Sezai Karakoç’a Göre Mevlana

452
Görüntüleme

Üç sözden artık değil
Bütün ömrüm şu üç söz:
Hamdım,  piştim, yandım

Sezai Karakoç son dönem Türk edebiyatının yaşayan en büyük şairlerindendir. Günümüz şiirinde kendine has İslami düşünceyi modern şiirdeki gerçek üstücülükle kaynaştıran, enbiya-evliya kıssalarından yararlanan, çarpıcı benzetme ve imgelerle denenmemiş sentezlere ulaşan bağımsız sayfalar açmıştır. Barbar güçlerin teknolojileriyle yıktığı, yüce yaratandan kopardığı insanın manevi kurtuluşunu arayan bir diriliş kurgusunu muştulamıştır. Karakoç’un bu Diriliş Seremonisi ilhamını asrısaadetten kurgusunu da Mevlana’dan almıştır.

Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt’ın deyişiyle “kurucu bir tefekkürle” düşünce hayatımıza girmiş, “ilkin öz medeniyetimize ait küllenmiş, anlam kaymalarına uğramış, canlılığını yitirmiş edebiyat hayatını yeniden ele almakla işe başlamıştır.¹ Karakoç Sütun kitabında Mevlana’dan şöyle bahseder; Batıdan Haçlıların, Doğudan da Moğolların yıkıp yaktığı Anadolu, Mevlana sayesinde yeniden nasıl dirilmişse biz de öyle dirileceğiz.² Ve bu hadiseden ilham alarak kendi edebiyat aksiyonuna “Diriliş” adını vermiştir.³

Sezai Karakoç’un Türk-İslam düşünürü ve şairi Mevlana’yı anlatan müstakil bir kitabı vardır. Mevlana’yı anlayacak derecede bir porte kitap yazan Karakoç’un Mevlana hayranlığı küçük yaşlarda başlar. Maraş’ta ortaokulu yatılı okurken yurtta Mesnevi’yi okumaya başladığını hatıralarından öğreniyoruz. O yıl içinde yarıyıl tatilinde evden Maraş’a götürdüğü bir kitaptan da gizli gizli Farsça öğrenmeye çalışır ki Mesneviyi orijinalinden okusun. Daha sonra bir yerden hem metin, hem lügat, hem anlam, hem de açıklamaları ihtiva eden bir Mesnevi şerhinin eline geçmesi[4]  onu çokça sevindirmiştir. Mesnevi’yi ortaokul birinci sınıfta (İlköğretim 6)  olmasına rağmen adeta anlamaya başladığını belirtir. Ve “çok erken bir uyanmasıydı bu zihnimin” sözünü hatıralarında kaydeder.[5] Özellikle Mesnevinin ruhları saran kurgusu yıllarca Karakoç’un şiirini şekillendirecektir. Karakoç’u Mevlana’ya kavuşturan iki köprüden Şeyh Galip ve Mehmet Akif’i de zikretmek yerinde olacaktır.[6]

Mevlana’ya Bakış

Karakoç’a göre Mevlana iyi bir eğitim görmüş, babasından ve babasının halifelerinden hem akli hem de nakli ilimleri öğrenmiş. Böylece onda akıl ve ruh at başı yürümüştür. Kimilerinin sandığı gibi Mevlana hayatının belli bir döneminden sonra ansızın büyük bir değişiklik geçirmemiştir.

Karakoç’un nazarında Müslümanlar üzerinde batan güneşi adeta hızla doğuya götüren ve oradan doğmalarını sağlayan olağanüstü güçle donanmış şairdir Mevlana. İnsanı evrensel odağından gören ve yorumlayan Mevlana, Karakoç için bir idoldür. Sanata kaynaklık eden din, dini bozmayan sanat disiplini İslam uygarlığının temel ilkelerinden biri olmuştur. Karakoç, buna en iyi örneği, dinle sanatın iç içe geçtiği Mevlana’nın Mesnevisinde görür. Ve ekler.

“Tasavvuf ve şiir iç içe geçmiş hayatımız ve edebiyatımızda. Tekkeler, Mevlevihaneler, Dergâhlar şiir tapınaklarıdır aynı zamanda. Mevlevilikte; şiir, musiki ve tasavvuf birbirinden ayrılmaz tek parça bir ruh akışının iç görünümüdür.”

Sezai Karakoç, Mevlana’nın orijinalinden okumanın daha iyi anlaşılacağı görüşündedir. Ancak iyi bir çeviri olursa bunun Mevlana lezzetini vereceğini düşünür. Onun 1955 yılında A. Kadir imzasıyla Şiir Sanatı dergisinde Mevlana’dan yapılan çevirileri

“Güzel ve yeni bir çevirme. Mevlana’da belki de özel anlamları olan kavramları genel kavramlara dönüştürmekle şiiri yenilemiş, daha çok sayıda okuyucunun kendilerini bu şiirlerde aramaları sağlamış oluyor. Başarılı oluyor” demekte.

Sezai Karakoç’a göre Türkiye’de Mevlana ve Mesnevi’yi iyi tercüme edenlerin başında Veled Çelebi İzbudak, Tahirül Mevlevi ve Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu geliyor.[7]

Diriliş Şairi Karakoç daha 1969’larda bir köşe yazısında: vakit kaybedilmeden Edebiyat fakültesine bağlı bir MEVLANA ENSTİTÜSÜ’nün kurulması gerektiğini vurgular. Böyle bir teşebbüs sonucunda Edebiyat Fakültesinin şahsiyet bulacağı ve kültürümüzün yeniden çağa hitap edecek bir diriliğe kavuşmaya belli başlı bir işaret olacağını söyler.

Sezai Karakoç, Moğolların Anadolu’yu işgal ettiği dönemde Mevlana ve Moğol ilişkisini şöyle yorumlar. “Mevlana’yı Moğol işbirlikçisi olarak kabul görmek yanlıştır. İleride Moğollar’ın da Müslüman olacağını anlayan ve sezen Mevlana’nın onlarla da dolaylı olarak ilişkisini az çok sürdürmesi, görevinin bir parçası değil miydi?” diye sorar.

Koca Şeyh Mevlana sadece Mevleviliğe hapsedilemez diyor Karakoç ve ekler. “Mevlana sabit bir portreye sığdırılamaz. Mutlaka ondan dışarı taşar. Hakikati kalbin saf aynasında bulan o büyük insan, bununla kalmamış bilgin ve bilge olmanın yanında arif olmayı da önermiştir herkese.”

Mevlana ile Şems arasındaki diyalog da üstad Sezai Karakoç’u çok etkilemiştir.

Şems’in Mevlana’ya bir icazetname, bir mektup, bir muştu olarak geldiğini düşünen Karakoç, daha başka şu orijinal ifadeleri kullanmıştır.
-Şems kimi zaman sembol, kimi zaman ruhları nefsimizi sarsan ruh.
-Bize bütün eksikliklerimiz aktaran ayna, som bir ayna-Şems’in maksadı Mevlana’yı murakabeden çıkarmak ve lütfedip de etrafa bir kelam-ı kibarda bulundurmak.
-Şems, Mevlana’nın gönlünü denediği ilk nişan tahtasıdır. -Şems ile Mevlana bir ruhun iki yüzü, bir olmanın iki yarısıdır.
-Şems, korkusuz, temizleyici bir kılıçtır. Mevlana ise ölüyü dirilten keramet doktoru.
-Şems hakikatin gazabı, Mevlana ise hakikatin merhameti.
-Biri öfke, öbürü ses.
-Şems-i Tebriz’i bir yol arkadaşı, bir dosttur Mevlana için. Korkusuz, temizleyici bir kılıç.

Karakoç’un, Mevlana’nın Eserlerine Bakışı

Karakoç, Mevlana’nın eserlerinin tümüne bir türkü, bir nutuk nitelemesi yapar.

Mecâlis-i Seb’a; Karakoç, bu eseri “Medreseden gönüle, gönülden kürsüye tutulan yedi ayna”  olarak görür. Bu eser, bizi hem Mevlana’ya, hem mesneviye, hem de Divan-ı Kebir’e götürmektedir der Karakoç. Yine Karakoç’a göre tüm Mevlana külliyatının bir fihristi, fragman demeti, giriş dersi, kuşbakışı panoramasıdır Mecâlis-i Seb’a. Sezai Karakoç, bir başka açıdan ise Mecâlis-i Seb’a için, Mevlana’nın nesirden şiire, konuşmadan yazmaya geçişidir, daha doğrusu konuşmasının yazısı, yazısının da şiir haline gelişidir der. –Mesnevi; Sezai Karakoç, şüphesiz  Mesnevi için ilginç yorumlarda bulunmuştur. O, Molla Cami’nin “peygamber nist, kitap veli dared. (peygamber değil ama kitabı var.) sözü mucibince Mesnevi’nin tamamen rahmani kaynaktan geldiğine inanır.

“Şüphesiz, Mesnevi vahiy değil, ilhamın en üst derecesinde, son sınırındaki bir yücelmenin derlediği ve değerlendirdiği görülmemiş çiçeklerden oluşmuştur.”

Karakoç’un yine bir başka ifadesinde “Mesnevi, Kuran-ı Kerim’in aşk kanıyla yazılmış bir tefsiridir. “der.

Karakoç, Mesnevi’nin hapsedilemeyeceğini düşünür ki bu ancak bir nehir olur der. Mesnevi Kuran’ın yorumudur ama nasıl bir yorumu. Ateşi kül bağlamamış vahyin sıcaklığını yüreğinde yaşatan bir yorum. Yaşadığımız dünyanın ve dış âlem verileri Mesnevi’ye girince sanki mistik bir kimlik kazanırlar. Her bir unsuru Ahiretten bir koku taşır Mesnevi’nin. Metafizik planlı ve konulu bir bilinçlenme öğretisidir Mesnevi. Karakoç, Mesnevi hakkında oluşan yaygın bir kanaate de şiddetle karşı çıkar. Mesnevi’nin neden Türkçe yazılmadığına hayıflanmanın doğru olmadığını söyler. Bunun büyük Mevlana’nın bir kerameti olduğunu ifade eder.

Eğer Mesnevi Türkçe yazılmış olsaydı. Ne kadar büyük olursa olsun zaman içinde eski bir edebiyat metni olarak karşılanacaktı. Hâlbuki Farsça söylenmekle bir yandan Anadolu dışındaki dünyaya sürekli olarak seslenme imkânını sürdürmüş, öte yandan her yüzyılın canlı Türkçesine çevrilerek Anadolu’da devamlı olarak çağdaş olmuştur. Böylece büyüklüğün ve güzelliğin son sınırında da olsa bir mermer heykel gibi geri çağlarda kalmamış, her çağ bir çocuk gibi doğmuş, büyümüş, yaşamış, sonra bir sonbaharda yerini yeni, canlı ve genç Mesnevi’ye bırakmıştır. Hepimiz, ufkumuzda hiç değişmeden duran bir Mesneviyle, bir de her çağ onun açılan bir kıvrımı gibi gelişen Mesnevi tercümeleri ve şerhleriyle karşılaşmış, her karşılaşmada da canlı bir kerametin diriltici serin bad-ı sabasını yüzümüzde duymuşuzdur.[7]

-Divan-ı Kebir; Sezai Karakoç, Divan-ı Kebir için ise “Mutasavvıflıktan şairliğe bir geçiştir.” der. Mesnevi ile Divan-ı Kebir arasındaki farklılıklar ve benzerlikler konusunda Sezai Karakoç’un orijinal fikirleri vardır. [8]

-Mesnevi’yi Mevlana’nın erdiği makamdan bir konuşma, Divan-ı Kebir’de ise onun hallerinin bir demeti olarak düşünmek gerekmektedir.

-Mevlana, mutasavvıflıktan şairliğe geçiş gibi bir görünüm arz eder bu eserinde.

-Divan-ı Kebir, düşünceleri, kristal parçaları halinde duygu ve onunla kaynaşmış olarak yani duyuşa dönüşmüş olarak buluruz.

– Divan-ı Kebir’de şarkılar türküler ve şiirler vardır. Mesnevide ise ayin-i şerifler ve insanlık senfonisi vardır.

Çağdaş Bir Mevlana; Sezai Karakoç

Karakoç, kendisi için başta Ahmet Kabaklı olmak üzere diğer edebiyat araştırmacılarının  “Yeni İslami Edebiyat Akımı” öncüsü olarak kabul edilir. Karakoç ise bu akımın yeni olmadığını Mevlana ile zirveye çıkan bir gelenekten geldiğini savunur.

Karakoç, neden bu tanımlamaya maruz kaldıklarını da şöyle ifade ediyor. Yirminci asrın başlarında sanayi devriminin etkisiyle düşünce hayatımızda yaşanan kirlilik edebiyata da yansıdı. Ancak 1950’lerden sonra Karakoç fizikötesi şiire yönelerek basite indirgenen edebiyatı tekrar asli hüviyetine büründürdü. Sevgili yerine vesikalı yâri getirmek, ruhun acılarının yerine ayaktaki nasırın acısını söylemek, yüreğin erdemlerini alaya almak… Üstelik bütün bunları ne için ve ne adına yapıldığını bilmemek… Sözü vulgarize eden bu edebiyatsızlıktan kurtulmak için Öz’e dönüş faaliyeti başlayacaktır. Küllenmiş mısralar Mevlana’dan yola çıkacak ve Sezai Karakoç’u selamlayacaktır.[9]

İşte böyle kurdu mesneviyi
Şemsin ayrılığı
Dudaklara dokunup da
Ağza konamayan
Bir bengisu gibi[10]

Karakoç’un Şiirinde Mevlana

Seza Karakoç’un şiiri bazen şekil, bazen muhteva bazen de hem şekil hem de muhteva bakımından Mevlana’nın şiiridir. Onun altı bölümlük Ayinleri buna en iyi örnektir. İslam’ın evrensel insan anlayışının dile getirdiği ve uzun şiir yani Mesnevi tarzının gerek öykü ve gerekse şiir olarak denendiği Ayinler’de şair, hem lirik anlatım tarzından hem de öyküleyici anlatım tarzından yararlanmıştır. Yine burada Ayinler ismi de dikkate şayandır. Ayin bir harekettir. Bu hareket şüphesiz Mevlevi ayinidir. Mevlevi ayinindeki “sema”ya benzetilen ayindeki müziği hissetmek mümkündür. Ayinler şiirine bir göz atalım:

………………………
Ama dönüyoruz, döndürülüyoruz birden değişiyor sahne
Bir kez daha kurtuluyoruz Kur’an seheri seferinde
Ayetler bir ordu gibi kurtarıcı bir ordu gibi
Dağıtıyoruz bizi çepçevre saran gulyabaniler derneğini
………………………………………………
İnsan ve melek yakının yakını iki dakika gibi
Birbirlerini kovalıyorlar ney ve sema gibi…
Leylak sakları bitiyor selam makamında
Eskilik nedir bilmez o post civarında
Ölüler bir bir dirilip gelmiş
Kurt ve kuzu kardeş kesilmiş[11]
Diri dedikleriniz ölü, ölü dedikleriniz diri
Sonbahar yaprakları gibi dökülüyor dünya terleri  
Mücevher saatler ayin yeri duvarlarında kımıldamış
Lete’de değil, Ganj’da değil Kevser’de yıkanış
Çin ressamları döneminden Rum ressamları dönemine geçiş (s.507)
Kızgın lavlar çağındadır artık ayin
Yandı rahibin zünnarı sarıldığı veli cübbesinde
Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği âlemin

Şiirdeki sembol ve ifadelerin göndermeleri açıktır. Şair açıkça Kevser ırmağının adını anıyor ve üstadı Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen “Çin ressamları ile Rum ressamları”  öyküsüne gönderme vardır.

Yine “Yandı rahibin zünnarı sarıldığı veli cübbesinde”  mısrasında açıkça bir Mevlana hikâyesine gönderme vardır. Süt emmede bir diriliş motifi aramak gerek.

Klasik edebiyatımızda inanç birliği, duyuş, düşünüş ve aksiyon birliği boyutuna taşıma işlevi de gördüğü için medeniyetimizin kurucu ve yaşatıcı olan hamse, aynı şaire ait beş mesneviden oluşur. Ve orijinal bir mesnevi örneği olan Hızırla Kırk Saat adlı şiiri 25. babda ise Mevlana ve Şems’e ayrılmıştır.

Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celalledin’i
Şems bir soruydu
 Bir cevaptı Mevlana
…………………..
Şam Çarşılarında Mevlana
Aradı durdu Şems’i
—Hassaten Mevlana, Sezai Karakoç’un şiir iklimine yön veren bir şairdir. Mevlana’nın o meşhur sözlerini hatırlayalım-
“Gel, gel, yine gel!
Ne olursan ol yine gel!
Burası ümitsizlik dergâhı değildir.
Tövbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel.”
Şiirine Sezai Karakoç aynı güzellikte cevap verir.
“Sana geldim.
Ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim
Affa layık olmasam da.”[12]

Burada güzel bir cevabın yanında “gel” fiiliyle yapılmış aliterasyon sanatına da dikkat edilmelidir ki Karakoç, Mevlana’nın hoşlandığı kelimeleri kendi şiirinin omurgasına yerleştirir.

Sadece yaşadığı toplumu ve çağı derinden etkilemekle kalmayıp etkisini günümüzde de artarak devam ettiren Mevlana, eserlerinde İslam dininin birinci kaynakları Kur’an ve hadislere atıfta bulunur.

Daha önce Mevlana, Anadolu ve İslam dünyasın kurtuluşu için başlıca ödevini gördükten sonra, Klasik kültür eğitiminde baştaki yerini almış, asırlarca Müslüman Türk’ün belli başlı din, tasavvuf, ruh, kültür ve edebiyat eseri olarak okunmuştu.

Şimdi bu klasik ödevi aşan şartlar tekrar yerine geldi. Öyleyse özünde bir velayetin diriltici nefesini taşıyan Mesnevi’nin de yeniden, olanca ışığıyla ortaya çıkan, bir zeytin dalı barışı ve bir kılıç gibi çıkacağı günler geldi. Sezai Karakoç, kendine has üslubuyla Mevlana’ya yaklaşmış,  edebiyat ve medeniyet namına çok güzel neticeler ortaya çıkarmıştır. Mesnevi’yi kendinde DİRİLİŞ sembolü olarak kabul görüp Günümüzde Çağdaş bir Mevlana olmayı hak etmiştir.

Günümüzde Mevlana’yı sekülerleştirmeye çalışan HÜMANİST akımlara karşı tek duruş Sezai Karakoç ve DİRİLİŞ erlerinin sergilediği duruş olacaktır. Gelin Mevlana’yı Sezai Karakoç’un şu mısralarıyla asli manasına taşıyalım:

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır.
Aşk cellâdından ne çıkar mademki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır.
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır.
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır.
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır.
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili[14]

REFERANSLAR:

BAYAZIT, Erdem, Kelimelerin Dirilişi, Edebiyat, S. 2, Mart 1969

KARAKOÇ, Sezai, Mevlana Enstitüsü, Sütun, S. 59, Fatih Yay. 1969

KARAKOÇ, Sezai, Mevlana, Diriliş Yay. İst. 1996 S.39

KARATAŞ, Turan, Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yay. İst. 1998 S.39

KARAKOÇ, Sezai, Sütun, Fatih Yay. İst. 1969 S.15

KARAKOÇ, Sezai, Mevlana, Diriliş Yay. İst. 1998 S.70

ÖZDENÖREN, Rasim, Ruhun Malzemeleri,, İz Yay.İst. 1997 S.167

KARAKOÇ, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş Yay. İst. 2003 S.232

KARAKOÇ, Sezai, Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yay. İst. 1996 S.8

DİPNOTLAR:

[1] BAYAZIT, Erdem, Kelimelerin Dirilişi, Edebiyat, S. 2, Mart 1969

[2]KARAKOÇ, Sezai, Mevlana Enstitüsü, Sütun, S. 59, Fatih Yay. 1969

[3] KARAKOÇ, Sezai, Mevlana, Diriliş Yay. İst. 1996 S.39

[4] Muhtemelen Tahirü’l-Mevlevi’nin Şerhü’l-Mesnevisidir.

[5] KARATAŞ, Turan, Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yay. İst. 1998 S.39

[6] KARAKOÇ, Sezai, Sütun, Fatih Yay. İst. 1969 S.15

[7] KARAKOÇ, Sezai, Mevlana, Diriliş Yay. İst. 1998 S.70

[8] ÖZDENÖREN, Rasim, Ruhun Malzemeleri,, İz Yay.İst. 1997 S.167

[9] KARAKOÇ, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş Yay. İst. 2003 S.232

[10] KARAKOÇ, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş Yay 2003.İst. S.508

[11] KARAKOÇ, Sezai, Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yay. İst. 1996 S.8

[12] KARAKOÇ, Sezai, Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yay. İst. 1996 S.10

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zafer “Savaş”ta Mıdır? / Nihat Dağlı
Yunus Emre’nin Yirmibirinci Asra Mesajı; Sev... / Şadi Aydın
Yolculuk Nereye… / Fâtımâ Zehrâ Merinos
Yola Çıkan Hikâye / Nergihan Yeşilyurt
Yitene / Ömer Meşe
Tümünü Göster