hafif ıslaklığı ile iyice çökmüştü. Aysız gökyüzünde yüzlerce yıldız elini uzatsa tutuverecekmişçesine yakın, ışıl ışıl yanmakta, gecenin karanlığına meydan okuyup tek ışık kaynağı olmanın guruyla gökyüzünün derinliklerinde göz kırpıyorlardı. Cemal etrafa tekrar göz gezdirdi. Karanlıkta koyu gölgelerden başka görünür hiçbir şey yoktu. Yavaşça yerinden doğruldu. Her yanı dayak yemişçesine ağrıyordu. Gözlerinin şişini hissedebiliyordu. İki eliyle yere dayanarak kalktı, bir sarhoş yalpalayışıyla tanıdık dağ yollarından evine doğru yürümeye başladı. Cemal bahçe kapısına vardığında henüz gün ağarmamıştı. Gecenin koyu karanlığında bir gölge gibi süzülerek içeri girdi. Gönlü eve gidip yatağına yatmayı hiç çekmiyordu. Bu haliyle değil evine saraya girse gönlü içine sığmayacakmış zannederek ağarmaya yüz tutmuş göğün altında bahçedeki kamelyaya kendini bırakıverdi. Hayal kırıklığı, umutsuzluk, biraz da mahcubiyet yüreğini esir almış, mahir bir fırıncının parmakları arasında şekilden şekle giren hamur gibi yoğuruyor, her defasında başka bir şekle sokuyor, hepsi de birbirinden acı merhalelerden geçiyor, bir türlü kıvama gelmiyordu. Cemal tükenmişti. Başını yastığa koyarcasına tahta kamelyanın kenarına dayadı, gözleri gözkapaklarının ağır baskısıyla kapandı, her şey yine kapkaranlık olmuştu.Sanki başucunda şakıyan bir kuşun sesiyle gözlerini açtı. Bir sürü kuş sesi kulağına farklı farklı melodiler fısıldarken, yüreğini biraz daha hafiflemiş hissediyordu. Gerçi seslerini duyduğu kuşlar ortalıkta yoktu ama beynini kemiren akşamki ağırlık yerini yavaş yavaş bir hafifliğe terk ediyordu. Sağ yanında kendisine görünmek için bekleyen birinin varlığını hissederek başını o tarafa doğru çevirdi. Renkli kanatlarıyla minik gagalarını sonuna kadar açmış avaz avaz cıvıldayan kuşların konmuş olduğu gül dalı aşağı-yukarı hafif hafif salınarak kendisini kavrayan minik pençelerin altında hareket ediyordu. Cemal’in dönüşünden ürken kuşlar pırr-pırr diye uçup gittiklerinde Cemal gözlerine inanamayarak gül fidanına bakakaldı. Daha dün tomurcuk olan gül kırmızıdan pembeye, pembeden beyaza bir ebru seli gibi rengârenk ihtişamıyla bir görenin bir daha gözünü alamayacağı sihirli güzelliğini gözler önüne seriyordu. Havadaki en küçük titreşimler gülün yaprağında dalgalandıkça renk değiştiren gül, kâh kırmızı, kâh pembe, biraz daha salınırsa beyaz ebrular gibi dans eden renklerini gösteriyordu. Kokusunu duyabilmek için gülün yanına gitmesine gerek yoktu Cemal’in.Yüreği bir kuşun kanadı gibi pır pır uçuşan Cemal bir süre gözlerine inanamayarak baktı güle. Uyanık olduğuna iyice kanaat getirdikten sonra deli Memet geldi aklına. O zaten söylememiş miydi?”Yeni bir gül çeşidi bulacan Cemal” diye. İşte şimdi gerçek olmuştu. Deli Memet’in kehaneti yine gerçekleşmişti. Her zamanki gibi yine yanılmamıştı deli Memet. Gerçekti gerçekti. Buna inanmak o kadar da kolay değildi Cemal için. Sanki ömrü boyunca hep bu anı bekleyip durmuştu. Sevinçten eli ayağı birbirine dolanıyor, aradığını bulmanın sevgiliye kavuşmanın kavurucu hazzını tadıyordu. Sarhoş olmuştu Cemal. Bu kadar aklı başında bir sarhoşluk kanatlandırmıştı Cemali. Fakat ne zaman ekmişti bu fidanı bahçeye? Cemal zihnini gerilere çok gerilere doğru gitmeye zorluyor bir türlü bulamıyordu gerçeği. Bu fidanı ektiği günü hatırlayamıyordu. Kendi ekmediği bir ürünü devşirmek yabancı bir duygu veriyordu Cemal’e. Bir mahcubiyet mi dese hak etmediği bir şeye sahip olmak mı dese, isimlendiremiyordu yaşadığı tedirginliği. Daha önce hiç gül vermemişti bu fidan. Bir kaç gün evvel tomurcuklanmış işte şimdi tam da yarışma günü çiçek açmış, görenleri başka bir âleme götürecek cinsten güzellikteki rengiyle yanıp sönen bir ışık gibi salınarak büyülü bir gül oluvermişti. Cemal gerçeklikle hayal arasında gidip gelirken deli Memet’in sözlerini hatırlayarak bunun gerçek olabileceğine kanaat getiriyordu. Yerinden kalkarak yavaşça güle yaklaştı. Kadife yapraklarına dokunmak, gerçek olduğuna inanmak istiyordu. Elinin titreyen parmaklarını güle uzattı. Tam dokunacakken gülün sapındaki sivri bir diken Cemal’in işaret parmağına aniden battı. Can havliyle elini geri çektiğinde battığı gibi çıkıverdi Bir damla koyu kırmızı kandamlası önce kabardı, sonra yeterince irileşince dolgunluktan patlıyormuşçasına şişkinliğini yararak toprağa damladı. Arkasından bir ip gibi üç damla kan ardı ardına Cemal’in parmağından süzülerek koyu kırmızı rengiyle toprağa damlayıp siyah-kırmızı bir leke bıraktı yerde. Başparmağı ile kanayan yere sıkıca bastırdı Cemal. Canı pek öyle yanmıyordu ama şaşkındı. Her şey bir anlam kazanıyordu gözünde, daha henüz kendisi de çözememişti ama tan yeri alaca karanlığını sabaha bıraktığı bu anda sebepsiz bir sızı göğsüne çöreklenivermişti Cemal’in. Sadece gülün yaprağına dokunmak istemişti. Nasıl olmuştu da gülün dalına eli kayıvermişti? Dikeni elini delebilmişti? Cemal bu fidanın ne zamandan beri burada olduğunu düşünmeye başladı yine. Hafızasını ne kadar zorlasa da kendisinin mi yoksa bir başkasının mı bu fidanı diktiğini bir türlü bulamıyordu. Geçen baharı gözünün önüne getirdi. Birden heyecanla kalbi çarpmaya başladı. Evet, iyi hatırlıyordu geçen bahar da bu fidan buradaydı, üzerinde birbirinden güzel tomurcukları vardı. Sonra sonra… Sonrası bir türlü aklına gelmiyordu Cemal’in. Bahçeye hiç bakmamıştı ki. Ne çapalamış ne sulamıştı, ne de merak edip gülüne bakmıştı. Ne zamandır dağda bayırda gezinip durduğunu unutmuştu. Oysa bu goncayı kırda görse mutlaka başına gider, dibini çapalar, açmasını sabırsızlıkla beklerdi. Değişik bir güldü aradığı. Kendi bahçesindekilerden sıkılıyordu. Onların hep tekdüze olduğuna inanıyordu. Ama niçin? Neydi sebep böyle düşünmesine? Hiç bir şeyden emin değildi artık Cemal. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi, yan taraftaki gülleri diken, ot basmıştı. Bazılarının beline dolanan sarmaşıklar yapraklarını dallarını sımsıkı sarmış, bazılarının yaprakları ise minik yeşil tırtılcıklar tarafından dantelâ gibi yenilmişti. Yüreğini sıkıştıran el artık canını yakmaya başlamıştı Cemal’in.Ne zamandır hiç emek vermedim ben bu bahçeye? Oysa burayı ilk satın aldığımda nasıl da hoşuma gitmişti. Bir sürü fidan dikmiştim bu bahçeye. Geçenlerde çöken sediri karşı tepeden kestiğim kestane ağacından yapmıştım. Hani kestane ağacı çok dayanıklıydı. Soğuğa, sıcağa, yıllara meydan okurdu, hani çürümezdi hiç? Bu kestane ağacı kadar güçlüydü sevgisi de. Birlikte meydan okuyacaklardı yıllara hani… Nasıl bitmişti sevgisi, nasıl çürümüştü kestane ağacından yaptığı sedir? Bir ömür boyu dayanmayacak mıydı? Onca yıl geçmiş miydi gerçekten de… Yoksa bu çiçekler gibi ilgi, sevgi istemişlerdi de bilememiş miydi Cemal… Anlayamamış mıydı onların dilinden… Duyamamış mıydı sessiz feryatlarını… Her şeye rağmen yine de güzeldi bahçesi. Niye bıkmıştı acaba bahçesinden? Ne zaman gözüne artık güzel görünmemeye başlamıştı. Cemal’in kafasında bir sürü cevapsız soru cirit atıyor, bir yandan da başparmağı ile kanayan işaret parmağına sıkı sıkı bastırıyordu. Gün iyice ağarmış sabahın serinliği Cemal’in yüzünü okşarken gülün sarhoşluk veren kokusu burnundan bütün vücuduna yayılıyor, gönlüne ferahlık veriyordu. Nasıl olmuştu da bu güzelim bahçeyi bırakıp kıraç tepelerde gül fidanı arayacak kadar aptal olabilmişti. Ne zaman vazgeçmişti bu güzel bahçeden. Belki de geçen sene bu gül yine bütün ihtişamıyla açmıştı da Cemal dağda bayırda gezinirken görememişti onun güzelliğini. En kıymetli fidan kendi bahçesindeyken nasıl olmuştu da başka başka yerlerde bir güzellik arar olmuştu. O ruhunu bunaltan göğsünü daraltan ağırlık yeni gülünü seyretmesiyle yavaşça terk ediyordu Cemal’i. Ne kadar zamandır böyle hissetmemişti Cemal. Eski normal günlerinin tanıdık rahatlığıydı hissettiği. Bir zamanlar hep olduğu gibiydi yine. Bahçesinin her bir yanını merakla dolaşıp yeniden keşfediyordu. Kaybettiği değerli bir eşyasını bulan adamın mutluluğuyla ne çok yapılması gereken iş var diye etrafına bakınıyordu. Kaç yıllık olduğunu bilmediği uykusundan uyanmıştı Cemal. Yüzü daha bir gençleşmiş, yanaklarına kan gelmiş, gözlerinin içi parlamıştı. Sırtında taşıdığı yük birden hafiflemişti sanki. Omuzları dikleşmiş, beli doğrulmuştu. Yılların yüküydü sırtından attığı. Bu bahçe onundu ve kendisini affettirecekti ona. Ne yarışma ne de belediye başkanlığı umurunda bile değildi. Kalbi heyecanla çarpıyordu. Biran önce fidanlarını budamak, otlarını ayırmak, gübrelemek, çapalamak istiyordu. Çok zaman kaybetmişti Cemal. Telaffi etmesi gerekiyordu geçen yılları. Ama kendinden emin ve mutluydu. Aradığı şeyin hep yanı başında olduğunu anlaması ona tarif edilemez bir mutluluk veriyordu. Yüreği pişmanlığın verdiği buruklukla bir parça ezik de olsa her şey eskisinden daha güzel olacaktı. Gül bahçelerini ihmal edenlere ithaf olunur.
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yoksa ben de mi ahfeş’leşiyorum / Talip Çukurlu
yeleleri kabarık atlarla geçtiğimiz Tunadan köhne ... / İhsan Aktaş
yediveren / K. Topkar
siyah keçi ve buz dansı / Salih Temiztürk
şişeye koymadan denize bıraktıklarım / Bülent Gündoğan
Tümünü Göster