Sebeb-i Muhabbet

Yer mekân şimdi ne fark edecek. Zaman artık gelip bugünleri yeniden başlatacak mı? Geride kalanlar bir anı bile olmaktan çıkmışken saklı olanların yasını tutmak neye yarayacak? Hadi gel unutulmuş olanları hatırlamak adına bir mum yak. Işığı bir gölge yansıması olarak düşlerine gebe olsun. Eğer doğmasını istersen yanlışlar bir kenarın süsü olarak kalsın. Bir daha da yanına uğramasın. Sevgin menfaatin üzerine kurulacaksa o sevgiyi at bağrından; çünkü sevgi değildir. Sevgi diye sıraladığın sebepler bir aldatmadan öte sana yakın.

Zülal kaleminin mürekkebinden bu sözleri sıralamıştı bembeyaz bir kâğıda. Olmuş ve olacak bunca şeyden sonra hatıra bile kalmasını istemezken yine günlüğün bir sayfasında yerini almıştı.  Her okuduğunda unuttuğu şeyleri hatırlatacağını bile bile seçmişti. Günlüğün sonuna tarihi atıp defterini kapattı. Ayağa kalkıp ışığı kapatmayı düşünürken gözlerini defterine çevirdi. Yazıp yıllardır okumadığı sayfalar vardı. Işığı kapatmadı. Günlüğünü eline alıp ilk sayfalardan birini açtı. Sayfaya koyduğu başlık dikkatini çekmişti: sebeb-i muhabbet.

Günlüğünü okumaya başladı.

Hiç hoşlanmadığım, kendini bir şey zanneden o kadın bugün bize geldi. Gelmeden önce annem ısrarla ona yüzümü asmamamı söyledi. Nazik ve kibar olmamı da ekledi.  Sanki ben kabaymışım gibi. Aslında bu kadını görmek insandaki kaba hisleri de ortaya çıkartıyordu bunu inkâr edemem. Bu ikaz hiç hoşuma gitmemişti.  Sevmediğim şeyi nasıl zorla ve yapmacık yapabilirdim.

Ben mutfakta çayı hazırlarken misafirimiz çoktan salonumuzu şenlendirmişti. Yine en sevdiği koltuğuna oturmuştu. Bazen o gelmeden önce o koltuğa oturmak ve nasıl bir tavır sergilediğini görmek isterdim. Ama hiç nasip olmadı. Neyse konuyu allandırıp ballandırmadan sana yazayım. Zaten şimdiden uykum gelmeye başladı. Sana yazmasaydım şimdi çoktan uykunun kollarındaydım. Hatta rüya bile görüyordum. Benim için güzel bir uğraş mısın, bilmiyorum? Belki yıllar sonra bu yazdıklarımı okuduğumda “İyi ki yazdım!” diyeceğim.  Yüzümde sevincin en alası olacak.

Zülal bu satırları okurken gerçekten yüzünde bir tebessüm belirdi. Tam yedi yıl önce bu yazdıklarını okumak garibine gitmişti. Ne kadar muzip ve yaramaz bir kızmışım diye geçirdi içinden.Kalan satırdan okumaya devam etti:

Çayı hazırlamam gecikince annem mutfağa geldi. O sitemli sözleri sıralamaya başladı. Hatta beni mutfaktan çıkardı. Ben de misafir yalnız kalmasın diye  mecburen yanına gittim. Tam karşısına oturdum. Önce hangimiz konuşacak diye içten içe merak etmiyor değildim. Ama inat etmiştim, konuşmaya başlamayacaktım,sanırım o da inat etti. Benim inadım daha baskın gelince konuşmak zorunda kaldı. Tabii ki klasik olan o hatır sorma işinden başladı. Bende aslında kötü olduğum halde “iyiyim” yanıtını verdim. Hani şu “Liseyi ne zaman bitiriyorsun?” demesi var ya! Gökyüzündeki kandilleri yere indirsen bu yapmacık soru karşısında sönerdi.  Ben de “Daha bir sene var.” deyip geçiştirdim. “Okulun da hiç bitmek bilmiyor.” deyince dişlerimi öyle bir sıkmışım ki, inan hâlâ ağrıyor. Bu kadının her hali bana yapmacık gibi geliyordu. Bunda da yanılmadığımı biliyordum. Annem çayı getirdikten sonra ben de masama geçip derslerime bakmaya başladım. Annemle öyle hararetli bir konuşmaya girmişlerdi ki benim dersime de sirayet etmişti. Çok uğraşsam da seslerinden dolayı aklımı derse veremedim. Gidip kendi odamda ders de çalışamıyordum; çünkü tamirat var. Ben de istemeden gidip yanlarında oturdum. Tabii ki ilk başta bana tuhaf bir şekilde baktılar.Sonra onların konuşmalarına iştirak ettim. On altı yaşında bir kızın kırkını aşmış kadınlarla aynı mekânda olduğuna inanabiliyor musun? Arkadaşıma telefonda anlattığımda kahkahaları kulağımın zarını deliyordu. “Sen ne acayip bir kızsın!” dedi. Benim cevabım onu daha çok güldürdü. “Her zaman aynı şeyleri yapıyoruz. Okulla ders arasında mekik dokuyoruz. Büyüklerin dünyasına dalmak bazen iyi geliyor.Tavsiye ederim, çok şeyler öğrenirsin.”

Evet, gerçekten o günün hatimesi bana sevginin bile bir sebebe binaen olabileceğini gösterdi. Hiç çekinmeden yanımda konuşmaları benim kârıma olmuştu. Bu kadının tam üç çocuğu arka arkaya ölmüş. Üçünün acısını çok fazla hissetmemiş. Üzülme adına bir belirti bile olmamış. Nasıl olsa yeniden olur diye arkalarından ağlamamış. Bu biraz garibime gitti. Bunu da açıkça ifade edince yüzünün rengi gitti. Verdiği cevabı  çekinsem de sana yazıyorum. “Eğer yaşasalardı çok masrafları olurdu. Zaten üçü de kız ben oğlan istiyordum. Şimdi sadece bir oğlum var. Tek ve sorumluluğu çok fazla yok.” dedi. Şefkat duygusunun bir annede çok fazla tezahür ettiğini biliyordum. Ama bu kadında etmemiş galiba. Yoksa bir kadın bebeğine üzülmez mi? Ben olsam üzülürdüm. Gerçekten duygusuz anneler varmış. İnsanın şaşırası geliyor. Bende şaşırdım. Sevgi çok değerli bir duyguydu. Masrafları olur düşüncesiyle istememek. Sevgiyi de onun üzerine bina etmek.  İnsan sadece bu ya da başka bir sebepten dolayı sevebilir mi?   Ya da sevgi bir sebepten dolayı insanın kalbinde canlılığını muhafaza edebilir mi? Çok kızmıştım. Ben deli dolu bir kızdım ama sevgi olunca dağları bile yerinden oynatabilirdim. Bu kadını neden sevmediğim belliydi. Menfaatinden dolayı sevgiyi yaşıyorsan-tabi yaşama denilirse- sevgi değildir. Biri çıkıp istediği kadar sevgi olduğunu savunsun, o tezleri çürütürüm.

İşte günlüğüm, gerçekten çok ilginç bir gün yaşadım. Sana da yazacak çok malzeme çıktı. Yazıyla uğraşılıyorsa karşına çıkacak her şey bir yazı mahiyeti taşır.Ben de az değilmişim. Annemin kaş göz işaretlerine aldırmadan sorular sormaya başladım. “Peki, eşinizi de bir sebep için mi seviyorsunuz? ” dedim. Kadının gözleri öyle bir açıldı ki büyük bir pot kırdığımı o zaman anladım. Hem annemin ters bakışlarından hem de sonraki azarlamalarından kurtulamadım. Ben de yerimden kalkıp yeniden masama geçtim. O an yapabileceğim başka bir şey yoktu. O masa benim için bir kaçış oldu. Annemin de benim adıma özür dilemesi yok mu! Yüzüm tamamen asılmıştı. Şimdi bu halde bir de ders çalış. Ne yazık ki çalışamadım.

Annemle yine hararetli bir konuşmanın içine girmişlerdi. Sanırım onların yanından ayrılmama sevindiler. Aynı odada olsak da laflarının arasına girmediğimden olsa gerek.  Arada bir bakışlarımı onlara çevirdiğimde susmak devreye giriyordu. Ah! ne ilginç bir gündü. Bende inadına onları dinlemeye karar verdim. Hiç huyum olmadığı halde niye böyle bir inada girdiğimi de bilmiyorum. Tahminen konuşmaları benim ilgimi çekti. Ama yine de tam bilmiyorum. Şuan düşündüğümde de günlüğüm bulamıyorum. Bugün sanki ben değilim.

Zülal günlüğün sonuna geldiğinde deneme türünden bir yazıyla karşılaştı. Okuduğunda bu akşam yazdığı bir paragraflık yazıya benzeyen yönleri dikkatini çekti. Sevginin üzerine yazılan küçük bir denemeydi.

Hani kaç asırlık saltanatın vardı bu diyarlarda. Lakin ismin olup sen var mısın? Ya da olmayıp ta hep varmış gibi mi gösterildin. Özünde menfaatin vardı: bir anne bile şu sebepten dolayı evladını sevebildi. Arkadaşta bundan nasibini alacak kadar yozlaşan bir sevgi mi vardı? Hadi git mahiyetinde, yaşanmayacaksan. Hadi git geldiğin asırlardan burada sana hoş geldin diyen olmadı. Sen öyle zannetsen de aslında olmadın. Olsan bile çok az insanda yaşandın.

Bir sevginin gergefinde bak neler saklı. İnsan eşini bile sadece bir sebepten dolayı sevebilir mi? O sebep olmazsa sevgi de mi olmayacaktı? Bütün bunlara rağmen yasına bürün sevgi, seni bulmak için hep yolları aşındıracağım. Bulduğum zaman da yasın bitmiş olacak.

Evet, günlüğüm sana iki paragraflık yazı yazdım. Bu ilk denemem ama son olmayacak.  Zaten şahit olduğum bu yanlışlık içimdeki duyguları ortaya çıkardı. Ne neye sebep oldu?

O kadını sevmekten hep kaçındım. Bundan sonra da sevsem neye yarayacak. Onun hakkında bunları öğrendikten sonra sevmeye çalışsam da nereden bileceğim onun beni seveceğini. Ya da bir sebep bulacak ondan dolayı sevecek. O zaman çıkara dayanan sevgiyi istemem. Mertçe sevmek, karşılık görmeden sevmek,  dostluğundan emin olarak sevmek ve sevmek. Ben bunu istiyorum. Bilsem ki bu kadın bu saydıklarımdan hâsıl olacak bir sevgiyi yüreğinde taşıyacak ve ona göre muamele edecek cevabım: evet.  Asırlara sığmayan; gönle sığan sevgiye evet.

Bu gece sana ne çok şey yazdım. Esneyerek, yorgunlukla ve sevgi dolu yazdım. Senden hiçbir menfaatim yok. Senden bir şey beklemeden karalıyorum. Günümün özetini sana sunarken, biliyorum ki sende bana yabancılık çektirmeyeceksin. Ben uyumaya gidiyorum. Artık sevgiyle yazmam gereken duygularım olacaksa onu da yarınki geceye saklıyorum. Belki saklayacak çok şey olarak.

Zülal günlüğün son satırlarında hiçte yabancısı olmadığı ifadeleri fark etti. Saklamak: bundan sonraki günlüğün sayfalarında sırlarla dolu satırlar vardı.  Sevgiyi, çeyizin sandıkta saklandığı gibi bu günlükte saklamıştı.

Zülal günlüğü kapattıktan sonra o kadını hatırladı.  Bu geçen yedi yılda irtibatları hiç kopmadı. Her daim gelip gitti. Ne kadar uğraşsa da bu kadını sevemedi. Hal ve tavırlarında samimiyet yoktu. Bu da bariz bir şekilde ortadayken yapmacık bir sevgiyi ayağına dolayamazdı, yoksa düşerdi. Düşüşü o kadar hafif de olmazdı. Belki vücudunun herhangi bir uzvundan gelen kanın hem o kadını hem de kendisini boğacağını düşündü. En iyisi yakınından bile geçmemekti. Öyle de yaptı.

Zülal günlüğünün eski sayfalarını okuduğunda  neyi hatırlamıştı? Zaten zihninde az da olsa bir kıvılcım vardı. Eski yazısı o kıvılcımı ateşlendirdi. O kadın ise şimdi ağır bir belayla uğraşmakta. Hayırsız bir evladın mücadelesine katlanmak zorunda kalıyor. Ne ekersen onu biçersin… Menfaatin sevgisi böyle olur. Her şey misliyle mukabele görürmüş.  Sevgiyi vermezsen karşılığını da bulamazsın. Sevdiğin kadarıyla sevilmenin düsturu da budur.  Ama bir sebebe bina edilmeyen bir sevgi olacaksa.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Zafer “Savaş”ta Mıdır? / Nihat Dağlı
Yunus Emre’nin Yirmibirinci Asra Mesajı; Sev... / Şadi Aydın
Yolculuk Nereye… / Fâtımâ Zehrâ Merinos
Yola Çıkan Hikâye / Nergihan Yeşilyurt
Yitene / Ömer Meşe
Tümünü Göster