ESTETİK, ZERAFET, CESARET ve HAREKET ADAMI M. ÂKİF İNAN

29
Görüntüleme

                           “En büyük zaferler büyük ruhlarındır.”  

“Umut bir tohumsa kefen zarında

Gün olur fışkırır bir orman olur”

M. Âkif İnan

Şair, yazar, arkadaş, dost, öğretmen, başkan, lider…

İslâm’a tüm benliği ile İnan’mış, bütün hayatını millî-manevî değerlere adamış, sanata, estetiğe, şiire sevdalı, fikir ve hareket adamı, şair, yazar olarak yedi güzel adamdan biri, beyefendi, cömert, müşfik, sıcak, nezih, kibar kişiliğiyle yaşadığı dönemde çevresindeki insanların dostu, arkadaşı, ağabeyi veya hocası, asla vazgeçmeyerek bir ömür mücadelesini verdiği idealleri, bilgisi, kültürü, hatipliği, heyecanı, öfkesi, örgütçülüğü, eylemciliği ile tam bir dava adamı, bütün bu özelliklerini kattığı sendikacılığa, bilgiye, çözüme, nezakete dayalı bir yeni üslup kazandıran müstesna insan Mehmet Akif İnan’ı, vefatının 20. doğumunun 80. yılında rahmet, hürmet ve özlemle anıyoruz.  

O Türkiye’nin yeni bilincini eksilmeyen bir heyecan ve kararlılıkla, yılmadan, yorulmadan, sabırla, özenle, ilmek ilmek, nakış nakış dokuyan ender öncülerden biridir. Daha lisede iken başlayan yazı ve düşünce hayatı, bugün Türkiye’nin sadece kemiyet olarak değil keyfiyet olarak da en büyük sivil toplum örgütü ve sendikası olan Eğitim-Bir-Sen’i ilk genel başkanı olarak kurup kökleştirdiği son nefesine kadar çok verimli, bereketli bir ömür yaşamıştır.

Fikir ve sanat çevresi onu daha çok Yeni Devir gazetesindeki günlük yazılarından, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ında yayınlanan şiirlerinden ve Mavera dergisinden tanır. Çokları onun sendikal faaliyetlerle kendini daha belirgin, daha çevik ifade ettiği eylemci tarafını bilmeye de bilir. Çocukluğundan başlayarak vefatına kadar süren bilgi, bilinç, ideal, öfke ve mücadele dolu hayatı, her kademesi ve aşamasıyla, büyük bir amaca yönelmiş bütünlük arz eder. Bu bütünlüğün hiçbir unsuru, diğerinden ayrı düşünülemez. Onun uğraş ve edimleri birbirinden bağlantısız ele alınırsa, Âkif İnan portresi bütün olarak tamamlanamaz. Ne ki, bir yazının imkân ve sınırları içinde Âkif İnan’ı bütün yönleriyle konu etmek mümkün değildir. Bütün zorluğuna rağmen ana hatlarına dokunarak genel portreyi betimlemeye çalışacağım.

“Âkif Urfalı değil, Urfa Âkif’lidir”1940 yılında geleneklerine bağlı, köklü bir ailenin çocuğu olarak Urfa’da doğar. İlk ve orta mektebi şehrinde, lise son sınıfı Maraş’ta okur. Babası gümrük memuru Hacı Müslim Bey, inançlarına bağlı, edebiyat ve şiiri seven, kültürlü, millî duyarlığı yüksek bir zattır. Safahat’ın yazarı iman ve istiklâl şairimize olan hayranlık ve hürmetinden dolayı oğlu olarak ilk sevincine ‘Mehmet Âkif’ ismini verir. Aileden aldığı terbiye, Urfa’nın sembolik ve manevî değeri yüksek edimleri ile zenginleşince, Âkif İnan’ın ruhu, asıl şekil ve yönünü bulmaya başlar. Dönemin Urfa’sı bir taşra kenti görünümündedir ama Sâbiî’likten beri süregelen kadim izlerin hayatta yansımaları süren motifleri, Hazreti İbrahim ile vurgulu bir anlam kazanan güçlü İslâmî ve dinî ritüeller, belki de Urfalı Nabi’den beri kökleşip Sıra Gecelerine kadar taşınan şifahî olarak Aruz Şiiri okuma geleneği ve zengin folklor, oluşum aşamasında Mehmet Âkif İnan’ın sanat, düşünce ve eylem dünyasını besleyen güçlü damarlar olmuştur.(1) İnan bütün bu damarlardan beslenmiş, dönüp bu damarları beslemiştir. O nedenle Necip Fazıl “Âkif Urfalı değil, Urfa Âkif’lidir” diyerek hem bu kaynaşmaya hem onun yerelden evrensele açılan duygu ve düşünce ufkuyla şehirleri aşan kimliğine dikkat çekmiştir.

Aydın ve sanatçı kimliğinin oluştuğu sosyal, kültürel ortam

Âkif İnan’ın fikir ve hareket planında iflah olmaz, yorulmaz dava ve kavga adamlığının tabanında, kendini çok erken yaşlarda sosyal, kültürel, siyasal çatışmalar içinde bulması gelmelidir. Bu çatışma resmî program marifetiyle hayatın dışına itilmek istenen yerli yaşayış ve düşünce ile batılılaştırma dayatmalarının inkârcı, taklitçi, kişiliksiz zorlamaları hatta zorbalıkları arasında cereyan etmektedir. “Yerli düşünceye bağlı bir kültür ve siyaset ortamının geliştirilmemesi hususunda bütün tedbirlerin”(2) alındığını beyan eden İnan, İslâm’ı telaffuz etmeyi bile suç sayan zorbalığı eğitim, kültür ve sosyal alanda sözüm ona aydınların, güvenlik alanında kolluk kuvvetlerinin yaptığını ifade ederek tarihe bir not düşer: “İslâm’ı, ağza almanın fiilen suç sayıldığı bir geçmiş yaşadık yıllarca.”(3)

İnan, bu dönemde birçoklarına kendisinin birebir tanık olduğu trajedileri hatırlar, hatırlatır: “Gün geçmezdi ki birkaç Urfalının bir kıyafeti yüzünden başı derde girmesin. Polis ve jandarma geleneksel mahalli kıyafetlerle dolaşan hemşerilerimizi; kadın, erkek ve çocuk demeden götürürdü. Ben çocukken, polisin sokak ortasında, kıyafet kanununa aykırı gördükleri bu giysileri yırttığına çok tanık olmuşumdur. Halkın, özellikle köylünün ödü kopardı polisten, jandarmadan. Milletin karnı açtı. İş sahası yok denecek kadar azdı. Ama bu halktan, şalvar, entari, çarşaf yerine; pantolon, ceket, şapka, manto giymesi isteniyordu. Yol vergisini veremeyecek durumdaki fakir halk birer suçlu gibi teker teker toparlanarak götürülüp yollarda zorla çalıştırılırdı. İnanç bakımından da halk, devletin yönlendirmesi altındaydı. Evvela din eğitimi diye hiçbir kurum yoktu. Okullarda, din, ders olarak okutulmuyordu, yasaktı. Dini yayınlar da yasaktı. Konu komşu, çocuklarına gizli gizli Kur’an öğreten kadın erkek birçok kişinin, evlerinin basılarak, suç unsurlarıyla birlikte karakollara, mahkemelere taşınması, gündelik sıradan olaylardandı. Ezan bile Türkçe okunurdu minarelerde. Batılılaşma uğruna yapılıyordu bütün bunlar. Ülkede hiçbir ciddi sanayi yok. Yol, su, elektrik, telefon diye bir şey yok; millet alabildiğine fakir ama görünüşte Avrupalı olalım tutkusu almış başını gidiyordu.”(4) 

İnan, çok partili döneme geçişle birlikte Demokrat Parti’nin ezici üstünlük sağlamasını “Bu, laiklik adına girişilmiş bulunan İslâm düşmanlığına karşı halkın başkaldırısıydı” şeklinde yorumlayıp sözüne şöyle devam eder: “Dinî eğitimin kaldırılması, ezanın Türkçeleştirilmesi, tekke ve türbelerin kapatılması, ibadet yerlerinin sattırılması, yıkılması, halkın içinde bir aksülamel oluşturmuştu. Kendisini dini göreve adamış Müslümanların, radyo ve gazetelerde, Halk Evleri sahnelerinde sürekli aşağılanması ve kötülenmesi, geriliğin, bilgisizliğin sembolü haline getirilerek hep hakarete uğratılması, en azından karikatürize edilmesi, Müslüman çocuklarına gizli gizli Kur’an öğretmeye çalışan insanların hapislerde süründürülmesi, eski yazılı kitapların toplatılması, yakılması halkın bağrında onulmaz yaralar açmıştı.”(5)

Bütün bu baskı ve sindirme hareketine rağmen, “Aydınların imha etmeye yöneldiği İslâm’ı, halk yaşamaya devam etti.”(6) Âkif İnan, 1. Dünya savaşının ağır yıkımının etkisi geçmeden 2.Dünya Savaşının çıktığı bunalımlı ortamda doğdu. O yıllar, büyük ekonomik buhrana ilaveten ideolojik siyasi gerilimler, hayatı dayanılmaz ölçüde zorlamaktadır. Yeni rejimiyle Cumhuriyet şaşkındır. Tek parti dönemi ülkeyi ekonominin her alanında geriletmiştir. Ne sanayi, ne ticaret ne tarım alanında bir iyileşme görülmediği gibi kalkınmaya dönük hemen hiçbir yatırım hayata geçirilmez. Fakirleşen halk ciddi bir açlık ve yoksulluk yaşamakta, ekmeği bile karneyle almaktadır. Bu ortamda Demokrat Parti’nin çıkışı ve ardından iktidar olması halka bir nebze nefes aldırır.1946’da çok partili hayata geçerken halkın Demokrat Parti etrafında kümelenmesini yeni partinin ne getireceğinden emin olmamakla birlikte baskıcı statükoya karşı olmanın bir umut arayışı ve reaksiyonu olarak değerlendirmek gerekir.

Daha lisedeyken ‘Urfa Demokrat’ gazetesinde yazmaya başlar. 19 yaşında, yukarıda anlattığımız kültür iklimin de etkisiyle gönderildiği Maraş Lisesi’ndeki arkadaşları ile ‘Derya’ adlı mecmua çıkarırlar. Çok sıkı edebiyat sohbetleri yaptıkları arkadaşları Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt ve Alaeddin Özdenören ile bir ömür sürecek olan birliktelikleri, ilerleyen yıllarda Edebiyat ve Mavera dergisiyle İslâmî edebiyatın önemli bir damarı olacak, bu birliktelik eylem ve söylem bazında son derece mümbit, başarılı sonuçlar doğuracaktır. Daha 20’li yaşlarda, yazarı ve yöneticisi olduğu Hilâl Dergisinin 1964 yılı Ocak sayısında:  “Biz her zaman hakkımızı kendi başımıza tahsil edebilecek kudrette bulunmaya mecburuz.”(7) diye yazarak, mücadeleci kişiliğinin açık işaretini vermiştir. Özetle sanat ve yazı hayatı, onda zihnî bir tatminden önce kavgasını verdiği yerli düşüncenin, İslâm davasının bir gereğidir. İleride aynı gerekliliği daha etkin imkân ve alana taşıma düşüncesi ile sendikacılığa yönelecektir.

Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okuduğu yıllar Türkiye ağır bir darbe ile sarsılır. 60 cuntası, Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesi, ardından 70 muhtırası, 12 Eylül darbesinin öncesi ve sonrasında ideolojik bölünmelerin azgınlaştırdığı anarşi, terör, işkence ve idamlar, gençliğinden olgunluğunu yaşadığı döneme kadar kendisini çok derinden etkilemiştir. Sosyal, sanatsal ve fikrî hayatı, yıllar boyu tanık olduğu veya birebir yaşadığı sıkıntılı, karanlık, zor dönemde şekillenmiştir. Bu dönem, özellikle seksenli yılların başına kadar bütün yetmişli yıllar, onun şair, yazar olarak en verimli olduğu yıllardır.

Gençliğimiz karanlıkta bir kan poyrazında kaybolur

Bu sırada emperyalist güçler ülkede keskin bir sağ-sol çatışması alevlendirirler. Siyasi partiler maalesef bu yangına odun taşır. Yaşanan tam bir akıl tutulması ve cinnet halidir. Âkif İnan, 12 Eylül öncesi sokaklarına varıncaya kadar tüm şehirleri kan ve ateş sarmalına alan bu kardeş kavgasının yaşandığı dönemde, umudunu asla kaybetmeyen genç bir düşünce ve hareket adamı olarak günlük yazılar yazmakta, konferans ve sohbetleriyle insanımızı, özellikle gençliği tehlikelere karşı uyarmaktadır. Ona göre bütün yaşananlar şeytani komploların sahnelenmesidir ve er geç bu millet bu yangından da çıkmayı başaracaktır.

Genç bir yazar olarak en verimli zamanları, ırkçı, etnik ve ideolojik kışkırtmalarla azgınlaştırılan terörün, ülkeyi baştan sona kan gölüne çevirdiği bunalımlı ortamda geçer. Sağ sol çatışmasına bir de doğuda Kürtçü terör eklenmiştir. PKK’nın ve diğer birçok Kürtçü örgütlerin kanlı eylemlerini artırdıkları dönemdir. 29 Haziran 1978 Yeni Devir’de ‘Gâvurluklar’ adlı yazısında “Gâvurun bize ihraç ettiği her şeyde bin fitnenin tohumu vardır. Batı, gâvurdan daha gâvur adamlar üretti içimizden. Batı bir avcıysa, silahları da köpekleri de bunlardır.”(8) diye yazar ve devam eder:  “Ben bir partiyi tutuyorsam, sen bir partiyi tutuyorsan, ben şuna sen buna inandırılmış, şartlandırılmışsak, ben seni, düşman bellemiş ve öldürme yolundaysam, sen beni yok etmenin hayrına inanmışsan, beni de seni de bu duruma getirenler, işte onlardır.”(9) “Hem üstümüzü başımızı, hem aklımızı ruhumuzu soyan onlardır. Edebiyatımızı, müziğimizi, yazımızı, kelimemizi bozan, değiştiren onlardır../.. Sokaklarda adam vurduranlar onlardır. Adına parti, siyaset, düşünce farkı diyerek, bu milleti birbiriyle zıtlaştıran, hısımları hasım eden onlardır. Yani gâvurlardır.”(10)

Etki ve tepkilerle birbirinin ateşine odun taşıyan bu öldürücü akımların beslendiği ana kurguyu başta Siyonizm olmak üzere diğer başka fesat ve ihanet odaklarıyla irtibatlayarak çözer: “Bir ülke halkını birbirine yaklaştıran sadece ırk ortaklığı olacağını sanmak, geçen yüzyılda, Yahudi düşünürleri tarafından dünya piyasasına sürülmüş, daha doğrusu Osmanlı Devletini parçalamak için imal edilmiş olan bir fitnenin oyununa gelmektir.”(11) “Bu ihanetleri tanıyan gerçek aydınların, tevhid sancağını açıp altına tüm Müslümanları çağırmasıyla, bu fitne kazanı devrilebilir. Hem de Siyonizmin ateşi üstüne devrilebilir. Bu ateşin odunları olan Marksizm de Liberalizm de sönerek kömüre dönüşür o zaman.”(12)

Sığ, taze duygular, düzeysiz sloganlarla köpürtülüp keskinleştirilerek milletin çocukları sırtına, ölümcül kanlı bir yük bindirilir. Yarınsız bir gündüzün şafağını görmenin heyecanıyla gençlerimiz, yani geleceğimiz vurulur. Gençliğimiz karanlık, kanlı bir uçurumda kaybolur. Gençlik kendi ölümünü taşımaktan yorgundur. “Çok kurbanlar vereceğe benziyoruz. Hepsi bizim olan bu ülkenin evlatları, birbirini katlediyor, katledecekler. Hangi kamptan katledilirse edilsin hepsi kurbandır bunların ve hepsi bizim çocuklarımızdır” diye yazar. “Kendilerine fidelik olarak ekilen rüzgârlardan habersizcesine birer kan poyrazı gibi esiyorlar. Bu piyonlar bu satrancı oynayanları bir tanısalar. Ah, bir tanısalardı, biterdi bu oyun. Bu kan seli basmazdı ülkemi.”(13)

Hiç ümidini kaybetmez. Çünkü son tahlilde oynanan oyunun tutmayacağına inanmaktadır. İnancını tahkim eden de, yine bu milletin inanç ve kültür değerleridir. Ümmet bilincinin kardeş kıldığı bu millet, asla birbirini öldürme üzerine kurulu oyuna gelmeyecektir. Oyuna gelenler, kültür ve medeniyet değerlerinden habersiz ve ne yazık ki izlenen batıcı politikaların sonucu benliğini yitirmiş olarak yetiştirilen kuşaktan başkası değildir. Bütün bu sıkıntılar aşılacaktır. Sıkıntıları inanç ve İslâm birliği ile kardeşlikle aşmak gerekmektedir. Gerçek bir aydın olarak hep bu duyarlık etrafında yoğunlaşan yazılarıyla, tarihî sorumluluğunu yerine getirir. Gençlik birbirini vurarak memleketi kurtarma deliliğine sapmamalı, dinini, tarihini, kültür ve sanatını bilerek, onları güncelleyerek kendini ve yarınların Türkiye’sini inşa etmelidir. Gençlik var olma yolunu ahlâkta, irfanda, estetikte görmeli, bulmalıdır. O sebeple edebî, fikrî çalışmalar oldukça önemlidir. Bu amaçla Çeşitli sanat- edebiyat dergilerinde yazmıştır. Yeni Devir ve Millî Gazete’de günlük fikir yazıları yazdı. Nuri Pakdil’in Edebiyat Dergisinde sanat edebiyata dair yazı ve şiirleri yayınlandı. Mavera dergisi kurucu ve yazarları arasında yer aldı. Lise ve üniversitede hocalık yaptı.

Geleneksel formda yeni ve ‘Tenha Sözler’

Genel anlamda gelenek dışı olmayan şiiri benimsemekle beraber sanatta yeni anlayış ve arayışlarla bu dönemde tanış olacaktır. Orhan Veli ile başlayan yeni akıma içeriksizliği ve biçimi itibariyle karşıdır. Sezai Karakoç’un yazı ve şiirleri şiirde yeni anlayışının netleşmesine ve oturmasına sebep olacaktır. Yaşadığı dönem, ikinci yeni akımının şiire ters düşmeyen kapalı söyleyişinin benimsendiği yıllardır. Başta Cahit Zarifoğlu olmak üzere yakın sanatçı dostları,  bu akımın deyiş ve tarzını benimsemiş olmalarına rağmen, Âkif İnan geleneksel forma bağlı, serbest şiire mesafelidir. ‘Hicret’ ve ‘Tenha Sözler’ adıyla yayınladığı iki şiir kitabına da almadığı gençlik yıllarından beri şiirlerini geleneksel form ve hece ölçüsünü kullanarak yazmayı sürdürür. İlk şiirlerini kitaplaştırmaması, onları çok aşan bir estetik olgunlaşmaya ulaşması ile izah edilmelidir. Şiirin yeni dili ile mahiyeti farklılaşmaya başlayan kendi anlayışının buluştuğu ortak nokta, imge, metafor ve paradokslara dayalı sırlar içeren deyiş tarzıdır. Yani, formlar, düzenler, ritimler, müzik değişiyor olsa da, mecburiyet ölçüsünde şiiri gerekli kılan tematik öz değişmemektedir. Şair evvela o özü yakaladığı veya yansıttığı ölçüde şiiri başarmış olur. Kendisinin de bu izaha haklılık kazandıracak ifadeleri yok değildir.(14) Mengüşoğlu onun biçimsel olarak eskiye bağlı, özgün çağrışımlar içeren sesi ve söyleyişiyle yeni olan şiirinden dolayı, İnan’ı ‘neo klasik şiirin son temsilcisi’ olarak görür.(15)

Özel ilgisi yanında üniversite eğitimini bu alanda yaptığı, ‘Cumhuriyetten Sonra Türk Şiiri’ üzerine bitirme tezi vererek mezun olduğu için edebiyata, daha çok da şiire hâkimdir. Her şeyiyle ve şiirin her şeyine hâkimdir. O tepeden tırnağa şairdir desek yanlış olmaz. Yani gündelik hayatında bakışı, duruşu, edası, eylemi de şiir gibidir. Hayatı şiir gibi, şiiri gibi yaşamıştır. Deyişleri yalın, vurucu, düşündürücü, sarsıcıdır. İnan’ın şiirinde laf kalabalığı bulunmaz. O kendi şiirini “Benim şiirim gönül şiiridir, yürek şiiridir. Ama bunları aklımda düzenlerim. Dil, yazılış, imaj, ritim bakımından şiire tekrar tekrar müdahalelerde bulunurum. Şiirin konusuyla uyum içinde bir müzikalite benim sürekli peşinde olduğum bir özellik oldu. Bir de mümkün olduğu kadar az kelime ile çok mana ifade etmeye çalıştım.”(16) diye yazar. Bütün bu ifadeler, sanatına hürmet eden bir şairin ihtimamını gösterir. Ne ki, zaman zaman “Keşke Âkif İnan gönlünden taşıp gelenleri akıl süzgecinden geçirmeden bizimle paylaşsaydı” diye geçirmemiş değilimdir. Şiirin akıl süzgecinden geçirilen her aşamada, reel ve aktüel anlam(an)ın kabul alanına doğru bir irtifa kaybedeceği kaygısıyla böyle arzulamış olabilirim.

Her şiirinde derin bir bakışın, köklü medeniyet tasavvurunun izleri çok net görülür. Esasen tâ başından beri onun temel kaygısı budur. Özünde iman olan, maneviyat olan bir dava, bir kurtuluş kavgası, bir varoluş ve onur mücadelesi onu şiire, yazıya sadece sürüklememiş, mecbur etmiştir. Bu öncül değerlendirmelerle bakılmazsa onun şiirleri kendi duygu ve anlam dizgesi içinde anlaşılamaz. Kaldı ki, şiirin niteliğini anlama düzeyine göre tanımlamak, doğasıyla tutarlı bir yaklaşım görülmemektedir. Kelimeleri özenle seçer. Müthiş bir deyiş ustasıdır. Yalın, berrak kelimelerle bulanık olmayan metaforlar, paradokslar, imgelerle kurar şiirini. Her dize, her beyit insanı kalbinden tutar, sarar, sarsar. Kökleri zamanların derinliğine uzayan bir davayı yüklenerek bu çağa karşı durmaya çağırır. Onun şiiri kalbinizin tam orta yerinden derin mi derin dip akıntılarla ama sakin akan bir nehir gibidir.  ‘Umut Gazeli’ ile başlayan Hicret adlı şiir kitabı, daha ilk beyitleriyle, yüksek bir duyarlık ve bilinci, yüksek bir söyleyişe yükleyerek okurun karşısına çıkar:

“Soyundum çileye dönmemesine/ Bilendim ışıktan gözyaşlarıyla”

“Acılar umudu buldurur bize/ Bir zırha büründüm bu çağa karşı”

Gazel ritmini ve düzeyini bozmaksızın şu beyitle biter:

“Türkümüz dünyayı kardeş bilendir/ Gökleri insanın ortak tarlası”

Yetkin, duyarlı bir şair olarak Âkif İnan, öz ve biçim güzelliğini yitirmeyen şiir damarını canlı tutarak, toplumun ruhunu beslemede önemli bir sıçramanın, açılımın ismi olmuştur.

“Bozgunlardan çıktım kan içindeyim/ Yeni bir savaşa kuşandır beni”

“Bu yoksul türküler bitsin diyorum/ Sana hicret ettim yılgınlıklardan”

“Bütün giysileri yırtsak yeridir/ Yeter bize vefa elbiseleri”

“Susarak anlattın bütün gizliyi/ Sakladım duygumu ben konuşarak”

Beyitlerinden bir kısmını alıntıladığımız bütün şiirler, tıpkı ‘Tenha Sözler’de olduğu gibi baştan sona bütün kitap, tekrar tekrar okunacak, okundukça anlamı derinleşecek, çoğalacak mahiyete sahiptir.

“Yollarına çıkıp yakarsam sana/ Rüya olup girsem uykularına”

“Eskimez bir sesle yöneldim sana/ Düşlerimin göksel alanlarından”

“Umuttan bir taydır hâlâ yüreğim/ Gezinir hülyanın sınırlarında”

“Nehirler çağlayan bakışlarınla/ giyinir dallarım baharlarını”

Edebiyat ve düşünce çevrelerinde daha çok ‘Kudüs şairi’ olarak bilinen Âkif İnan’ın şiirleri, kendi ifadesiyle ‘Eskimez bir sesle’ söyledikleri, eskimeyen bir duyarlıkla yeniden okunmalı, anlaşılmalı, üzerinde tezler, makaleler, kitaplar yazılmalıdır.

Aydın insanı karanlığa itmemelidir

Âkif İnan, derin, geniş bir bilgi ve kültür birikimine sahiptir. Zaten o yazılarında üç beş slogana indirgenmiş seviyede bir bilgi yığınağı ile var olma çabasını haklı olarak hafifser. Bu durum batılılaşma veya batılılaştırılma süreci ile içine girdiğimiz düşünce sığlığıyla alakalıdır. İnan, başta edebiyat olmak üzere, düşünce, medeniyet, kültür ve siyasi konularda oldukça birikimlidir. Doğu ve Batı kaynaklarından haberdardır. Habibe Çelikbaş’ın sorusuna Yedi İklim’in Mart 2000’de yayınlanan sayısında verdiği cevap önemlidir: “Ben batı edebiyatını, batı sanatını asla reddeden biri değil onu çok yakından tanımanın gereğine inanan biriyim. Ve ona da algılarımı, gözümü, kulağımı açmışımdır. Ama kendi zeminimi belirlemeye de özen gösteririm. Bu zemin içinde bulunduğum toplumun yaşadığı inançtır, kültürdür, uygarlıktır.”(17) ‘Cumhuriyetten Sonra Türk Şiiri’ yanında ‘Din ve Uygarlık’ ‘Edebiyat ve Medeniyet Üzerine’ adlı müstakil yazılmış kitapları, sahasında ilk telif eserler arasında yer alır. Bu kitaplarda meselâ ‘Din ve Uygarlık’ta ‘Uygarlık, Laiklik, Reform ve Rönesans hareketleri, Burjuvaziyle Avrupa’da yaşanan yeni gelişmeler, Batıcılık, Teknik, Modernizm ve Müslümanların hadiseye bakışı’ gibi temel konular, özlü, köklü ve donanımlı olarak irdelenir, sorgulanır.

Âkif İnan’a göre aydın, ülkenin karanlığa çekilme kumpasları karşısında kenarda durmamalı, eylemci bir tavır takınmalıdır. “Polemikler, ucuz saldırılar, aceleci genellemeler, ön yargıya dayanan kestirip atmalar, kıskançlıklar” ne edebiyata ne topluma yön verebilir.(18) Toplumun asıl yönü milli benliğe ve şuura dönüş istikameti olmalıdır. İnan bu gerçekliği daha 20’li yaşlarının başında bir delikanlı iken görmüş, kavramıştır. 1962 Şubat’ında öğrencilik yıllarında aynı zamanda yayın yönetmenliğini yaptığı Hilâl dergisinde “Beka için, milli benlik, dipdiri olmalı… Benlik, ruhtur, ruhtadır, “Ruh olmayan yerde makine ezer. En büyük zaferler büyük ruhlarındır.”(19) dedikten yıllar sonra da şöyle yazacaktır: “Bu cemiyetin düzenli, derli toplu hareket edebilmesi için onun disiplin dâhilinde ruh ve ilim ışığı altında toplatılması lâzımdır. Ayrılık ve nifak sokarak değil. Bu memleketin zaaftan kurtulup huzura kavuşması için, aslına, ruhuna rücu etmesi; soyunduğu değerleri yeni bir hamleyle yeniden kuşanması artık şarttır ve bu şartı da halk gerçeklerine gönül vermiş idarecilerinin rehberliğinde yapabilir.”(20)

 “Her eylem yeniden diriltir beni”

O, kenara çekilenlerden olmayarak, bu halka rehber olmak gerektiğini söyledi. 90’lı yıllarda yazdığı yazılar, verdiği konferanslardan başını kaşıyacak zaman bulamıyordu adeta. Değişen siyasî iklimle darbe dönemlerinin sisi dağılıyor gibiydi. Âkif İnan bu yeni devirde Anadolu’yu santim santim dolaşıp yeni bir uyanış hareketine öncülük ediyordu. Millet kendine ruh ve can veren benliğine dönmeli, kim olduğunu hatırlamalı, tarihiyle, kültürüyle, kendisiyle buluşmalı, barışmalı, bütünleşmeliydi. Konferansların asıl amacı, konusu buydu. Çok kısa zamanda söz bereketlenmiş, hareket aydınlık bir ışığa dönüşmüştü. İlgiyle izlenen yazıları ve konuşmalarından sonra baştan sona mektebe dönüşen bütün bir Anadolu’da sendikanın bina edileceği zemin, zihni planda inşa edilmişti. Rasim Özdenören, Eğitim-Bir ile sendikal mücadelenin başlatılacağı zaman İnan’ın yakın dostları olarak sendikacılığı Akif’ten daha iyi yapacak ikinci bir kişiyi bulmanın zor olduğunu değerlendirirler.”(21) 1992’de bu ruhla kurulan Eğitim-Bir’in Genel Başkanlığına getirildi. Bu seçimde daha önce bulunduğu sendikal faaliyetlerin tecrübesi de etken olmuştur kuşkusuz. Ama asıl onun milli değerlerle barışık, heyecanlı, dürüst aydın vasfı ve hareket adamı oluşu belirleyicidir. Bundan böyle yazılarıyla bütünleşen kişiliği bu kez sendikacılığıyla birleşecek, bütünleşecekti.

Eğitim-Bir Sen ve üç yıl sonra 1995 yılında kurulan Memur Sen, hem onun hem Türkiye’nin hayatında yeni bir dönemin başlangıcı niteliğindedir. “Her eylem yeniden diriltir beni” diyen Âkif inan ve arkadaşları, küstahça ‘bin yıl’ süreceği söylenen tehdit ve tahditler karşısında susmayarak, kenara çekilmeyerek bütün yurtta, tüm kamu kurumlarında örgütlendiler, başa baş, dişe diş mücadele verdiler. Eğitim-Bir Sen, Memur Sen ve bağlı tüm sendikaların faaliyetiyle Anadolu’da yeni bir ses, yeni bir duruş, bakış, yürüyüş, örgütlenme başlamıştı. Bu baskıcı, rüzgârları beş yıl sonra dağılan toplum mühendisliklerine karşı, gerçekten bin yıldır süren bir hareketin yenilenen, aktif, diri bilinciydi.

Selâm ve Dua:

Bu bilinç, asırlardır çeşitli saldırı ve kumpaslarla yok edilmek istenen ama her defasında var olmayı başarmış yüksek Anadolu ruhunun, diz çökertilmek istenen Yeni Türkiye’nin ayağa kalkan, dirilen ve dirilten cevheridir, cevabıdır. Bu yılmayan, yıkılmayan, yorulmayan ruhla merhum Âkif İnan ve arkadaşlarının Mehmet Âkif Ersoy’dan beri süregelen emanetini çoğaltarak, dalga dalga yayarak yaşatmalıdır. Son 150 yıllık İslâm ve istiklâl mücadelemiz, iki Âkif’in etkili olduğu istikamet içinde biçimlenmiştir dense yanlış olmaz. Bu yüce, canlı duyguları yaşayan ve yaşatan tüm dostlarımıza selâm, merhum Âkif İnan’a Allah’tan rahmet diliyoruz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

____________________

  1. Bkz. Mehmet Kurtoğlu, “Çağa Karşı Geleneği Kuşanan Şair”, Hece Dergisi, Âkif İnan Özel sayısı, s.220-231, S.277, Ocak 2020,  
  2. M. Âkif İnan, İslâm Dünyası ve Ortadoğu, s.29. Eğitim-Bir-Sen yay, Ank. 2009.
  3. M. Âkif İnan, Aydınlar, Batı ve Biz,  s.154, Eğitim-Bir-Sen yay, Ank. 2009
  4. M. Âkif İnan, Söyleşiler, s.141, Eğitim-Bir-Sen yay, Ank. 2009
  5. M. Âkif İnan, Siyaset Kokan Yazılar. s.31, itim-Bir-Sen yay, Ank. 2009
  6. M. Âkif İnan, Aydınlar, Batı ve Biz,  s.157.
  7. M. Âkif İnan, İslâm Dünyası ve Ortadoğu, s.23
  8.  M. Âkif İnan, Siyaset Kokan Yazılar, s.95
  9.  M. Âkif İnan, age, s.95.
  10.  M. Âkif İnan, age. s.96.
  11. M. Âkif İnan, İslâm Dünyası ve Ortadoğu, s.91.
  12. M. Âkif İnan, age, s.92
  13. M. Âkif İnan, Siyaset Kokan Yazılar, s.100.
  14.  Özverili, özenli çalışmalarıyla Âkif İnan’ın külliyatının yayına hazırlanmasında büyük katkıları olan Hıdır Yıldırım Bey, o şiirleri bulup derlemeye muvaffak oldular. Kendilerine şimdiden teşekkür ediyorum. Kendi payıma o şiirlerin kimilerini görme imkânını elde ettim. Bu yazıyı okuduğunuz sıralar mevz-u bahis kitap yayınlanmış olacak. O kitapla birlikte imaj, imge, metafor, deyiş, teknik bakımından İnan’ın şiirlerinin ve şiir anlayışının hangi aşamalardan geçtiği daha iyi anlaşılacaktır. Belki bu konuyu zamanı geldiğinde değerlendiririz.
  15. Metin Önal Mengüşoğlu, “Türkçede Neo Klasik Şiirin Son Temsilcisi Mehmet Âkif İnan”, Doğumunun 75. Vefatının 15. Yılında Mehmet Âkif İnan Sempozyumu, s.25- 38, Haz. Hıdır Yıldırım, 1. bas. Eğitim-Bir-Sen yay, Ocak 2016.
  16. M. Âkif İnan, Söyleşiler,  s. 94.
  17. M. Âkif İnan, age,  s. 104.
  18.  M. Âkif İnan, Edebiyat, Kültür ve Sanata Dair, s.219.Eğitim-Bir-Sen yay. Ank. 2009.
  19.  M. Âkif İnan, Aydınlar Batı ve Biz, s.22.
  20.  M. Âkif İnan, age, Aydınlar Batı ve Biz,  s.23, 24.
  21. Faruk Uysal Sunuş yazısı, Hece Dergisi Akif İnan Özel sayısı, s.15, Ocak 2020.

 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ağaç Baskı / Hatice Bengisu
Özülke’yi Savunanlarla Örülü Bir Halka / Ömer Eski
YANSIMALAR / Şeref Akbaba
Ev / Zeynep Karaca
ZEYTİN AĞACININ HIŞIRTISI / Zekai Günal
Tümünü Göster