veda vakti

224
Görüntüleme

Tarihi bir hamamın yanındaki berber dükkanında sırasını bekliyor, bir yandan da elindeki gazetenin hafta sonu ekine bakıyormuş gibi yapıyordu. Görmüyordu aslında satırları. Düşünüyordu hep. İşin içinden çıkılacak gibi değildi. Yordun beni. Tükettin gücümü. Dayanacak bir ağacım bile kalmadı. Duvarlar üzerime geliyor. Tuğlalar, harçlar dökülüyor üzerime. Kaçamıyorum kendimden, senden. Tutunamıyorum bir yerlere. Bütün beceriksizliğimle yaşamaya çalışıyorum. Beni rahat bırak lütfen. Çıkmamış candan ümit kesilmez, bilirsin. Belki çekiştirerek ve asılarak bir ucundan yakalarım hayatı. Tünelin ucunu bulurum ve karanlıklar son bulur, ey acı!.. Fevzi’nin geldiğini, ona selam verdiğini bile duymadı. Dalıp gitmişti başka dünyalara. “Ne o arkadaş, Karadeniz’de gemilerin mi battı ?” diyene kadar kafasını bile kaldırmadı. ”Kusura bakma dostum, fark etmemişim geldiğini, göremedim” dedi. Gülümsedi Fevzi, elini arkadaşının omzuna koydu: ”Ne düşünüyorsun böyle derin derin? “Gözlerinin içine bakarak Fevzi’ye:” Şu burs işi, ablamın oğulları için başvurmuştuk hani hala ses seda yok. Bir netice alamadık hala. Zaman geçiyor, nasıl olacak bilemiyorum. Ama yorgunum. Bilesin ki iliğime kadar bungunum. Uğraşacak, didinecek, seninle didişecek halim yok. Ayaklarım birbirine dolanıyor. Sarhoş muyum, şaşkın mıyım, telaşlı mıyım, neyim bilmiyorum. Yürüyen ben miyim, yolcu muyum? Belki de hancı benim. Emin değilim yine de. Bir yerlerde bavulunu kaybetmiş sersem biriyim. Yok, belki de otogarda emanetçi. İkisinin arasında bir şeyim ya da. Farkında değilim. İnsanoğlu bir kez düşmeye görsün, arkası gelir tökezlemelerin. Seyirlik bir orta oyunu gibidir halin. Bakar bakar geçerler. Bir Allah’ın kulunun aklına gelmez “Nedir derdin acep? Nasıl yardım edelim sana ?” diyenini nereden bulacaksın. Hacı Poyraz teyze böyle söylüyordu ya, doğru diyordu. Bir bir çınlıyordu kulağında hala sözleri Fevzi’nin. Boşa konuşmazdı rahmetli. Yeşil kehribar tespihini hararetli hararetli çekerdi lafı bitince. Belki saatlerce oturduğu bu divanın bir ucunda, gözüyle hem sokağı kollar, hem de zikrini yapardı. Sol taraftaki kısmi felç engel değildi; ibadetine, itikadına. Hamd eder dururdu Allah’ına, büyük bir tevekkülle. Güngörmüş kadındı vesselam. Fevzi’nin büyük teyzesiydi. Aslında her sokağa böyle çınar gibi yaşlı hanım nineler lazımdı. Evet, “hanım nineee!” diye seslenmeyi ihmal etmezdi mahalle sakinleri büyük bir saygıyla. “Taş yerinde ağırdır, derler ya o da öyleydi. Adeta köşe taşı. Ne zaman ki kaldırdılar yerinden, mahallenin tadı kaçtı. Düzeni bozuldu. Emri hak vakiydi ama yokluk kendini hissettirdi. Kaybetmek hiç bu kadar zor gelmemişti kimseye. Meğer onun varlığı bir sandık hazineden daha kıymetliymiş. Anlayan anladı. Anlamayanların aldanışına diyecek bir şey yoktu. Arkadaşını sabırla dinledi ve başıyla onayladı.Ablasına telefonda hep Fevzi’nin büyük teyzesini anlatıp duruyordu. Örnek veriyordu onun hayatından. Duyduklarını, hikayesini bıkıp usanmadan aktarıyordu. Yalnız ve yaşlı bir kadının, hayırsız kocası karşısında direnişini. Sabredip kendini koyu vermeyen bir ablaydı ama o kadar sıkıntı yaşamamıştı. Teyze’nin eşi öleli de çok olmamıştı. Fevzi’yle berber dükkanından çıktılar. Karşısı tepe mi dağ mı kestiremiyordu. Bitim noktasında kar çizgi şeklindeydi. Ya da öyle görünüyordu onlara. “Bizim payımıza da ayaz düşüyor.“ diye mırıldandı. Fevzi’de aynı noktaya kilitlenmişti. Şimdi bu iki adam adımlarını hızlandırdılar. Soğuk gitgide etkisini gösteriyordu. “Hacı Poyraz Teyze öleli üç yıl oluyor biliyor musun? Mahalledekiler onu uzun bir zaman akıllarından çıkaramaz. Kolay kolay unutamaz. O köşe taşının çıktığı çukur toprakla dolana kadar boşluk kapanmaz.” dedi. Gülümsedi adam ona bakarak. Hacı Poyraz Teyze’yi özlüyorum. Hayatta olsaydı ziyaret ederdim. Bir tas çorbama sevinirdi. Sohbeti rahatlatırdı beni. Sorularım, ah ucu bucağı olmayan sorularım cevap bulurdu eninde sonunda. Hoş insandı. Güvenmek, dayanmak, birinden güç almak dediğin her şey onda vardı. Aklıma başkası gelmiyor dost dediğinde. Oysa o, sarı yaprakların kızıl olanlarıyla karıştığı, yağmurların dinmediği, kasvetli, gri bir sonbahar günü kaybettik onu. İnanamadım. İlk zamanlar çok ağırdı yokluğu. Işıksız penceresine, tütmeyen bacasına, çerçöp dolan bahçesine boş boş baktım. Çilelerle dolu hayatın tek kanıtı gibiydi o ıssız mekan. Mirasçılarından biri satıp gözden çıkarana kadar böyle kimsesiz kalacaktı o ev. Sonra elbet birileri sahiplenecek, tamir edecek, başka renklere boyayacaktı. Ev başka bir kimliğe bürünecekti. Geriye ıssızlıkta kalmayacaktı. Hacı Poyraz Teyze yeni ailenin gelmesiyle hiç yaşamamış gibi olacaktı. İşte o vakit tamamen yok olacaktı o muhitten. Ya zihinlerden, hatıralardan, acı tatlı günlerden silinecek miydi bir çırpıda. Alkolik kocasının kapı dışarı ettiği günlerde, komşusunun sıcak fırınında yatan, günlerce aç kalan, tartaklanan o değilmiş gibi. Belki eskisi kadar parlak hatırlanmayacaktı olaylar. Ama yaşıyormuş gibi yâd edilecekti. Hayırseverliği, kimsesizlere sahip çıkışıyla, o ihtiyar haliyle donattığı fakirlerin duasıyla yaşayıp gidecekti. Ruhumu yordun benim. Rahat bıraksan biraz düşüneceğim. Bırak, kendimi bulayım kayıp ilanlarında. Otobüs pencerelerinden uzun uzun seyredeyim. Caddeleri, dış alemi. Telaşsız kalbim çarpmadan, bulanmadan zihnim, sıkılmadan içim, umutsuzluk hastalığı nedir bilir misin? Önemsiz çabalamalar basit hayatlar için. Yetmeyen bir şeyler var. Tekdüzelik mahvediyor beni. Görüyor musun? Adam bir süre otobüs durağına giden arkadaşı Fevzi’nin arkasından baktı. Yol ayrımları. Hep vardı, olacaktı. Merdivenlerini büyük bir usançla çıktı apartmanın. Dairenin kapısını açtı. Koridorda küçük bir tereddüt geçirdi. Salona geçti. Çalışma masasının başına oturdu. İç geçirdi. Düşünmeye başladı. Tayinini isteyip gelmişti bu şehre. Alıştığı sıradan bir hayatın dışına çıkmak için. Adam çekiniyordu artık herkesten. Burada göreve başlayalı ne kadar olmuştu. Altı ay mı, dokuz ay mı, yoksa bir yıl mı? Dudağını büktü bunu düşünürken. Omzunu silkti, umurunda değildi. Belki bir sabah uyandığımda o eski günlerdeki gibi coşkulu, kıpır kıpır, güneşli bir ruha bürünürüm. Işığı yakalarım ve talihim döner ne dersin? Buzlar çözülür, ılık rüzgarlar anlam kazanır saçlarımda. Aynaların puslu, kirli yüzü berraklaşır. Görüntü netleşir. Baktığımda duru bir yüzle karşılaşırım. Mucize olur belki. Kendimle barışır, hayata dönerim. Hayattan kastım; insanların arasına karışmak, cılız bir derenin ırmağa kavuşması gibi ya da bir şelalenin dökülmesi gibi bir şey. Ansızın başarmak, nihayete ermek… Evet, belki bu kez gerçekten üstesinden gelirim bu illetin. Kurtulurum kuruntulardan, korkulardan… Tek neden buydu sanırım. Aynı insanlardan, aynı seslerden, aynı kokulardan bıkmıştı. Nefret etmemek için uzaklaşmalıydı. Yoksa kendini tutamayabilirdi. Öfkesinin kurbanı olabilirdi. Nefret, kötü ve kalıcı bir iz bırakabilirdi kalbinde. Kalpse,  korunmaya en muhtaç bölgeydi.Böyle düşünüyordu…
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yirmi beş ıssız gece-5 / Mazlum Civan
yarı. / Cihat Duman
yarenlik / Zeynep Dilyare
veda vakti / Meral Afacan
suya düş kalışlar IV / Celal Türk
Tümünü Göster