Gidenler Döndüler

O gün köy meydanındaki eski kuyudan su çekmeye ilk giden Zevher, paslı zincirin ucuna bağlı teneke kovayı kuyunun boşluğuna doğru bırakıp bekledi sesin gelmesini. Zincirin çıkardığı şıkırdamayı ilk duyduğu günden beri sevmişti. Bu yüzden ortalık kalabalıklaşmadan erkenden bidonlarını alıp geliyor, zincir sesini kaç kereler huzur içinde dinliyordu. Ancak zincir sesinin kıvamı tam yerindeydi ve kuyu duvarlarında sesin yankılanışı yine çok hoşuna gitmişti de, teneke kovanın suya “şap” diye oturuşunu sanki duyamamıştı. Hafifçe zincire uzanıp iki eliyle kendisine doğru çekti ve birden bıraktı. Yok. Teneke kova suya varmayı başaramamıştı. Öylece havada asılı duruyordu. Zevher, zinciri hızla sallamaya başladı; öne, geriye, sağa, sola, aşağıya, yukarıya… Teneke kovanın kuyunun duvarlarına çarparak çıkardığı tok seslerden başkası ulaşmıyordu kulağına. Öne doğru iyice eğilip içeriyi görmeye çalıştı. Bu sırada burnuna ulaşan enfes nem kokusu onu karşılayıverdi. Bu gizlilik onu deli ediyordu. Çocukluğundan beri nereden geldiğini hep merak ettiği kuyu suyu çekilip gitmiş gibiydi. Şimdi de nereden geldiğini bilmediği suyun nereye gitmiş olabileceğini merak ediyordu.Birden biri arkasından yakaladığı gibi geri çekti Zevher’i. “Aşağıya düşeceksin de asıl o zaman göreceksin ne varmış dipte” dedi köşedeki bakkalın sahibi Faht. Zevher bu adamı ne vakit görse çu cümle geliyordu aklına: “Büyüsün de kral olsun, adı Faht olsun…” Mırıldandı Bakkal Faht’ın yüzünü görünce. “Benim adım Zevher. Ben ne olayım?”Bakkal Faht konuşuyordu: “Senin dayın da düşmüştü bir kuyuya. Daracık, dipsiz mi dipsiz, ağzı var derinliği meçhul gibi bir yağ kuyusu… Tepeüstü kayıvermişti içine. Yaşayacak ömrü varmış da onun kadar gözükara biri çekip çıkarıvermişti kaybolduğu derinlikten.” Zevher kaç kere dinlemişti bu öyküyü, anasından, babasından! (yok, babası hiç konuşmazdı), ninesinden, dedesinden, komuşulardan, amcaoğlundan, teyze kızından, görenden, görmeyenden, bilenden, bilmeyenden… “Hı hı” diye başını salladı, “dayım düşmüş bir kuyuya.” Ancak Bakkal Faht çoktan yürüyüp gitmişti. “Su yok kuyuda” demeye fırsat kalmamıştı bile. Ne olacaktı şimdi? “Su yok, suuuuuu!” diye bağırdı Bakkal Faht’ın arkasından. Sesini hiç daha önce bu perdeden duymamıştı. Şaşırdı. Bakkal Faht da şaşırmış olmalı ki onun durduğunu gördü. Demek sesi oraya kadar uzanabilmişti. Hayret. Demek onda da gerçekten ses varmıştı. Adam koşaradım geri geldi. Şimdi eğilip kuyuya bakma sırası ondaydı. Hemen kovayı çekip sallandırdı aşağıya. Şangır şungur seslerin yanında su sesine benzer bir şey yoktu. “Yok, evet. Su çekilmiş” dedi.O gün evden eve, pencereden pencereye, sokak kapılarında ayaküstü ya da oturarak konuşulan tek konu buydu. “Susuz mu kaldık şimdi?” Kadınlar bulaşıklarını, çamaşırlarını, pişirecekleri yemeği, yıkayacakları çocukları düşünüyorlardı. Adamlar da konunun ana sorularına felsefi cevaplar bulmaya çalışıyorlardı. Zevher ise tümünü birden dinleyerek işin nereye varacağını görmek istiyordu, konuyla hiç ilgilenmiyormuş gibi yaparak.“Geçen hafta olan deprem” diyordu Yukarıdan Refat, “suyun yolunu değiştirdi demek.” Zevher inanamadı işte buna. Deprem ve su… Hiç yan yana durmuyordu kendi gözünde. Köy beşik gibi sallanmıştı. Bahçeye çıktığında gece vakti, yer yarılacak da tümü birden içine girecek sanmıştı. Yerden çıkan o çatırtılar kulaklarından gitmiyordu hiç. Demek yer yarıldı da kuyu suyunu içine çekti. Ne olacaktı şimdi? Kuyu suyunu korkup kaçtığı delikten kim bulup çıkaracaktı?“Başka yere kuyu açtırsak” diyen oldu. “Eski kurumuş kuyulara baksak, belki su onlara çekilmiştir” diyen oldu. “Büyük şehre gidip yerleşelim, bizim hısım Bezir üçüncü katı çıkıyormuş geceleri” teklifinde bulunan oldu. “Bir bilene haber edelim gelip bakıversinler kuyuya” diyen oldu. Biri de çıktı “Köyü başka dağa taşıyalım” dedi.Zevher işte tam bu cümleye vuruldu. “Taşıyacağız madem, deniz gören bir yer bulsak” diye düşündü kimseye belli etmeden. En çok da bu fikri beğenmişti. Hiç deniz görmemişti. Maviymiş. Su doluymuş. Çok derinmiş. İçi çok kalabalıkmış. “Hepimize yeter de artar suyu” demek geçti içinden. Ama yine sustu. Ne zaman ağzını açacak olsa “sen sus, çok konuşma” demişlerdi. Oysa bugüne kadar hiç konuşmaya başlamamıştı.“Memlekette dağ çok” dedi Akim Dede. “Askere gidenlerden hiç dinlemediniz mi? Her biri başka dağdan bahsediyor. Biz de birine yerleşiveririz olur biter.” Fısıldaşmalar. Gülüşmeler. Sesini yükseltenler. “Her dağın sahibi vardır, boş bırakırlar mı?” diye sordu Peynirciler’den Hakim. Bakkal Faht ise bu gitme işine bir türlü ayak uydurmak istemiyordu. “İnsanın memleketi gibisi var mıdır? Hiç toprak bırakılır mı?” diye söylendi. Onu duyanlar, “Biz köyü taşımaktan bahsediyoruz Faht Efendi. Kimse geride kalmayacak ki. Bu köyün aynısını kuruveririz gideceğimiz yerde olur biter. Söz sana senin bakkalın yeri de aynı olur.” Yine fısıldaşmalar. Yine gülüşmeler.“Toprak desen sapsarı burada, biz yeşermesini bilenden seçeriz. Suyu çekilmeyenden buluruz. Yağmur alandan buluruz. Eker biçer, toprağı kokandan buluruz. Bu kaçıncı kuruyan kuyu? Su lazımdır işte o kadar.” Bütün bu sözler kimdendi Zevher göremediği için bilemedi. Pencerenin kenarında durmuş konuşulanları dinliyordu. Herkesten çok o gitmek istiyordu sanki. Gittiği yerde her şey aynı olacaksa bile bir yerden bir yere gitme düşüncesi onu mutlu etmişti. Aslında bu “gitmeli” cümleler daha önce hiç aklından geçmemişti Zevher’in. Hayret etti buna, farkedince. Neden hiç gitmeyi düşünmemişti ki? Bez bebeğini alır, iki fistanını bohçalar, kedisi Nar’ı da peşine takardı. Neden olmasındı ki? “Bütün köyü beklemeye ne gerek var zaten. Uzun iş o” diye mırıldandı. Bakkal Faht yanına gelmiş o henüz onu görmemişti. “Sen çok çıkmaya başladın ortalara” diyerek imalı imalı baktı ve döndü gitti. Bu köyün kızları, kadınları çıkmazlardı ortalara, doğru. Hep kuytularda yaşarlardı onlar, hep ev içlerinde, bahçe duvarlarının gerisinde… Bir kuyu başına su çekmeye giderlerdi bidonlarla. Oraya da izin vermezlerdi de, erkekler evlere bidon bidon su taşımayı reddettikleri için ses etmiyorlardı su başına gitmelerine. Onlar yorulmasındı. Yazıktı adamların ellerine. Otursundu onlar. Otursun kocaman fikirleri taşısınlardı.Zevher sinirlendi. Yüzü kıpkırmızı olmuştu sinirden. Hızlı hızlı eve döndü bütün evlerin arkasından dolanarak. Kimse sokakta yürüdüğünü görmesindi. Görmesindi ve sormasındı “nereden böyle?” diye. Akşam yemeği için ambardan iki baş kuru soğan alıp mutfağa kayıverdi. “Köyü taşıyacaklarmış” diye diye yoğurt çırpmaya başladı. Ayran yapacaktı. Tam bu sırada su olmadığını hatırladı. “Su yoksa yemek de yok” diyerek bıraktı elindekileri. En iyisi köyü taşımadan önce kendisinin gitmesiydi. Nereye gidebilirdi acaba? İnsan gitmek isteyince nereye gitmeliydi? Uzun uzun düşündü. Su da gitmişti işte. “Ben de giderim su gibi” dedi. Babaannesi deve sırtında Hacc’a gitmemiş miydi? Bütün köy bunu bilir, yeri gelse de gelmese de anlatırlardı bıkmadan. “Ne kadındı, aklına koyduğunu yapardı” derlerdi bir de. “Ben de babaanneme çekmişim, aklıma koyduğumu yapacağım. Devem yok, ama olsun. Ben de yürürüm.” Bu kadar basitti bu iş yani Zevher için. Yürümek özgürlük demekti, özgürlük ne demekti peki? İşte onu henüz bilmiyordu. Nasılsa öğrenirdi. Zevher zeki kızdı, her şeyi çok çabuk öğrenirdi. Hep öyle derlerdi. “Zevher’e söyleyin o yapar. Zevher’e anlatın o bulur. Zevher de Zevher…” İçinden söylenirdi hep Zevher. “Alın Zevher’i başınıza çalın. Zevher kadar taş düşsün başınıza. Zevher’i kurtlar kaçırsın. Zevher kara kuyularda kaybolsun…” Aklından geçenleri nasılsa kimse okuyamazdı. Ne güzel. İyi ki de akıl okuma işi yoktu yeryüzünde. Aklı onun olsundu en azından.Günler geçti. Zevher her sabah kuyuya bakmaya gitti. Ama su geri gelmedi. Gelsin de bu bekleyiş bitsin diye dua etti. Bekledi Zevher. Herkes bekledi. Beklenen yine gelmedi. Susuzluk kuru köyü daha bir kuruttu. “Kuru köy” kurudukça kuruyacaktı. Bir sabah ilk göç hareketi sekizinci evden başladı. Hısım Bezir’in yanına gidecekler hazırlıklarını yapmış ve gitmeye karar vermişlerdi. Kapılarına kilit vurdular, herkesle vedalaşıp ayrıldılar. Arkalarından el sallayanlar ellerini indirir indirmez hazırlıklara başladılar. Bu, köyün çözülmesiydi.  Beşinci ev. On birinci ev. Dokuzuncu ev. Otuzuncu ev. Derken köy boşaldıkça boşaldı. Zevher kuruyan kuyuya, bir de kuruyan köye baktı oturduğu yerden. Ancak ortada garip olan bir nokta vardı sanki. Köyden ayrılanların her biri başka başka yerlere gidiyordu. Sonra bir araya gelip, münasip bir dağ bulup, bütün köyü o dağa nasıl yerleştireceklerdi? İşte Zevher bunu da merak eder olmuştu.Geriye kala kala üç beş ev kalmıştı. Onlar gitmeyecekler miydi? Zevher sormadı. Soramadı. Soramazdı. Sorsa sorduğuna pişman ederlerdi. Zevher pişman edilmenin ne demek olduğunu iyi bilirdi. Birgün giden evlerden biri geri döndü. Evin kapıları, pencereleri açıldı. Ama bir sessizlik vardı ortada. Neden gitmişlerdi? Nereye gitmişlerdi? Şimdi neden geri dönmüşlerdi? Zevher işin içinden çıkamadı. Gidenler birer birer dönmeye başladılar. Dördüncü ev. Yedinci ev. On beşinci ev… Fakat şu garip sessizlik boğuyordu insanı. Bir de garip eksiklik… Gidenler hep noksan döndüler. Beş kişi gittilerse üç kişi döndüler. On kişi gittilerse altı kişi döndüler. Ne olduysa gittikleri yerde dökülmüştü bazı yaprakları. Dökülmüş ve orada kalmıştı. Kimse menun değildi. Kimse mutlu değildi. Bütün dağlar tutulmuştu demek. Her yerin sahibi gerçekten vardı demek. İnsanın tek yeri memleketiydi demek. Susuz da olsa, kuru da olsa onlarındı.Zevher uzun uzun izledi dönüş manzaralarını. Hepsi aynıydı. Bir sabah Bakkal Faht tanımadığı, hiç görmediği adamlar getirdi. Birlikte kuyuya uzunca baktılar. Uzunca konuştular. Doğruydu. Bir yolunu bulup kuyunun suyunu geri getireceklerdi. Zevher bez bebeğini alıp, iki fistanını bohçalayıp, kedisi Nar’ı da peşine takıp gitme işini ertelemeye karar verdi. Bir süreliğine…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Küller ve Yangınlar / İsa Karaaslan
Öksüz Çocuklar Galerisi / Üzeyir Süğümlü
Konferansçı / Zeynep Yalçın
Muharrem / Şeref Akbaba
Yoksa Ben de mi Ahfeşleşiyorum / Talip Çukurlu
Tümünü Göster