Güzelliğin Dayatması

Yazılmak için yalvaran hiçbir konu, doğal cazibesini yitirmeksizin vücut bulmaz. Yazmak zorunda kaldığımız zamanları ne kalemimiz, ne de biz hatırlamak isteriz. Öyle zamanlarda kalemim, ardında mutsuz toynak izleri bırakır ve ben bunun hıncıyla ne zaman üzerime yürüyeceğini düşünürüm. Satırlar sarplaşır. Arzusuzluk, kalemimi durağanlık için kırbaçlayan kötü bir sürücüdür.

Öte yandan kimi konular heybetli güzellikleriyle kalemimize kendilerini dayatırlar. Bir de bakarız ki; sekiz nala, soluk soluğa, yorgun fakat bir o kadar da mutlu yolun sonuna varmışız. Geriye sadece o bildiğimiz ismimizi yazmak kalır. Yazdıktan sonra birkaç kez de o yazıyı bizzat yazdığımıza kendimizi inandırıncaya kadar tekrar tekrar okumak.

Benim için İstanbul da böyle bir şeydi. Konular konusuydu! Henüz gelmiştim ki; kalemime kendisini dayattı. Onu yazmadığımda başka hiçbir konuyla satırlarımda yol alamadık. Yazmadan yattığım geceler uykumu alamadığım gibi, geniş kubbelerini başına geçirip, minarelerini mavi abasının altından göstererek beni uyandırdı. Çok defa gözlerimi, yorgun kirpiklerimi batırdığım bir iğneliğe çevirip kaşlarımın altına astığımı, fakat onu olanca güzelliğiyle yazamayacağımı düşünüp, öylece sabahladığımı o da biliyor.

Bir şeyi en mükemmeliyle yapamayacağım korkusu, artık hiçbir şey yapamayacağım endişesine dönüşmeliydi. Bunun için yaşım müsaitti. Bu nedenle yazmaya başladım. Uyuyan kalemim bir İstanbul öpücüğüyle  heyecanla uyandı. Utanmalarını engellemek için gözlerimi kapattım.

Yazmak bende yaşama dönüşmemiş, fakat yaşama umudunu da yitirmediği için henüz ölmemiş bir güçtü. Böylesi güçlerin yaşanmamışlığa inatla daha bir katılıp koyulduğunu, infilak için çok özel bir tahrik beklediğini hissediyordum.

Bunu siz de fark edeceksiniz. Kalemim tam anlamıyla “şeher” görmüş bir köy insanındaki masum şaşkınlıkları yaşıyor. İlk görüş, gizli hayal kırıklıklarına gebedir. Hayranlıklarla taşkındır. Birkaç bakıştan sonra bakmak istemeyeceğimiz, hayranlıklarımızı suratsızlıklara dönüştüren çok şeyler vardır. Fakat İstanbul’u her görüşümde kirpiklerim biraz daha nemle birbirine sarılıyor, gözlerimin kapanışıyla özel albümüme yepyeni fotoğraflar düşürüyorum. Güneşi ellerimle kapayıp gözlerimin sevincinden flaşlar patlatıyorum. Olmadı güneşi saçlarından tutup, tarihin en unutulmuş, en karanlık köşesine gömüyorum.

Her fotoğrafta başlığını değiştiriyorum bu şehrin. Galata kulesinin külahını giydirdiğimde, Cenevizlilerin hüznünü gülümsemeye dönüştürüyorum. Uzun boylu binaların omuzlarında taşınan kulenin kemerli pencerelerinden, yer görmemişliğime dil çıkarıyorum. Çok zaman gök çekimiyle yaşayan ben, İstanbul’u görünce yere indim, biliyorum. Şu halimle de kaçmak için fırsat arayan an’ların izini süren, o eski fotoğraf makinelerini andırıyorum. Sanki yeni icad edilmişim ve bütün an’lar enselenmek  için bana muhtaç. Bu şehrin bütün anları… Hep mekanı, zamanın doldurduğunu sanırdım. Yanılmışım. An’ları asır değerinde olduğu için, zamanı taşıran bir şehir bu.

En çok da kubbeleri dizmiş boynuna, minarelerin koluna girmiş, sonuna korkusuzca yürüyor. Bu yüzden sonsuz olacak! Böyle zamanlarda ölümle noktalanacak olmama güceniyorum. Anlıyor halimden; telaş işlemeli rüzgarını atıyor yanaklarıma, İstanbul…

İşte dikdörtgen bir çerçeve içinde yakalanmaya değer yüzyıl değerinde bir an daha! Hayatı dikmiş ağzına, soluksuz… Boğazın sularını içerken bu şehir, yutağında öğütülen bir tane olduğuma seviniyorum. Ben onunla doyuyorum.

Boşluk kabul etmeyen trafiğine, korna dilinden küfürlerine, beyni    boşaltan saldırgan gürültüsüne bakılırsa kaçıp kurtulmak isteyebiliriz. İşte o zaman iç avlusunda sükuneti sunmak için bekleyen tarihi bir mekan serinkanlılıkla önümüze dikilebilir. Ondan yine ona kaçmak zorundayız! İstanbul’un kıskanç bir şehir olduğunu kabul etmeliyiz.

Böyle zamanlarda bir mabedde kısa süreliğine de olsa kendimi unutmak ne hoş bir vefasızlık oluyor! Ya da diri bir gölgelikte otururken, eski bir musikinin  iç oluklarımı ıslatışıyla kendimi hatırlamak…

En çok da bu manzarayı çekmişim. Camilerin, türbelerin etrafında ölüler cemaati. Ölüm korkusunu arkalarına atmışlar. Büyük ölenler ve etrafında diğerleri. Hatta ölücükler, mezardan beşiklerinde sonsuzluğa sallanıyor. Yeni hayatlarını ayakta bekliyorlar. Hayattakilerse bir gün ölebilmek için, oradan oraya koşturuyorlar. Ölüm bu kadar tabi bir şekilde başka nerede hayat bulmuştur?!. Ben de kendi ölümüme burada hayat vermek istiyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Küller ve Yangınlar / İsa Karaaslan
Öksüz Çocuklar Galerisi / Üzeyir Süğümlü
Konferansçı / Zeynep Yalçın
Muharrem / Şeref Akbaba
Yoksa Ben de mi Ahfeşleşiyorum / Talip Çukurlu
Tümünü Göster