Hep Eksik Kalan

57
Görüntüleme

 Yürürken sendeledi; ama düşmedi. Alışmıştı artık, düşe kalka yaşamaya. Ağır adımlarla her zamanki yerine gelip oturduğunda gün yüzünü çoktan akşama döndürmüştü. Aniden başlayan ve etkisini gittikçe artıran yağmurla birlikte sokaklarda kimsecikler kalmamıştı. Salkımsöğütler yapraklarını dökmüş, çeşmelerden şırıl şırıl akan sular çoktan soğumuştu. Mevsim hazan olmakla birlikte kış da hiç uzak değildi. Bastonunu bir kenara koydu, titreyen ellerini dizlerinin üzerine bıraktı. Yorgun, hüzün dolu gözleri ağlamaklıydı.

Dudaklarından belli belirsiz dökülen ifadelerle hep eksik kalan bir yanını tamamlamak ister gibiydi./

Susuzluğumu da açlığımı da makul derecede giderecek, ateş çukurlarının kenarından uzaklaştıracak, kendi hâlinde, sade, temiz bir hayattı yaşamak istediğim. Her şey tastamam böyleydi. İçimden geldiği gibi…

Ama olmadı. 

Olduramadım bir türlü. 

Bilemediğim sebepler bildiğim doğruları yedi, yuttu.

Mesafeler hep uzadı, her nedense kısaltamadım. Kendi kendime hep setler çektim.

Çok kısa yolların bile sonuna ulaşamadım. Gözümde büyüdü yokuşlar, aşamadım. Köprüler kurdum, geçemedim. Kanatlar taktım, uçamadım. Gemiler yaptım, binemedim. Büyük bir hevesle uyanmaya çalışsam da uyanamadım. Zihnimdeki engelleri kaldıramadım. Vicdanımın o tatlı tınısına kulak veremedim. 

Yeni bir dünya, yeni bir hayat düzeni vardı, çok iyi biliyordum. “Haydi!” diyebilseydim her şey bambaşka olacaktı. Diyemedim. Teslim olup özgürleşemedim. Hep esir kaldım. Zihnimden pratiğe dökemediklerim, umup da erişemediğim bir muamma olarak kaldı. 

Bir garip yolcu olduğumu bilemedim. İlahî sesi hakkıyla duyumsayamadım.

Ayaklarımda bir ağırlık varmış gibi hiç hareket edemedim. Hep olduğum yerde saydım, durdum. Uçsuz bucaksız yollar varken çıkmaz sokaklara girdim. Bir yerde sabitkadem olmak varken öteye beriye savruldum. Buralarda bir kiracı olduğum hâlde ev sahibi gibi yayıldım. Hayal ettiklerim kocaman bir hata şamarı olarak indi yüzüme. Öylesine acı, öylesine pişmanlık dolu. Her şeyi böyle boş verdiğim için hiç affetmeyeceğim kendimi.

İyi olamadım, iyi kalamadım. 

Elde etme hırsıyla çalıştıkça çalıştım. Oraya buraya koşturmaktan soluk soluğa kaldım, nefesim yetmedi bana. Cahillik ateşini alevlendirdikçe alevlendirdim. Attığım adımlarda hiç tereddüt etmedim.   Her ne olursa olsun, kesinlikle ve asla geriye hiç dönüp bakmadım. Yenilgiyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Gözüm pek, ayaklarım sağlamdı. Elbette ki tuttuğumu koparıyordum. Cesaret maskem çok çabuk düştü ama. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebepler buldum sonra. Elimde kayda değer bir şey kalmadı nihayet.

Başıma gelenler hep kendi elimle yaptıklarım yüzündendi. Bunu çok iyi biliyordum. Kol kırıldı yen içinde kaldı. Kimseye kızmaya, suçluyu orada burada aramama gerek yoktu.

Tek suçlu vardı, o da hep erteleyen, hep  ‘sonra’ diyen bendim. Gurbeti öz vatanım sandım.

Çıkmazların tam ortasına, dipsiz kuyulara attım kendi kendimi. Hevesim kursağımda, ellerim koynumda kaldı. Dünyayı değiştireceğimi sandım, ben değiştim. Okyanuslar aşmaya niyetlendim, ama derelerde boğuldum. Her şeyin en iyisini bildiğini sanan cahil kafam, ava giderken avlandı. 

Hayat yordu.

İnsanlar yordu.

    Ben yoruldum.

Yoluma çıkan işaretleri iyi okuyamadım, yaklaştıkça yaklaştım belirsiz bir sona doğru. Kötülükleri iyi sandım, iyi olan her şeyden kaçtım. Karşıma çıkan bembeyaz sayfaları sadece karaladım. Harfleri yan yana getirip derdimi anlatma gereği hissetmedim. Davetlere icabet etmedim, saklı güzellikleri görmedim, ısrarla seslenenleri duymadım. “Ya Nasip!” iken her bir şey; olduğunda şükretmedim, olmadığında şikâyet ettim.

İstiyordum ki hep aynı kalayım. Zaman geçmesin, akşam olmasın. Yanılmışım ki hem de nasıl. Çabalarım boşa gitmiş. Oraya buraya koşturmaktan, öteye beriye laf yetiştirmekten kendimi unutmuşum. 

Kalbim aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Acı bir son istemiyordum, hep güzellikleri umut ediyordum. Düşündüklerimin hep tersi çıktı karşıma.  Vicdanım da idrakim de aklım da doğruda sabitlenemedi. Kalbimi hatalardan arındıramadım. En güzel akşamları, en huzurlu sabahları, en tılsımlı geceleri karşılayamadım. Gece gündüz durmadan yürüdüm; ama gelin görün ki bir arpa boyu yol alamadım. Çoğa koydum dolmadı, aza koydum almadı.

Düzlüğe çıkmayı umarken derin uçurumlara yuvarlandım. Her gün yeni mağlubiyetler yaşadım, yeni hayal kırıklıklarına uğradım. İddia edilenlere -delil getirilemediği hâlde- saf gibi inandım, inandırıldım. Suyun akışı,  yağmurun yağışı, rüzgârın esişi, güneşin doğuşu, ayın batışı, yıldızların parlayışı, kuşların kanat çırpışı; gökte ve yerde olan her şey bir çağrıydı da ben fark edemedim. Herkesin derdi kendine ağırdı.

Teferruatla uğraşıp özü ihmal ettim, uydurmaların peşinden koşmaktan sabit duran hakikati kaçırdım. Her taraftan sular fışkırırken yenilerini istedim. Oysa her şey gözümün önünde cereyan etmişti. Ne kadar da safmışım. 

Gün doğmuş, ay batmış, yıldızlar parlamış hiç umursamadım. Yağmur yağmış, fırtına çıkmış, rüzgâr esmiş hiç ayrımsayamadım. Hoyratça harcadıklarımı şimdi fellik fellik arıyordum. Çok fenaydı hâlim.

Atla deve değildi hâlbuki hiçbir şey. Kendi kısır döngüm içerisinde kaybolup gittim işte. Acı gerçek bundan başkası değildi. Her şey vaktinde güzeldi. Gülü istedim; ama dikenine katlanamadım. Sevgi olmayınca siteme de kırgınlığa da ne gerek vardı ki. İnsan sevdiğine kırılır, vefalıya sitem ederdi. Böyle söylüyordu ağzı laf yapanlar.

Etrafımda ne kadar çok insan vardı bir zamanlar. Tanıdık, tanımadık, eş, dost, akraba… Neredeler şimdi, hangi diyardalar. Her başları sıkıştığında koştukları ben, hiç mi umursanmam, hiç mi merak edilmem. Dikili bir ağacım yokmuş geç fark ettim. Eğer olsaydı o ağaçlardan sığınacak bir liman yapardım. O limanda herkese mutlaka bir yer olurdu. Mutlaka.

Alt tarafı bir hayattı yaşamaya çalıştığım,  üstelik kimseden de bir beklentim yoktu. Kendi küçük dünyamda ne yaparsam oydu. Gelin görün ki ne için uğraşıp didindiysem hepsi de beni bir anda yüzüstü bıraktı, bir bir kayboldular ortalıktan. Nereye yönelsem kapılar bir bir yüzüme kapandı. Bütün güzellikler yavaş yavaş etrafımdan kayboldu. Kaybolanların peşinden koşmak kaderim oldu.

Bugün, yarın; ha şöyle, ha böyle derken şu fani dünyadan bir türlü kam alamadım. Bir oldubittiye getirildim sanırım. Ne ki çok güzel vaatler verilmişti bana.  Beni yönlendiren iç sesimin söyledikleri çok hoş geliyordu oysa. Ona uymakla en büyük kötülüğü yaptım kendime, bu kesin. Her güzel işe niyetlendiğimde hemen harekete geçip “Boş ver, sonra yaparsın!” demeleri yok mu? Boş vere vere, sonra diye diye oyalanıp durdum, bir de baktım ki olan oldu, geçen geçti. Limana ulaşamayan bir gemi gibi kaldım orta yerde. Çok uzaklarda artık deniz fenerleri, martılar, dalgalar… 

Kandırıldım galiba.  

Galiba kandırıldım. 

Kandırıldım. 

Galiba. 

Kelimelerin yerini de değiştirsem; alt alta, üst üste de koysam ifadeleri bu böyle. Verilen mühlet ne ara bitti hiç bilemedim. Yediklerim ve içtiklerim ve gezdiklerim ve muhabbetlerim ve dostlarım… Hepsi ve her şey… Maalesef geçti, gitti.  Çer çöp oldu, oraya buraya savruldu değerli bildiklerim. Duyulan öfkeler de atılan kahkahalar da geride kaldı. Geride kaldı sevinçler ve hüzünler… Bir varmış, bir yokmuş…

Meğerse beyhude uğraşmışım. İçimi titreten yalnızlık hissiyle kalakaldım öylece. Ayak seslerim yankılanmayacak artık meydanlarda biliyorum, biliyorum sesim duyulmayacak artık hiçbir yerde. Pılımı pırtımı toplayıp gidesim var, ama nereye. 

Istırapları mutluluğa çevirecek, yokuşlardan düzlüğe çıkaracak, eğrileri doğru eyleyecek, göğsümü açıp kalbimi ısıtacak biraz zaman, biraz imkân, biraz yol… 

Biraz… 

Biraz… 

/ “Maalesef!”/

                Hayat bu, tekrarlardan ibaret, sırlarla dolu… İşareti içinde saklı… Görebilene, duyabilene, hissedebilene…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

“Kar Kârdır” / Ay Vakti
Ağaç Baskı / Hatice Bengisu
Özülke’yi Savunanlarla Örülü Bir Halka / Ömer Eski
Yansımalar / Şeref Akbaba
Ev / Zeynep Karaca
Tümünü Göster