Sırrın Ağzı

16
Görüntüleme
“Kalbini unutan neye benzer.”
Bıçağın insan tenine yaptığı yolculuklar. Ve o yolculuklar öncesi ruhların duyduğu ürperti…
Bütün sakinlerinin öldüğü eve giren biri, o tanıdık ölüleri hatırlayınca neler hisseder?
Tavanda biriken örümcek ağları, hangi puslu yüzlere karşılık gelir? Geçmişine dönen ben, tenimdeki bıçak izlerini gördüm ve ruhum parçalandı.
Geçmişten şimdiki zamana uzanırken “ölü evinden hatıralar” toplamak için geçmiş zamana döndüm.
Gölgemiz mi bize yakındır; bizi izleyen tehlikeli bir çift adım mı? Gölgemin yanında bir çift tehlikeli adımla dolaştım, o kirli yurt koridorunda. Lekeli halıya karışan, tahtakurularının salya kokusu, havaya kasvet katarken araladım, o incecik kapıyı. Kirpiklerim, uçlarında ıslak tane­ciklerle ağırlaştı. Bıçağın, iştahla köpüren tenlere yaptığı yolculuklara benzer bir kırılma yaşa­dım, geçmişin kuytu ve uzak kıyılarına yaptığım yolculukta.

Benim nabzım şimdiki zamanda atmadı hiçbir zaman. Kanımda, geçmiş zaman deveran ederken, şimdiki zamanın üvey çocuğu oldum. O, kirli yurt koridoru şimdiki zamanım; içine girdiğim oda, geçmiş zamanımdı benim. Bir çift göz takılı kalmış, o odanın boşluğunda. Beni görünce yeniden açan yedi renkli bir çiçek gibi açan bir çift göz vardı bir zamanlar, bu oda­da. Bağdaş kurmuştuk bir sofranın etrafına. Ham ham gülüyorduk; o gülüşler, hain şerareler gibi birikiyor şimdi üzerimde. Ruhumun çatlağına sızan gülüş sesleri, acı damıtıyor. O bağdaş kurduğumuz yerde çok sesli bir boşluk var. O boşluk, bir beddua gibi siniyor üzerime. Bana “Ağrı Dağı’nın Efsanesi” gibi mutantan Yaşar Kemal heybetiyle yaslanan, o yedi renkli gözler, şimdi boşlukta asılı duruyor. Yazık ki, geçmişin zembereğini yeniden kuramıyorsunuz.

Cesaret nedir ki, korkunun kılıfından başka. Cesaret ne kadar azametliyse korku da o kadar büyüktür. O korkunun içinden cesaret kılıfı kuşanıyorum ve geçmiş zamanı karşıma alıyo­rum. Kaç zamandır, tersine yürüdüm durdum. Bu ters yürüyüşün adına da gelecek zaman dedim. O yurda, o kirli koridora girmek istemedim. Ama kaçış nereye kadar? Odaya girmiş­tim. Dolaplara uzandı parmaklarım. Dokundum, ürperdim. Dolaplara adlarını kazımış dostla­rımdan izler vardı. Saçlarını okşar gibi, gözlerine bakıp “evet” der gibi dokundum, baktım o dolaplara. Kazınmış adlarının ve soy adların ilk harflerine dokundum. Konuştum onlarla. Susarak, çok sesli sessizliğin içinde bütün kelimelerimi kuşanarak konuştum. Dostlarımı hatırla­dım. O toparlanmış, bir kervan gibi yola düşmüş bağdaşları aradım. Bütün gözler içinde ışı­yan, o bir çift gözü aradım.

Ben o odada bir girdabın içindeyken kapıyı bir yabancı açtı. “Ey tufan bunu saymam de­dim!” Putu kırılınca inancının içi boşalan o zavallı putperestin çaresizliği çöktü üzerime. Oda­ya bir çift tehlikeli adım girmişti, gölgemle benim arama girerek. “Ağrı Dağı’nın Efsanesi” yeri­ni “Tehlikeli Masallara” bıraktı. Kırkıncı gömleği çıkarttığında insan olabilecek yılan prens gi­biydim; ama üzerimdeki otuz dokuzuncu gömlek Kerem’in ateşten gömleği gibi tenimde kı­vılcım almıştı. O, otuz dokuzuncu gömleği bir türlü üzerimden çıkartamadım. İçeri giren bir çift tehlikeli adım, zembereğin çarkını boşalttı.

“Ama dönüş? Dönüş olmasa
Her yolculuğun sonunda
Fırtına bir gece gibi uğuldayan ruhuna”

O koridora niye gittim ki? O odaya niye girdim ki? Canım bu kadar yansın diye mi? Geçmişi­ni anlamlandırmak için atalarının tersinden bir yürüyüş yapan antropologun tersine ben, geç­mişimin anlam yükünü hafifletmek için bu koridora, bu odaya dönmüştüm. Eline geçen bir­kaç taş tablet ve viran olmuş mabetlerde kendisini bulduğunu sanan ve kendisini taş ve vira­ne ile anlamlandıran antropologun elindekiler, onu mutlu ederken benim elim boştu; oysa geçmişimin anlam yükü, o boşlukta artmıştı.

Şu arsız şimdiki zaman bize unutmayı öğretiyor. Bir secdeden eksik vecdle kalkıyorum. Alnımda seccade izi var; ama secde izi yok. “Dağılmak iyi geliyor insana/iyi geliyor boşlukta oturmak” dağılmak ve boşlukta oturmak.

“Bir zamanlar en çok sevdiğim dostum sizdiniz, oysa şimdi…” Kelimelerin o kadar pervasız­ca çıkıyordu ki ağzından. Ben onları duyamıyordum bile. O gün anladım: “Her kardeş bir Yu­suf’tu ötekine” Kelimelerin şakaklarıma dayanmış metal bir namlu gibiydi. Korkuyordum. Se­ni kaybetmek hayatımdaki birçok anıyı anlamsızlaştıracak ve ben o anılara yeniden anlam arayacaktım. Geçmişimin boşalmasıydı, anlamsızlaşmasıydı beni ürküten. “Ben seni değil sa­dece, bir dostumu da kaybetmiştim.” Bazen közden kalan küllerin diplerinde gizli korlar gibi aydınlanırdı gözlerin; ama saman alevi kadar sürerdi. Şimdi nerdesin onu bile bilmiyorum. Belki de birkaç adımlık bir uzaklıkta birbirimizden habersiz yürüyoruz. Yanıma yaklaşan bir çift tehlikeli adım gibi.

“Kalbinden muradını almayanlar
Uzun ömür göremez!”

Yakınlığını bir anlık ayrılıkla ölçtüm
Meğer uzaklığın dudaklarımda suni teneffüs

Kalbime söz geçirmeyi yeni yeni başardım. Zembereği çözüldü kalbimin. Paslı zincirin o karanlık kuyuya inmesi gibi iniyorum kalbime. Şakaklarımda iki el silah sesi gibi çoğalıyor kelimelerin. Yerdeki kanım, şimdiki zamanımı karşılıyor; kulaklarıma dolan uğultu ise geçmiş zamanımı… Bir sala bile okumadın ardımdan. Ben tenimi şimdi bir kefen gibi taşırken, bir sala bile okumadın ardımdan. Yerdeki kanım, şimdiki zamanım; o dinmeyen uğultu ise geç­miş zamanım.

Şaire hak vermemek ne mümkün:

“İnsan buharlaştığı yere benzer
Döküldüğü yere benzemez!”
O kırkıncı odadan çıktım (mı), hiçbir zaman…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sırrın Ağzı / Mehmet Öztunç
Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim / İsmail Bingöl
Yirmi Beş Issız Gece-4 / Mazlum Civan
Yedinci Yıl Nobel ve Karışık Kafalar / Ay Vakti
Ver Bana Gözlerini Bu Akşam Yolum Irak II* / Şeref Akbaba
Tümünü Göster