Yarım Kalan

Bir öykü yazacağım.

Önce, dün kırtasiyecide gördüğüm kartpostalı almalıyım.

Dergimizin yeni sayısının kapağına çok iyi gidecek.

Kartpostaldaki resim Michelangelo’nun freskolarından bir ayrıntıyı hatırlatıyor. İnce, adeta ilahi şefkatle açılmış bir el, minnacık pamuksu bir bebek elini narince kavramış. Kavramıyor da muhtemelen uyuyan bebeği rahatsız etmemeye özen göstererek tutuyor, seviyor. Sevgi. Son sayımızı bu konuya ayırdık. Süleyman Abi, benden esaslı bir öykü beklediğini söyledi. Bu işin kolay olmadığını en iyi o bilir. Öykü bulsam yazmanın kolay olduğunu söylüyorum. Mustafa “Gürül gürül akıp giden yaşam içinde öykü bulmaya ne var.” diyor, “Yeter ki sen öykücü gözüyle bak.” Biraz haklı. Ben Süleyman Abi’ye daha yakın düşünüyorum. “Öyküdeki gerçekliğin hayattaki gerçekliğe uydurulması gerekmez.” 

Hatta bana göre yaşanan gerçekliğin kurmaca gerçekliği bozmasına bile izin verilmemeli. Hem sonra gerçekliğin sınırları nerede başlar, nerede biter? Tartışmalarımızda Süleyman Abi de çokluk beni destekler. “İç hallerim, düşlerim, rüyalarım da bir yönüyle gerçek değil midir? Bir başka açıdan bakıldığında belki gerçek sayıltısıyla derin bir rüyada olduğumuz bile söylenebilir. Hakikat görünür olanın ötesindedir.” Ağzına sağlık Abi. Her zaman tartışacağımız daha doğrusu kendimizi bir vesile ile içinde bulduğumuz bir tartışma mutlaka vardır.  

Kartpostal teleğini çevirdim. Sıra sıra baktım. Yoktu. Tezgâhtar kız “Yardımcı olabilir miyim?” diye sordu. Omzunu kapıya yaslamış,  sevecenlikle bakıyordu.

“Dün burada bir kartpostal görmüştüm,tükenmiş herhalde!”

Tarif ettim. Dergi çıkardığımızdan, onu dergiye kapak yapma düşüncemizden söz ettim.

“Evet, güzel olur.” dedi aynı sevecenlikle.

“Sevgiyi ne güzel ifade ediyor değil mi?”

“Evet, depoda olacak galiba, beklerseniz getireyim.”

“Beklerim. Size zahmet olacak ama çok sevinirim. Benim için çok önemli.” İçerideki tabureyi gösterip çıktı. Yönelişine bakılırsa depo dergimizin bulunduğu sokağa yakın olmalıydı. Oturdum. Sevgi. “Bir kızı sevmekle yola çıkmalısın. Göz içlerine sevgiyle akan bir bakışla genişletip kalbini, öyle yazmalısın.” Ne romantik! Böyle söylememişti Mustafa. Bu tamamen senin yakıştırman. “Sevgi bir bütündür. Varoluşun tanrısal enerjisidir.” Allah var Mustafa’dan çok şey öğreniyoruz. Sevgiyi yazmalı, sevgiyle yazmalı. Yoksa ne anlamı kalır yaşadığının, yazdığının. Kimi arkadaşlara göre sanat veya sevgi üzerine konuşulanların çoğu fanteziden öte gidemiyordu. Yaşanılmayanın üzerinde hangi gerçek tutunabilirdi? Ancak bir düş. Düşlerin, sayıltıların ardı sıra sürüklenen gerçekler, işte o kadar…

Yoksa böyle bir konu seçişimde yaşamımda birebir karşılığı olmayan eksikliğin mi payı var? Yüzüme gözüme bulaştırmadan sevemeyişimin. Bunları bir gün baş başa Süleyman Abi’yle konuşmalıyım. Dervişliği ağır basan mülayim, naif tarafıyla beni daha iyi anlar. Gönlümün bir yarısı hep ıssız kaldı. Hiçbir şeyle dolduramadın orayı. Bu neden böyle oluyor Abi? Yarım hep yarım mı dedin? Evet, yalan mı? İster incin, ister alın ama kendini yalansız dolansız itiraf et. Yarım kalmış düşler, tamamlanmamış düşünceler, parça bölük hayatlar. Tek kelimeyle bunalımlı, sorunlu bir aşk!… Şuuraltında sürekli tek taraflı, tek yönlü aşklar büyüttün. Her defasında içindeki o kuytu, mahrem düşüncelere yalıtılmış; tanımsız, karşılıksız boşluğa her yöneldiğinde bir sevda seli aktı içinden. Bir çift göz belli belirsiz. Mavi ya da siyah sadece sana, hep sana yönelen bir çift göz. Cam gibi, ayna gibi. Adeta bakıp bakıp içinde kendi meçhulünü, kendi mahremini gördüğün nokta. Dalar dinlenirsin. Huzur verici gizem.

“Sanıyorum istediğin bunlardı.”

Sıcak bir ilgiyle, elindeki bir deste kartpostaldan en üsttekini uzattı.

“Evet. Teşekkür ederim. Kapağa ne güzel gidecek.”

Göz içlerinde beliren memnun ışıltıyı paylaştım. Bu paylaşımdan payıma içimdeki alacayı hafifletecek kadar düştü mü? Tamam mı, işim bitti mi? Şimdi paramı verip gitmeli miyim? Sanki bir şey başlamadan bitiyor gibi geldi. Benim tebessümlerimin yarını, öbür günü olmayacak mı? Ben böyle hep yarım, yaralı kaderlerin ustası olarak mı yaşayacağım günlerimi? Düşümle gerçeğim öyle bir anda, öyle bir yerde kesişti ki, bazı şeyler için kendimi zor tutuyorum. “İstediğin bunlar mıydı?” Bunlar mıydı? İsteklerimin tahakkuk etmesini beklediğim her noktada kendimi biraz daha ötelenmiş buluyorum.

“Hava ne kadar sıcak!” dedim.

“Evet, Allah’tan burası serin.”

“Beklerken biraz soluklanmış oldum.

”Fotokopi makinesine dayanmış olarak yanıtlıyordu beni.

“Tamam, mı, başka bir isteğiniz var mı?”

“Yerimiz yakın.” dedim. “ Bak şuradaki han, hemen ikinci kattayız.”

“Biliyorum orayı.”

Sesi kadife yumuşaklığındaydı.

“Ne kadar?”

“İki ytl.”

Ceplerimde bozukluk aranırken, gözlerim raflardaki kitapları dolaşıyor umarsız. Bakışlarım rafları sağdan sola, soldan sağa her kolaçan edişinde onun gözlerine uğrayıp, hatta orada bir iki saniye eğleşip öyle geçiyor.

“Henüz taşındık sayılır. İyi oldu burayı öğrenmem.”

“Neyse kitaplara gelir sonra bakarım.”

“Bizde genellikle yabancı dil yayınlar var.”

“Fotokopiniz de var ne güzel!”

Genzinden “hı hı” diye onayladı.

“Tekrar teşekkürler.” deyip elimi uzattım.

Beyaz, serin eli pamuk gibiydi.

Gece.

Ardı arkası kesilmeyen merakımla koyulaşan bir karanlığın içindeyim.

Masamda kâğıtlarımı önüme çekmiş, elimde kalemim yazmaya çalışıyorum. Baktığım her yerde; koltukta, masamda, sehpada, kâğıtlarda, kalemimin ucunda. Kelimeler arasında dolaşan O. Bu işler gelip böyle ansızın insanı sarıp sarmalayınca mı fark edilir? Beklenmedik bir dostun uzaklardan ansızın misafir gelişinde duyulan heyecana benzer bir duygu. Böyle yıldırım gibi mi? Misafir kapıda bekliyor nedense. Bir türlü içeri alamıyorum. Işık arkadan vurunca gölgesi düşüyor salona. Silueti, yerini düşüme bırakmaya hazırlanan bilincimde canlanıyor. Yine düş… Düş kurmaktan ruhum yoruldu inanın. Girse içeri, geçip karşıya otursa tüm canlılığıyla. “Hoş geldin!” desem; tıkanıksız derin bir soluk alsam. Ferahlatıcı ilkyaz esintisini aratmayan eşsiz bir melodi gibi “Hoş bulduk.” dese. Bir süre hiçbir şey konuşmasak, bir kendinden geçişle konuşamasak… Bakışlarımızdan bir yol bulup içimize, ruhumuza uzansak. Ruhlarımızın kendimden bildiğim ıssız iniş çıkışlarını; kuytu kıyılarını, izbe köşelerini birleştirsek, o boşlukları birlikte gezinsek olmaz mı? Belki rüya gibi ama gerçek yürüyüşle. Karain Mağaraları’ndaki gibi oradaki boşlukları göstersem. “Bak işte buralar benim dünyam” Ne der ne yapar acaba? Ucu bucağı gözükmeyen dehlizlerin uğultusuna kaptırır kendini. Renksiz gözleri yumuk. Sahi gözleri. Göz kapaklarını açmasını beklerim. Nereden estiği belli olmayan serin, meçhul bir rüzgârla üşüyüp sarılır bana. Meçhulün ruh titremesiyle gelen şaşkınlığıyla sığınış gibidir bu sarılma. “Hep burada yaşadım. Düşlerimin hatta düşüncemin mekânı. Onlar hep burada büyüyor.” “Ne güzel!” der baygın bir edayla.  “Gözlerini açmayacak mısın?” “Gözlerim olmasa da görüyorum.” “Nasıl?” “Görüyorum işte. Hep böyle bir yer düşledim. Kimsecikler olmasın; içte, içerinin de içinde bir yerim olsun istedim. Tek başıma değil ama. Benim de böyle bir dünyam var. Mağaram. Ne iyi ettik geldiğimize. Keşke hiç çıkmasak buradan. Buradaki derin uğultu insana iç yankısı gibi geliyor” Müthiş bir tespit bu. “Koyuverme kendini. Çıkmaktan söz etme. Baksana henüz başındayız dehlizlerin. Şu kuytu şu karanlık yerlerin öyle gözüktüklerine bakma. Derinleştikçe aydınlanır içerisi. Aydınlanırsın.” Göz kapakları aralanır. “Nasıl?” der. “Nasıl desem. İç aydınlık gibi bir şey.” Sorgulayıcı bir tereddütle “Nereden bileceksin, belki algı yanılgısı içindeyizdir. Karanlığın kucağında bir aydınlık. Belki bir sayıltıdır duyduğumuz” “Doğru olabilir. Paradoks da burada zaten.” Nereden girdik buralara? Nereden olacak, bütün bunları alttan alta sen istemedin mi? Bak gördün işte kaçtığın her köşede kendine yakalanıyorsun. Şu anda bu konuları kaldıracak durumda değilim. Tavandan sarkan ampul daha fazla ışık saçıyor sanki. Karşımda ‘bin bir gece masalı’nın prensesi gibi oturuyor. Kestane renginde ipeksi uzun saçları beline kadar dökülüyor. Yüzünde dolunay beyazlığı. Teninde saydam bir yoğunluğun parlaklığı. Tertemiz. Ve gözleri, mavi desem değil, gri desem değil. Mavi- gri karışımı, dumansı bir derinlik var. Kıyıları sonsuza uzayan sakin sabah denizi. Oraya dalıp mutluluğa boğulmak. Sonsuzluk duygusuyla kendini geçmek. İşte aşk!… Sonsuzluk sonlu varlığımda mekân tutunca tanrısal huşuyla kendimden geçiş. Oraya, öteye. Ne var orada? Özün, özütün. Tüm ayrıntın, tüm fazlan, tüm ağırlığın burada kalsın. Her şey gri-beyaz, gri-mavi gözlerin. Her şeyin bittiği, yeniden başladığı o camsı yansımalar. Yok oluşun hafifletici anlamı. Aklım, enerjim, gücüm. Sığınağım, menzilim, akışım; şarkım, şiirim, öyküm, her şeyim. Aklımın işleyişi ağırlaşmış, kurduğum yapı çözülmüştür.Göçük altındayım sanki. Tuhaflığa bakın ki; oradan, o yıkıntı altından gömü bulmuşçasına heyecanla, çılgın bir sevinçle doğruluyorum. Yaşamak bu işte. Amaç bu. Gerisi boş. İşte tanımlanamayan sır. Düşlerim gri-mavi.

Ruhani bir varlık masumiyetiyle mutlu sonla biten bir masaldan çıkıp gelmiş gibidir. Asude, alımlı duruşunu bozmadan bana bakar.

Kitapları, defterimi bir yana bırakırım. Onunla ilgilenmeliyim. Tam bu sıra kapıdan içeri girmesini beklerken usulca geri dönmüştür. Tüm davranışlarını seviyorum. Bu kusursuz masumiyet, bu masum güzellik böyle sessiz giderken neden onu durduramam? Vazgeçmez. Geri dönmez. Gecenin bu geç saatinde kimseyi rahatsız etmemeye özen göstererek, çıt bile çıkarmadan gölge sessizliği ile merdivenden süzülüp iner.

“Ama bak Ayla.” derim fısıltıyla. Gölge durup bakar. Sırrımı ağır sessizliğine katarak. “Buraya kadar gelmişken biraz kalmalı değil misin?”

“Olmaz.”

“Benim için bir sakıncası yok. Bir başınayım ve gece geç saatlere kadar öykü yazacağım. İşte bak yazıyorum.” diye okuduğunuz sayfaları gösterdim.

“Geç oldu. Nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum doğrusu. Seni tanıyalı her şeyim değişti, düş gibi olmaya başladı.”

“Evet, düş gibi. Düşten çıkıp geldin sanki.”

“Yaşadıklarımız esasında bir düş değil mi zaten?”

“Ama sana gerçek duygularımı açmadım daha.”

“Anlayamadım. Şimdiye kadar gerçek olmayan duygularını mı açtın?”

“Onu demek istemedim.”

“Siz erkekler hep böyle yaparsınız zaten. Sıkışınca onu demek istememişsinizdir.”

“Yanlış anladınız.”

“İki kelimenin doğru anlaşılmayacak neyi var. Sen doğru anlattın da ben yanlış anladım öyle mi? Daha fazla duramam. Aslında gelmekle hata ettim. Gitmeliyim.” Arkasında, içime boşalttığı karanlık gürültülerle gecenin göksel dinginliğini darmadağın ederek, alıngan bir sessizliğine sarınıp gitti.Sadece gitti mi?

Kapı aralığına, salona iliştirdiği hayalini de alıp götürdü.

Ey tamamlanmayan kederler ustası. İşte bak bu duygu da yarım kaldı. Hiç başlamadan bitti üstelik. Mağarana karanlık bir oyuk daha açıldı.

Yalnızım. Gözlerim o mağaranın ağır boşluğunun uğuldayan deliğine kapanıyor. Başımı yastığa gömdüm.

Süleyman Abi oturmuş bilgisayarda yazıları diziyor. İşi kolay değil. Mizanpaj,  tashih, montaj; hepsine eli değer. Her sayı heyecanı yenileniyor. İmrenirim. Tüm dikkati tek tek cümlelerin, kelimelerin, harflerin arasında dolaşıyor. Şu ifadenin semantiği problemli. Bu kelime yerini beğenmemiş gözüküyor. Fazlalıklar, eksiklikler… O olmazsa ne yaparız bilmem. İşte yine kendinden geçti. Bizi görmüyor dense yeridir. Aman ilişmeyin, görmesin. ‘Entel aksesuarım’ dediği uzun askısıyla omzundan sarkan küçük spor çantasına doluşturduğu bir deste mektupla ‘Bay Mustafa’ da geldi. O’nu bu isimle çağırırız. Kadro tamam. Masaya oturur oturmaz zarfları açıp mektupları okumaya başladı. Çok meraklıdır. Bir mektup, kısacık bir şiir, bir yeni haber bayram sevinci yaşamasına yeter. Canını sıkmaya da.

“Al şuna bir de sen bak” diye bir kâğıt uzatıyor. Bir şiir. Kâğıdı almak için kalktığım o aralıkta pencereden dışarıya, kırtasiyeciye doğru sinsi, kaçamak bir bakış kaydırıyorum. Açım dar olduğundan, pek bir şey görünmüyor. Birkaç kez deneyip beklentimin sokak boşluğunda sekmesine rağmen içsel bir itkiyle yine baktım. Sokak kimseyi umursamayan ama bizsiz de hissedilemeyecek olan her günkü ritmiyle Konak’a, Saat Kulesi’ne doğru uzayıp gidiyor. Şimdi sahilde, Pier’de olmak, nerede sükûn bulacağı önceden kestirilemeyen sohbetimizi orada koyultmak vardı.

“Olmaz Abi!” diyorum, “düz anlatıma bile gelmeyecek basit, düzeysiz çalışmalar bunlar. Çalışma bile denemez. Ne imge var, ne çağrışım.”

“Ben de o yüzden bakmanı istedim.”

Sahilden dönüşe ancak sanata dönüşle katlanılabilirdi.

“Üç beş parıltılı lafı bir araya getirmekle şiir yazılacağını sanıyorlar. Meselenin önemini, ciddiyetini anlatmamız lazım.” diye söze giriyor Süleyman Abi. Dişleri arasına sıkıştırıp parmaklarıyla ustaca kavradığı piposundan çektiği dumanı püfletiyor. “Birikim yok, felsefe yok, aşk yok” Çikolata kokulu duman aklar düşmüş saçını, sakalını tarayarak manalı manalı ağıyor.

“Aşk artık burada oturmuyor” dedim.

Göndermeyle yaptığım espriyi anladı. Gülüştük. Yazıları kaydedip dinlenmeye çekildi.

“Aşksız olmaz mı Abi?” diye sordum.

“İşte öyle olur” dedi acımaklı bir ironiyle elimdeki kâğıdı gösterdi.

“Her şeye rağmen yaşamak güzel.” diye katıldı sevgili yönetmenim. “Vahimden daha vahim bir şey olamayacağına göre halkımıza daha iyi ulaşacağız.” Bay Mustafa’nın aramızda klişeleşen bu sözünde bizim için farklı boyutta, kapalı, espritüel anlamlar vardı. Ne zaman Süleyman Abi’nin çikolata kokan dumanları kasvetlice dolaşsa odada, Mustafa bu tür cümleleriyle dağıtırdı havayı.

“Şunların bir fotokopisini alıp geleyim.”

Sakinliği elden bırakmayan bir tez canlılıkla, “Bir dakika!” deyip, kalktım yerimden. “Sen henüz geldin. Biraz soluklan. Ver ben çektireyim. Hem dışarı çıkmam gerekiyor.”

Giyimim düzgündü. Tıraş da olmuştum. Saçım taralı.

Az sonra kırtasiyecideydim. Oh ne iyi; dışarıda, vitrinin kapı tarafına çektiği tabureye oturmuş sokaktan geçenleri alık alık izleyen tezgâhtar çocuktan başka kimse yok. Çocuk dediysem yine on beş on altı yaşlarında var. O tarafa, kapıya doğru yöneldiğimi fark edince yekinir olduysa da el işaretiyle yerinde kalmasını, buna gerek olmadığını hissettirdim. Çocuğun da canına minnet. İçeriye kendinden emin, ağır adam pozlarında girdim. Kendinden gayet emin. Öz güveni tam. Ayla rafları, raflardaki kitapları düzenliyor; özenle aynı hizaya getiriyor, yazarlarına, yayınevlerine, türlerine göre sıralıyordu. Mektuplarla oyalanır gibi yaptıysam da gözümü O’ndan hiç ayırmadım. Ne güzeldi. Rengi atmış bir “blue jean” giymişti. Üzerinde beyaz, dökümlü bir gömlek vardı.

“Günaydın.”

“Ah günaydın, hoş geldiniz!”

Ansızın fark etmenin boşluğunda yakalamıştım O’nu. Yaklaştığımda ılık bir eriyiş başlamıştı içimde. Gözleri yine öyle. Süleyman Abi’nin dumanı kadar tatlı, büyülü.

“Hiç ihmale gelmiyor. Bu işte bir elin devamlı raflarda olacak. Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Şunların fotokopisini alacaktım.”

“Elbette. Kaçar adet?”

“Arkalı önlü, ikişer adet.”

Oysa birer tane yeterliydi. Şuuraltı bir düzenlemenin itkisiyle ‘ikişer adet’ dedim. Ah aptal kafam. Niçin onar adet istemedim ki?

Makineyi çalıştırdı.

“Burası ne güzel!”

“Öyle mi?”

Öyleydi ama aynı anlamı mı kastediyorduk? Bu kız hem güzel hem zeki. İma yollu yansıtmaya çalıştığım hisleri anladı sanırım. “Öyle mi?” Sıcak bir ürperti göğüs boşluğuma çarptı geçti. Hızla çözüldüm, anında toplandım. Anladı mı?

“Serin” dedim, kendimce lafı kıvırarak. “Sonra rahat bir mekân. Daha da önemlisi bunca kitap arasında insanın canı hiç sıkılmaz. Bir de bizim orayı gelin görün. Azdan güneş tam karşımızdan vurunca ortalık yanacak vallahi.” Tebessümle karşıladı. Bundan cesaret aldım. “Sonra sizler de iyi insanlarsınız. Bize iyi davranıyorsunuz.”

“Müşteri memnuniyeti her şeyden önemlidir” dedi, çocuksu bir olgunlukla.

“Buralı mısınız?

“Karşıyaka’da oturuyoruz”

“Neresindesiniz Karşıyaka’nın? Ablamlar da orada oturuyor.”

“Neresinde?”

“Bostanlı.”

“Orası uzak. Biz Alaybey’deyiz.”

Başka ne denir? “Benimle arkadaş olur musun?”  Çok acemice, siyah beyaz Türk filmlerindeki gibi. “Bu akşam Karşıyaka tarafına gideceğim birlikte gidelim mi, ne dersin?” Erken. Sonra külliyen yalan. “Sana hayranım. Seni ruhumun derinliğinde seviyorum. Benim için zarafetin, masumiyetin sembolüsün” olmaz. Peki, başka ne denir, nasıl denir? Yüzümün pembeleştiğini hissediyorum. Suçluluk duygusuna kapılmayacağım bir yol bulmaya çalışıyorum. Tasarladığım girişimler yine eksik, yarım kalıyor.

“Kartpostal için teşekkür ederim.”

“Hangi kartpostallar?”

“Hani şu bir elin çocuk elini tutuğu kartpostal.”

“İşte şu.” diye dışarıdaki tezgâhtar çocuk araya girdi.

 “Ha evet, dergide kapak olarak kullanacaktınız galiba!”

Belli belirsiz gülümsedi. Fûlû bir gülüştü bu. İlk kez, bugün ilk kez gülümsedi. Aslında onun her zamanki halinde gülümseyiş var. İstese de somurtamaz.

“Evet, kapak yapacağız. Dergi çıkınca size de getiririm.”

“Zahmet olacak.”

Bütün bunlar olağan ilişki içinde seyrediyormuş gibi, bir yandan da sanki fazla da önemsemiyormuşum izlenimi uyandırma gizli amacı güderek yine kitapları karıştırdım. Ne kadar da uğraşsam birçok şeyi perdeleyemiyorum galiba. Her çabam beni biraz daha ele veriyor sanıyorum. Olmuyor, akış tamamlanmıyor, beklentilerim yine yarım kalıyor. Bana sadece müşteri gibi davranmasa, içten söylenmiş bir tek cümle, bir tek kelimeyle O’da bana açsa kendini tıkanıklık aşılacak, akış sağlanacak. İçimdeki düğüm çözülecek, perde kalkacak. “Ne iyi insansınız. Sizi daha geniş zamanlarda daha uzun dinlemek isterim. Bana derginizden, neler yazdığınızdan bahsedersiniz. Okumayı seviyorum. Arada yazdıklarım da oluyor.” dese, mesela yazdığı şiirleri çıkarıp gösterse. Bense koşulsuz beğensem onları. Yapmaz. Yapmıyor. O zaman sen söyle. Nasıl? “Bende çok nezih intibalar bıraktınız. Hiç sizin gibisini tanımadım. Doğrusu sizinle tanış olmaya ihtiyacım olduğunu sizi görünce anladım. İzin verirseniz kimi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum sizinle. Bunlar ancak sizinle paylaşılınca bir anlam içerecekler. İkimiz için de önemli sandığım şeyler bunlar. Uygun görürseniz size çay ikram etmek istiyorum. Bu arada konuşur, daha yakından tanışırız.” Ne der? İşin ucunda duvara toslamak da var yalnız. Bu gelgitleri zihnimin anlık devinimiyle yaşıyorum. Zihnimden mi, ruhumdan yoksa şuuraltımdan mı olduğunu pek bilemediğim, yine anlık, kendiliğinden bir devinimle biraz beklemeye karar veriyorum.  

Ah, işte O!…

Tam da büroda yalnızken, O’nu asansör kapısında görür görmez hiç düşünmeden fırlayıp çıktım. Tebessümle bakıştık. Asansör meşgul. Keşke gelmese.

“Merhaba. Nasılsınız?”

“Ay teşekkür ederim. Siz nasılsınız? Büronuz burada mı?”

“Evet, işte şurası. Buyurun size bir çay ikram edelim”

“Teşekkür ederim.” dedi duru bir sesle. O durulukta içim acelesiz, serin çiseleyişlerle bir sağanağa tutuldu. Garip bir titreme benliğimi istila etti. Yine düğmeye bastı. Eyvah asansör iniyor. Geri sayım başladı. Sekiz… Yedi…

“Okuyor musun?”

“Açıköğretimde?”

Altı… Beş…

“Bölüm, sınıf”

“İşletme üç”

“Sizde güzellikler gördüm. O güzellikleri paylaşmak isterim.”

“Nasıl?” dedi. O anda yüzüne dümdüz bir ifade oturdu. Sonra perdenin ansızın kapandığını hissettim. Bocaladım. Daha öncesinden zihnimde tasarlayıp antrenmanını bile yaptığım cümleler bir “nasıl” la toz duman olup birbirine karıştı. Ne diyeceğimi bilemedim.

Dört… Üç…

“Güzellikler işte.” diye gevelemeye başladım. “Erdem gibi, soyluluk gibi.”

Yüzündeki tedirgin ifadeden aramızdaki belirsizliğin ketum, sağır bir boşlukla örüldüğünü hissettim. Ses geçirmez, sır vermez bir boşluk.Ve iki…

“Başka zaman konuşalım istersen.”

Kapıyı açtı. Baştan savuşturucu bir “olur” la kapattı.

Bir şeyler olacakken kapılar hep kapanıyordu zaten.

“Olur. Olması gerekenler oluyor. Olsun. Nasıl istersen öyle olsun.” buna benzer iç geçirmelerle bir süre orada öylece kalakaldığımı neden sonra fark ettim.

İki uzun gün hep onu düşündüm, onu tasarladım. Bu iki günde yerin ve zamanın uygunluğunu kendi payıma önemsemeksizin neler yaşamadık neler. Sözleştik, buluştuk. Sahil kahvesinde denizi seyre dalarak çaylarımızı yudumladık. Dost olmuştuk. Dalgalar düşlerimize vuruyordu. Bilmece büyüyor muydu, çözülüyor muydu, bilmiyorduk. “İşte güzellik!” dedim, ufku göstererek. Sonra Konak Pier’e gittik. Kimseler yok. Böylesi daha iyi. Zihnimiz suskunun gizemli derinliğinde çoğalarak gezinip durdu. Erken sözlerden kaçındık.

“Hep böyle susacak mıyız. Anlatsana.” dedim.

“Ne anlatayım, ne anlatmamı istiyorsun? Beni buraya sen getirdin, sen anlat.”

“Dikkat ettim tanışalı beri hemen hiç konuşmuyorsun. Yanlış anlama, susmak da en az konuşmak kadar yakışıyor sana. Hep böyle sessiz, hep böyle sevecen misin?”

“Bilmem.” diye bilmece gibi yanıtladı.

Bir bilmeceyi bir belirsizlikle çözüyoruz.

Elimi tuttu. Aman ya Rabbi kalp çarpıntısından bayılacak oldum!

“Şimdi söyle bakalım, benimle tanış olmayı, birlikte olmayı niçin bu kadar arzuladın?”

Hangi sahici cevabı verecektim şimdi? Bunun birçok sebebi vardı. Ama çoğu doğrudan varlığımla, varoluşumla ilgiliydi. Birini anlatınca öbürü açıklamasız kalacaktı. Hiç biri tek başına tam bir sebep değildi. Bunları izah ettiğim birkaç bölük pörçük cümle sıraladım. Kalp çarpıntılarım kelimelerimi titretse de zamanın dar olmaması tedirginliğimi azaltıyor. İşte şimdi titreyen kalbim, düzensiz vurgularla, hecelerle savrulan sözlerim beni ele verebilir. Yeter ki aradaki perde kalksın. İşte ben buyum. İyi kötü yanlarıyla, eksiği fazlasıyla, çocuksulukları, gizli açık duyguları, yarım kalmış düşleriyle buyum. Anlattım bunları. Emin misin anlattın mı bütün bunları?

“Kendimi birilerine özellikle size açmak, duygularımı seninle paylaşmak istedim. Olanca eksikliğime rağmen kendime yetemiyordum. Gözlüyorum, arıyorum, okuyorum, yazıyorum ama bir türlü olmuyor. Döngüyü, çerçeveyi tamamlayamıyorum. Bir şeyler tam olacakken her defasında bir kıpırtı gibi, sonsuz tekil bir devinim gibi dahası bir sanrı gibi kalıyor. Eksikleri derleyip toparlayıp, bütün yarımları bir araya getirerek tamamlamak, tamamlanmak boş çabası benimkisi. Sözümü kim dinler, sesim nereye ulaşır, nefesimi hisseden var mı? Sorular meçhulü çoğaltıyor, cevaplar sırları artırıyor. Çizgiyi bulamıyorum. Aradığım gözümün tam önünde de bulamıyorum sanki. Bölünmüş gibiyim. Ama bulmam, bilmem bir an meselesi gibi geliyor. Bunu hissediyorum. Uzak sanki içimde saklı. Şu tuhaflığa bakınız ki yakın da erişemeyeceğim kadar ötede gibi. Benim için böyle oldu. Niçin? Nasıl olur bu? Nasıl, nasıl? Bir şey var ki illa onu bulmak gerekiyor. Bir yeni, farklı renk; bir imge, belki bir simge. Onsuz her şey yarım ve eksik anlıyor musun? Süleyman Abi “Aşk” diyor. “Aşk olmadan hiçbir şey olmaz.” Anlamaya çalış. Hakikati kendi gerçekliğimizde aramak gibi derin yanılgının kısır döngüsünü mü yaşıyoruz acaba? Aşk. Yani aşkınlık. Kendimizi aşmak. Kendimden soyunmam, sıyrılmam, fevkime yükselmem nasıl olacak? İşte bu konuda bana yardımcı ol. Belki hep bir perde arkasında hissettiğim hayati imge sendedir. Sır sende. Anlam sende. Sembol sensin. Sendin. Kendimde kaldığımda sıkıldığım bir yan var. Beni alıp benden götür. Bu kendime gelişin, kendi bilincime varışımın ilk aşaması olacak. Bunu biliyorum. Bir bilinç düzeyinde kendimi fark etmeliyim. Kendimi sende fark etmeliyim. Bu eksik, yarım taraflarımı fark ettirmenle de mümkün olabilir. Asıl öyle mümkün olabilir. Tamamla beni. Hayatımda biri olsun istiyorum. Çok özel ve biricik. Ancak kendisiyle izah edilebilecek ve boşluğu başkası tarafından doldurulamayacak. “Sen” diyeceğim, başımı omzuna rahatlıkla koyabileceğim biri. Yürek atışlarımız, ruhumuz örtüşsün istiyorum. Böylece güzellikleri birlikte paylaşalım. Paylaştıkça çoğaltalım. Sevgi bu olsa gerek. Veya bu sevgi olsa gerek. Hep aradım. Sizde soylu, kibar bir yan buldum. Bilmem anlatabiliyor muyum?

“Anlamaya çalışıyorum. Çok güzel konuşuyorsun. Şiir gibi. Sabaha kadar dinleyebilirim.”

“Çok güzelsin. Seninle olmak ayrıca güzel. Huzur içindeyim. İçimdeki düğümler bir bir çözülüyor. Biliyor musun, yıllardır sanki ilk kez soluklanıyorum.”

Eve gittik. Çalışma odamı, kitaplarımı, yazdığım öyküleri gösterdim O’na. Şaşırdı. “Aman bunlar ne böyle? Burası bir sahaf dükkanı gibi… Neredeyse bizim mağazadaki kadar kitap var burada. Hepsini okudun mu?”

“Çoğunu okumuşumdur. Okumadıklarımınsa içeriğine vakıfım en azından. Bir şeyin nerede olduğunu bilmek de önemli.”

“Bizde de öyle. Yeri değişmiş bir kitabı bazen saatlerce aradığımız oluyor.”

Kız bana sırılsıklam âşık oldu. Ne mutlu bana, artık gönlümce bir sevgilim var. İdeal bir aşk bu. Merakla salonu, odayı gezerken, ben de içerinin havası tazelensin diye pencereyi açtım. İlerleyen gecenin sessizliğinde rüzgâr tül perdeyi efil efil havalandırarak içeriye mis gibi bir serinlik yaydı. Bir süre yıldızları, hışırtısı duyulmasa da esintisi hissedilen denizi, kıyıya yakın çam ve zeytin ağaçlarını seyrettik. Her zamanki alışkanlığımla masama oturdum. O da tam karşıdaki kanepeye bıraktı kendini.

“Buralar ne kadar güzel. Demek senin asıl dünyan burası!”

“Evet” dedim. “Beğendiğine çok sevindim. Hatta ilk gelişinde geri dönüp gittikten sonra artık gelmezsin diye büsbütün korkmuştum.”

“O zaman iş yerinde ufak tefek sorunlardan da kaynaklanan sıkıntılarım vardı. Kafam, ruhum çok karışıktı.”

“Artık sıklıkla gelirsin.”

“Olabilir.”

“Burada tek başıma sürekli okuyor, arada bir yazıyorum. Bak şunlar sözlükler, bu kısımda hatıratlar var. Bu bölümde tarih ve felsefe. Şu kısımda bütünüyle sanat yapıtları. Bu raflar roman, şunlar öykü. Siyasetten hoşlanır mısın, bak bu kısımda da siyasi ve ekonomi ağırlıklı eserler var. Eh işte şimdilik bana yetiyor.”

“Hep böyle bir çalışma imkânım olsun istemişimdir. İnsanlar ne kadar boş yaşıyor değil mi?”

“Bu söze ne denir. Sen bi tanesin.”

“Sorgulayıp, araştırarak farkına varamadığımız bir hayat yaşıyoruz. Bilgisiz, bilinçsiz ve aşksız. Bilgi ve bilinç olmayınca aşkın anlamı mı olurmuş. Sizi tebrik ediyorum. Dergi çıkarmakla ne büyük bir çaba içinde olduğunuzu şimdi daha iyi kavradım.”

“Anlamıştım sende birikimin ve derin bir anlama yeteneğinin olduğunu. Yoksa niçin sen? Değil mi niçin sen?”

Kesin bir anlama arzusuyla birden “Niçin ben?” diye aynı soruyu bana yönelterek ayağa kalktı. Dışardan yeni bir rüzgâr dalgası vurdu içeriye. Perde şişerek havalandı. Masamdaki kâğıttan bir ikisi kıpırdadı, uçuştu. Onları savruldukları yerden alıp bana verdiğinde yüzüne mahcup, entelektüel tonda bir tebessüm yayıldı.

“Bir kahve içelim mi? Yorulduk.” diye sordum.

“Olabilir. Yerini göster ben hazırlayayım.”

“Hayatta olmaz, ben yaparım iki dakikalık iş.”

Ocakta su ısınana kadar, çaktırmadan balkona çıkıp birkaç kez derin derin nefes aldım.

Odaya döndüğümde yoktu.

Sağa sola bakındım.

Sakın benimle saklambaç oynuyor olmasın.

“Aylaa” diye seslendim. Lavaboya falan çıkmış olmalı diye düşündüm. Kahvesini sehpaya bırakıp masama geçtim. Nasıl olsa şimdi gelir. Kalemimi aldım. Son kâğıdımı önüme çektim. Evet, nerede kalmıştım? İçimdeki dehlizler. Ve orada aşk aydınlığını bulma çaban. Ayla hadi gel de birlikte çıkalım buradan ya da kaybolalım dehlizlerde. Neyse gerçek, tecelli etsin.

“Aylaa” diye tekrar seslendim, “hadi gel artık kahven soğuyor. Ben bitirdim bile.”

Yine bir rüzgâr esti. Bu kez tül perde gönderdeki bayrak gibi dalgalandı. Aman ya Rabbim yaz ortasında hazan sanki. Kâğıtlar kuru yapraklar gibi uçuşup savruldu. Bir an pencereyi kapatma düşüncesi geçtiyse de kâğıtları tutmayı seçtim. Cümleler kıpırdadı. Bir yapının sarsıntı esnasında dökülen sıvaları, tuğla parçaları gibi kelimeler harfler yerlerinden oynadı. Bu hengâme içinde Ayla’nın cansız iniltiye benzer sesini duydum. İnanmayacaksınız ama üzerine konfeti gibi serpilmiş harf ve kelime yığınları arasından sıyrılıp çıktı. Karşıma geçip, “Oh be!” dedi nihayet kurtulabildim. Ben gidiyorum.”

“Bi dakika Ayla bu vakitte nasıl gidersin? Hem neler oldu böyle birden bire?… Böylesi hiç başıma gelmedi. Şu hale bak, harfler kelimeler her yana saçıldı. Ve sen saklandığın harflerin, kelime yığınlarının arasından çıkıyorsun. Nasıl olur bu, anlaşılır gibi değil.”

“Aslında çok anlaşılmaz bir durum yok. Zaten biliyorsun ki bizim öykümüz olmayan bir gerçeklik üzerine kurulu.”

“Ayla neler diyorsun?”

“Hem Ayla da nereden çıktı. Benim adım Ayla falan değil. Bunu sen uydurdun. Yetmezmiş gibi sadece adımı değil her şeyimi değiştirdin. Beni sen yönlendirdin. Bu kadarı da fazla oluyor ama. Her şeyimi biçimlendirmek istiyorsun.”

“Hayır, yanılıyorsun.” derken sıkıntımı gizleyemezdim.

“Dinle. Bu baskıya daha fazla tahammül edemem. İlişkimiz bana da sana da acı vermeye başladı. Seni iyice kavradığımı sanıyorum. Artık gerçeklerle yüzleşme vakti geldi. Şimdi de söz sırası bende. Öykündeki gerçekliğin hayatta yaşananlara bağımlı olmaması, kâğıt üzerinde hayatı keyfince kurgulamanı haklı çıkarır mı? Süleyman Abi’ne bunu da sor bakalım ne diyecek?”

“Sen O’nu nereden tanıyorsun? Sonra bu konuları onunla konuştuğumuzu nasıl biliyorsun?”

“Ben şimdi sana ne diyeyim. Senin yazdıklarından da haberin yoksa ben ne diyeyim. Kaç zamandır bu satırlar arasındayım. Düşüncenizi, sırrınızı özellikle senin en mahrem sırlarını bile biliyorum artık. Eğer Süleyman Abi ile sözünü ettiğin gerçeklik anlayışında isen bu ayrılığa katlanmalısın.”

“Daha yolun başındayken hangi ayrılıktan bahsediyorsun. Hem sebep ne böyle durup dururken?”

“Hiçbir şey durup dururken olmaz. Bu bizim hikâyemiz. İlişkilerimiz artık normal bir hikâyenin boyutunu aşıyor. Bu böyle gitmez. Elbette benim için de kolay olmayacak. Kederlenme. Sana son bir iyilik yaparak gideceğim. Dinle:  Aslında sende bir aşk handikabı; nasıl denir bir aşk çıkmazı var. Belki içinde bir ukde. Tam on yıl önce fakültede sevdiğin kızın ismini bana yakıştırman bunun en açık kanıtı. Ayla!…”

“Dur. Fazla deşeleme. Gerçekten Ayla’yı nereden biliyorsun?”

Sinirimi sabırla bastırdım.

“Sadece yazarlar kişilerini çözümlemez, kimi zaman da kişileri yazarlarını ele verir. Hem kimi sırlarını paylaşmak dayanılmaz isteğinin, seni sıkıntıya soktuğunu bilmiyor muyum sanıyorsun? Belki bütün bu uğraşlarının altında yatan en önemli sebeplerden biri de bu. Ne diyordum, evet ben Ayla değilim. Bunca yıl aradan sonra bile O’nu bende görmek istedin. O’nun davranışlarını yakıştırdın bana. Beni O’nun gibi konuşturdun, O’nun gibi giydirdin. Mesela şu üzerimdeki elbise; volanlı beyaz ipek gömlek üzerine yakası broşlu siyah döpiyes.   Senin için nostalji olan bir dönemin modası olabilir bunlar. Benimle ne kadar ilgisiz şeyler;   resmi, çok klasik. Oysa ben spor giyinmeyi severim. Hem ben senin tahayyül ettiğin gibi de değilim. Belki beni sosyeteye ait gibi falan kurdun. Ne yalan söyleyeyim, kenar semtlerin birinde kendi halinde, orta halli bir ailenin kızıyım. Beni kendine benzetmeye, kendince biçimlendirmeye çalışıyorsun. Özgürlüğümü kısıtlamana daha fazla müsaade edemem. Beni böyle, olduğum gibi kabullenmelisin. Beni soyutluyorsun. “Simge”, “imge” gibi bir sürü boş laf etmiştin. Ben senin kafandaki imgesel gerçekliğe denk düştüğüm zaman var olabilirim ancak. Ne öyle olabilir, ne de o yükü kaldırabilirim. Beni gerçeğimden kopardın. Yaşantına soyut, düşsel derinlik katmak için kendini zorlayıp duruyorsun. Zorluyorsun da ne oluyor, içinden bakıldığında kendini beğenmiş, dıştan bakanların gözünde çekingen hatta mıymıntının tekisin. Ben iki yerden de bakmış biri olarak söylüyorum bunları. Ola ki kendini tanımaya yardımcı olur bu sözlerim, anladın mı? “Ben buyum!” demiştin sahilde oturduğumuzda. İşte sen busun, ey erişilmez aşkların seçkin kişiliğe sahip insanı! Sen busun işte.”

“Nasıl olur, nasıl olur. Nasıl konuşuyorsun böyle? Bana haksızlık etmek zorunda mıydın? Ne çabuk incitici olmaya başladık?”

“O incinmeyi bizler hep yaşadık. Ayla, ben, belki başkaları. Ben bir bakıma senin iç sesin olarak konuşuyorum; mağarandan. Eğer ilgi gösterirsen işte gerçekle arandaki mesafe tamamen kısaldı. Onunla yüzleş. Gerçek karşında duruyor. Gerçek Ben’im. Gerçekten uzaklaşmak senin benliğini hırpalıyor farkında değilsin. Tehlikeli bir iç – dış çatışması içindesin. Dışın sakin, için çalkantılarla harap olmuş. Güzellik, aşkınlık, erdem, sevgi derken de içtenliğini gözden geçir derim. Arzularını; felsefi hatta dinî söylemlerle perdelemekle sadece başkalarını değil evvela kendini yanıltıyorsun. Beni beğendin mi? Gayet olağan bir durum. İnsanlar birbirlerini beğenirler. Gelirsin iki medeni insan olarak tanışır, konuşuruz. Olur ya da olmaz. Kendini de yok yere bu denli heder etmemiş olursun. Yanlış mıyım? Ayrıca gizlemeye çalışsan da aramızdaki ilişkide bencil duyguların belirleyiciydi? Başkasına verdiğinden çok, fazlasıyla almak düşüncen vardı. İlişkilerin merkezine hep kendini, kendi arzularını koyuyorsun. Ben o eksene göre biçimlenmeliyim. Bu da ayrı bir konu ya neyse bu böyle süremez, ben gidiyorum.”

“Nasıl istersen. Sana saygı duyuyorum.” dedim.

“Bu kadar mı? Sadece saygı mı? Beni sevdiğini açık bir dille niçin hâlâ söyleyemiyorsun? “Seni seviyorum!” demek çok mu zor? Neyse sormamış olayım, şimdi bir sürü felsefi açıklamalar yaparsın biliyorum. Özde çok iyi insansın. Senin de haklı olduğun yanlar var elbette. Belki elinde olmayan bir çatışma içindesin, bunu da düşündüm. Ama bu çatışmaya beni ortak etme. Doğrusu ben kaldıramam. Her şeye rağmen seni tanıdığım için kendimi şanslı bile sayabilirim. Ama senin de mağarana hapsolman gerekmiyor. Sıklıkla dışarı çık, her yeri kendi koşullarında yaşa. Aslında ne demek istediğimi ben de bilemeyebilirim. Çizginin ister bu tarafında ister öbür tarafında çelişkisiz bir aşka, bir amaca yönelmen gerekiyor. Uçurumlar kıyısında, sisli, dumanlı değil; aydınlık doğru bir yol tutmalısın. Benden bu kadar.”

Kapının tam eşiğindeydik. Elleriyle omzumu kavradı. Mahzun, soluk, azdan nemli gözleriyle bir süre bana baktı. Yine yarım kalan duyguların basıncı ile içimde bir kamaşma hissettim. Başını göğsüme dayadı. Gecenin sessizliğini bozmayan ince, soluk sesiyle “Seni seviyorum!” dedi.

Deniz, on dördünde çıplak ayın gümüşsü yansımalarını serin esintiler eşliğinde melodiye dönüştürürken; O, gecenin tüm gizemini de yanına alarak yitmişti bile.

Üst üste kaç geceden fena yorgunluklar devşiren dağınık dimağımla kendimi dergiye atıp, masaya yönelişim, oturmanın yanı sıra dayanma ihtiyacımdandı da. Yığılıp kaldım. Her zamanki babacan memnuniyetiyle verdiğim kâğıtları evirip çevirirken ilk sözü “Bunlar niye kırışık böyle” diye sormak oldu Süleyman Abi’nin. “Harpten çık tı lar”

Sanki rüyamda yanıtlamıştım.

“Abi  hiç a şık  ol dun  mu?”

Süleyman Abi’nin çikolata kokulu dumanıyla harelenen görüntüsü iyice bulanıklaştı. Sızlayan zihnime olanca ağırlığıyla abanan dayanılmaz uykunun uzak kıyısından söylüyor gibi duydum.

“Hem de deli oldum.”

Kâğıtların hışırtısı, kıyımı yoklarken rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediğim son sözü ile dalgalar beni alıp götürmüştü bile.

“Güzel… Ama bu kez durum gerçekten vahim görünüyor. Doğru mu?”

Doğru mu?…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zafer “Savaş”ta Mıdır? / Nihat Dağlı
Yunus Emre’nin Yirmibirinci Asra Mesajı; Sev... / Şadi Aydın
Yolculuk Nereye… / Fâtımâ Zehrâ Merinos
Yola Çıkan Hikâye / Nergihan Yeşilyurt
Yitene / Ömer Meşe
Tümünü Göster