ucu yanık mektuplar -I-

260
Görüntüleme

Hasret iki ucu yanık mektup, vuslat gözün incileri. Söz dilin altında olgunlaşmadan mana kazanmaz. Akıl sözü tartıya vurmazsa; dil, sınanmamış ustura olur bazen, hem kendini hem muhatabını kanatır. Sana bu yaştan sonra sözü tartmasını öğretecek değilim. Bazı kelimeler Urfa çiğ köftesi gibi bol isotlu olur, önce büyük dili, sonra küçük dili dağlayarak geçer. Acıya da tatlıya da gereksinim duyan insanoğlu her ikisinden de vazgeçemez. Saçlarını gecenin taradığından yakınıyor, yanında olmamı istiyorsun. Ne zaman döşevine baktın da beni bulamadın, ne zaman kendinden uzaklara çıktığında yanımda olduğunu unuttun, sesimi duymak istediğinde dudaklarımı mı mühürledim. Gözünü yumduğunda gönül göğünde, açtığında hayalimle karşında olmadım mı? Yangından mal mı kaçırıyoruz, depremden ev mi kurtarıyoruz, ikide bir pür telaşla ne yapacağını şaşırıyorsun. Yoksa üstümüzde gök uçuyor, altımızda yer kayıyor mu da birbirimizi nasıl bulacağımıza mı kaygılanıyorsun! Kaygıların boşa desem güler geçersin değil mi? Evet, kaygıların boşu boşuna… Kalu-belada (ruhların yaratıldığında) birbirleriyle tanışan insanlar; dünyada da karşılaşınca neden hayrete düşerler; ötede karşılaştıklarında “seni bir yerlerden gözüm ısırıyor” dememek için. Hani sana bir senaryodan bahsetmiştim, al işte o filmin bir bölümünü çekiyoruz.Bazı geceler elbette gözünü uyku tutmayacak, çünkü filmin en küçük enstantanesi bile tekrar çekilmeyeceğinden türlü zorluklarla karşılaşmayı göze almak durumundayız. Belki de bu filmin en heyecanlı bölümünde birimizden birisi ölecek. Bundan mı korkuyorsun! Hangi Şirin, Ferhat’a öldü, hangi Leyla, Mecnun’a çölde kayboldu der. Ya da böyle söylemeye dilleri mi varır?  Bir kere dağa her külünk vuran ustanın kuşağını Ferhat bağlamış, çölde yapayalnız kalan çöl oğlunun gecelerinde uçan dua kuşları Mecnun’un avuçlarından havalanmıştır. Arzu, nasıl arzulanmış, Kamber nasıl Arzu’yu kambur gibi sinesinde taşımış, Tahir, nasıl tertemiz kalmış, Zühre nasıl gecelerimizi aydınlatmış, bütün bunları bilmiyormuş gibi sazı boynuna asıp âşıklık taslaman beni çileden çıkarmaya yetiyor da artıyor. Bütün bu anlattıklarım “tarihte kaldı” diyorsan kırgınlığımı ikiye katlayabilirsin. Hem bizde “tarih tekerrürden ibarettir” derler. Tarihin tekerrür etmeyeceğine biz karar veremeyiz. Kavuşmak nihai hedeftir. Ama nerede, ne zaman, göğün altında mı, yerin altında mı orasını Allah bilir. Bizim görevimiz kavuşmak için gereğinden fazla çabayla ne yaptığımızı bilmeyecek kadar “olur-olmazlar”ları aklın terazisinde tartmayacağız. Uykumuz mu geldi gidip yatacağız, sabah gökleri ezan mı vurdu, kalkıp yakaracağız, uçuracağız birbirimize dua kuşlarımızı. Sen uykunun kollarında yatarken ben seninleyim, ben uyuduğum zaman sen benimlesin. Bunu da nereden çıkardığımı mı soruyorsun: Al işte ben sana bu satırları yazarken saatin sahur vaktine doğru ilerliyor. Ha çaldı çalacak. Ben mektubu bitirene kadar çalmasın da sözümü yememiş olayım. Ben sahur hazırlıkları yaparken sen sabah namazını kılmış tatil uykusuna yatmış olacaksın değil mi! Ben yattığımda sen uyanacaksın. Allah’ın lütfünü bizzat görüyorsun değil mi? Bana bir daha korkularından bahsetme. Korkuyorsan yüreğini neden taşıyorsun. Yürek taşıyorsan insansın. Kenger sakızı gibi ağzında hasreti çiğniyorsun. Tek sermayemizin hasret olduğunu bilmiyor musun? Akşam sabah “öf-püf” diye sızlanarak sermayeyi kediye yüklememizi mi istiyorsun. Neredeyse merakından içime düşeceksin,  ‘Allah’ın izni ile kavuşacağız.’ demeye dilin varmıyor mu? Senden özellikle istirhamım ara sıra dua kuşlarından gözyaşlarını esirgememen. Gökyüzünde birbirine katışan kuşların sahiplerini gören Allah, dualarımıza icabet edecek ve sevdirecek birbirimizi kendisinden dolayı…
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zafer savaşta mıdır? /
Yunus Emre’nin yirmibirinci asra mesajı; sev... / Şadi Aydın
yolculuk nereye-2 / Fâtımâ Zehrâ Merinos
yola çıkan hikaye / Nergihan Yeşilyurt
yitene / Ömer Meşe
Tümünü Göster