ZEYTİN AĞACININ HIŞIRTISI

37
Görüntüleme

Yatsı ezanı okunalı bir saati geçmişti. Gündüzün kavurucu sıcaklığının etkisi sokakları terk etmiş, hafif meltem yüzleri okşarken bedenler incede olsa üzerine bir giysi almanın memnuniyetini duyuyordu. Ay en keskin hilali ile selam duruyordu kendisine bakanlara.

Kaldırımda boynu eğik, vücudu bir ağırlığın altından henüz çıkmış şekilde yürürken, zihni ise sürekli bir titremenin sarsıntısını yaşıyor, karanlıkta yolalarakunutmaya çalışıyordu, beynini kemiren hatıraları.

Kimdim ben ve ne işim var buralarda sorusunu binlerce kez kendisine sormuş,  cevabını verdiği bütün seçenekler, en fazla yirmi dört saat yetebilmişti varlığına. Bir savaş veriyordu seçeneklerine karşı, ama zafer hep uzağında kalıyordu.

İlk duyduğunda heyecanlanmıştı. Kendisini kâbusa sokan uçak seslerini duymayacak, düşen bombaların neden olduğu ağıtlar kulaklarını tırmalamayacak, bedenlerde gördüğü kırmızı renklerden korkmayacaktı. En sevdiği arkadaşı Celal’in mezarına gidip saatlerce dertleşmeyi hiç kimseye söylemediği/söyleyemediği her şeyi ona anlatamayacak olması onu korkutmuş olsa da. Annesinin bu yolculuğa ümit bağlaması, anlam veremediği bir kararsızlığa itmiştionu. Annesi ve diğer yolculuğa çıkacakların, gözyaşlarına şahit olmuş, annesinin dünyası olan geniş avlulu, odalarındaki her köşesine şefkatle dokunduğu sarayını terk etmekteki dramının her haline şahit olduğundan, gerekliliğini sorgulama hissetmemişti.

         Evlerinin arkasında tarihini yaşayan hiç kimsenin bilmediği,gövdesinin boşalmaya başladığı zeytin ağacının gölgesinde Şehed ile en son oyunlarını oynarken, biz ne olursa olsun bu toprakları terk etmeyeceğiz sözleri de kulaklarında çınlamaktaydı.Zeytin ağacının gölgesi onun sığınağı, huzuru,  umudu ve yarını idi. Zeytin ağacının hışırtısı kulaklarında, ne kadar olduğunu bilmediği bir süre sonra kendini evinin önünde buldu.

Kapıyı çaldığında annesi;

  • Neden Ahmet’im neden böyle yapıyorsun dedi. Gözyaşları içinde.
  • Yok, annem bir şey yok
  • O zaman niçin kendini yiyip bitiriyorsun?

   Gerçekten kendisini yiyip bitiriyor muydu? Bütün çocukluğu talan edilirken, geçmişi dünyanın azgınları tarafından güç arenasına dönüştürülüp bombalanırken, annesinin sarayının yıkıntılarından dumanlar tüterken, kardeşleri bir umudun peşine takılıp, cansız bedenleri sahile vururken, koca koca bakımlı kravatlı adamlar kendi üzerinden nutuklarını yarıştırırken, biten neydi yenen neydi anne diyemiyordu.

 Annesinin gözyaşlarını eli ile silerken;

  • Kurban olurum seni Yaradan’a sen üzülme ne olursun anacığım.
  • Sen benim dayanağımsın, evimin erkeğisin, kardeşlerinin geleceğisin. Seni böyle sürekli düşünceli ve mutsuz görmeye dayanamıyorum.
  • Tamam, gözümün nuru yeter ki sen üzülme, ben iyiyim.
  • Öyleyse böyle yapma, üzme kendini ve bizi. Seni böyle görmeye dayanamıyorum, yüreğim dağlanıyor. Yıkılmış dünyam tekrardan yıkılıyor. Kendim için olmayan,fakat kardeşlerin için olan ümitlerim…

Birbirlerine sarılarak sessizce ağladılar.

Ahmet kendi gözyaşları üzerine dünya kuranları lanetledi. Kim hangi savaşı veriyor bizim adımıza. Bize ve onlara düşeni değiştirsek bu savaşta diye aklından geçirdi. Yok dedi hiçbir insan yaşamamalı bizim yaşadığımızı. Hiçbir çocuk cesedi kıyıya vurmamalı, hiçbir baba çocuklarını koruyamamanın ağır yüküne tabi tutulmamalı, hiçbir kadın erkeksiz çocuk büyütmenin kaderini yaşamamalı.

  • Hesap dedi.
  • Büyük tartı dedi.

     En bunaldığı zamanlarda ağzından bu kelimeler çıkar, yüreğine birazcık su serpilir ve sakinleşirdi. Bazen de ya yoksa diye aklından geçirir. Delilik makamına erişeceğinden korkardı.

  -Abi biz neden buraya geldik?

     – Evimizde kim otuyor?

     – Savaştan mı kaçtık abi?

     – Kim kiminle savaşıyor? Sen ve annem neden ağladınız?

     – Babam cennette mi abi?

     Zeynep’in soruları peş peşe gelmiş, Ahmet sadece sessizce yüzüne bakakalmıştı.

Annesi araya girerek hadi vakit geç oldu kızım artık uyu. Sonra konuşursun ağabeyin ile diyerek Zeynep’i tek odanın içinde komşuların verdiği, ikişer kardeşin yattığı duvar dibindeki üçüncü kanepedeki yatağına götürdü, hadi uyuyalım diyerek yanına yatırdı. İçindeki fırtınaları savuşturmaya çalışırken, oğlunun daha büyük tayfunlarla mücadele ettiğinin farkındaydı ve bu onu korkutuyordu.

    Yüreğinin sorduğu ve cevap veremediği soruları küçük bir kızın çocuk masumiyeti ile tekrar sorması yarasını kanatmıştı. İçine doğru yol almaya başladı. Son zamanlardaki yolculuklarının çoğunu bu yönde yapıyordu.

Düşmek. Evet, kim düşmüştü? Buraya gelerek o mu? Yoksa sebep olanlar mı düşmüştü? Muhacir neydi? Ensar neydi? Seyrettiği haberler kanının çekilmesine ve tercihlerinin derin derin sorgulanmasına neden oluyor, tek başına olsa ne yapacağı konusunda şüphesi olmadığına inanıyordu.

 Annesinin;

  • Sen benim dayanağımsın, evimin erkeğisin, kardeşlerinin geleceğisin. Sözü kararlarının sürekli değişmesinin nedeni oluyordu.

Kafası karışıktı. Ne yapmalıydı, neyi yapmamalıydı birbirine girmişti her şey.

Çevresinde kendileri ile ilgili söylenenler bu karışıklığın artmasına tuz biber olarak katılıyordu.

Televizyonda seyrettiği görüntüler yüreğini yansıtıyordu adeta. Yüreği de memleketi gibi bombalanıyor, toz duman içinde sürekli hazanı yaşıyordu.

Babasızlığın garipliğini, gecenin sukutunda en derin şekilde hissediyor. Gündüzün aydınlığı, anne ve kardeşlerinin sorumluluğunu üzerine yüklüyordu.

Kim anlayabilirdi onu?

-Annem ve kardeşlerim olmasaydı.

Bu düşünce onların varlığından rahatsız olmaktan ziyade kendi tercihlerini almaktaki zorlukla alakalı idi.

Gelmezdi, ya da çeker giderdi. Bu kadar basit gözüken bir tercih zorlaşmış kendisini kararsızlık ikliminde gezindirmekteydi.

Korkaklık mıydı? Utanç mıydı? Vicdan mıydı? Zorunlu tercih mi? Kalleşlik mi? Çaresizlik mi? Yeni bir umut mu?  Seçeneksizlik mi? Ya da hepsi.

Onun için huzur limanı uzak okyanusların ortasındaki adını bile bilmediği, bir adanın kıyısındaydı artık.

Ne ayrıldığı yerdekiler, nede geldiği yerdeki insanlar onu anlayabiliyorlardı. Kendisinin de kendini tam anlayamadığı gibi.

Hayatını ilgilendiren birçok işlemi yaptırırken, sürekli memleketinin her şeyin önünde söylenmesinin ezikliğini yaşadığında anlayabilir bir insan diye düşünüyordu.

İnsan neydi? Kardeşlik neydi? Yurtsuzluk neydi? Müslümanlık neydi? Çocuk kimdi? Baba kimdi? Anne ne yapabilirdi? Gelecek neredeydi? Geçmiş nereye saklandı? Bomba, bebek, ev, kan, çığlık, duman, uçak, ses neydi bunlar neydi?

Ayrılmak, bırakmak, terk etmek tüm sevilenleri, kalanlar ve hüzün kimin dünyasıydı.

Yol, meşakkat, ağıt, varmak, arayış, savruluş ve pişmanlık kimin içindi.

Başı zonkluyor, tüm eklemleri romatizma olmuş gibi ağrıyordu.

Herkes bunları yaşıyor muydu? Veya kendisi bir huzursuzluk kuyusuna mı düşmüştü?

Niçin annesi kendisine…

  • Ahmet’im kendini heder etme bu kadar diyordu.

Son günlerde annesi sabahın ilk ışıkları ile Ahmet’in başına gidiyor önce sessizce dakikalarca seyrediyor, sonrada alnından öperek uyandırıyordu. O sabah yatağının başına varınca Ahmet yerine yatağa konmuş bir kâğıdı görünce yüreği birden dağlandı. Yatağın kenarına oturdu ve kâğıdı eline aldı. Bu bir mektuptu. İlk satırını bile okumadan her şeyi anlamıştı ve gözyaşları dökülmeye başladı.

     -Neden kuzum neden?Diyerek okumaya başladı.

Canım Anacığım!

     Sana nasıl ağır bir yük bıraktığımın farkındayım. Ama varlığımın da daha büyük bir yükolmaya başladığının ve sizin için daha üzücü bir hal almasından kaçıyorum belki de.

    Bana her baktığında yüreğinin acısını gördüm anne. Bir annenin evladının gözünün önünde erimesinin yükünü sana daha fazla çektiremezdim.

     Şimdiye kadar yaşadığın büyük acılara bir tane daha ekleyerek sana haksızlık ettiğimin de farkındayım.

     Bu yaptığım, aslında birbirimizin gözlerine baktığımızda anladığımız ve söyleyemediğimiz şeydir anacığım.

    Bu yaptığım insanlığa, ülkeme, size ve kendime yaptığım dürüstlüğüm belki de. Belki de büyük yenilgim. Zaferim veya ihanetim.Bilmiyorum.

  Tek seçeneğim.

   Gittiğim yerde bir meçhul. Gariplerle, mazlumlarla, masumlar ile zorbaların, hainlerin, azgınların, hesapçıların mücadele ederek tarihe şahitlik yaptığı yerler.

 Benim, bizim geçmişimizin ve geleceğimizin diyarı topraklar. Baba ocağımız, ana rahmimiz.

   Bir gün olurda benim gittiğim diyarlara dönerseniz.Asırlık zeytin ağacının gölgesinde oturun toprağında, suyunda, havasında beni doyasıya içinize çekin.

Cennetim, ayağını öptüğüm hakkını helal et.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ağaç Baskı / Hatice Bengisu
Özülke’yi Savunanlarla Örülü Bir Halka / Ömer Eski
YANSIMALAR / Şeref Akbaba
Ev / Zeynep Karaca
ZEYTİN AĞACININ HIŞIRTISI / Zekai Günal
Tümünü Göster