okumalar -I-

152
Görüntüleme

“Bitmeyecek Öykü”yü bilenler hatırlayacaktır Michael Ende’yi. Yazarından çok kitabın adıyla hafızalarda yer ettiğindendir yazarın diğer kitaplarıyla mesafesi insanların. Hayâl gücünün sayfalarla buluşmasına içsel bir hayranlık duyduğum kesin. Momo’daki o enfesliği tarif etmek neredeyse mümkün değil, çünkü hayâlin ürettiklerini tasvir etmek kolay değildir. Anlatmak istersiniz, ama olayın cümlelerini tam yakalayamayacağınızdan bir türlü öremezsiniz kurguyu. Hayâl de sahibini ister, onun dilinden aktarılmak ister, bir başkasının sözleri ya küçük gelecektir ya büyük… Nereden bakarsanız bakın Yüzüklerin Efendisi’nin içine girmeden okuyamazsınız ya da anlamak güçleşir bağlantıları. Tolkien bir yandan okumanızı ister sizden, ama okurken de olayın içinde yaşamanızı şart koşar sanki. Bir film seyrettirir aslında size, size farkettirmeden. Olmuştur, zamanı gelip de sinemaya uyarlandığında eser, heyecanla gidersiniz, kurulup koltuğunuza izlersiniz bir saat on beş dakika, iki saat yirmi beş dakika olmadı üç buçuk saat… okumuşsunuzdur, filmin sonunda şunu söylediğiniz vakidir “ben bu filmi seyretmiştim sanki.” Doğrudur siz bu filmi seyretmişsinizdir ve yazar size kitap yanında görüntü de sunmuştur. Bu denli boyutlu yazabilmek lütuftur işte, verilmiştir yetenek herkese nasib görülmediği ölçüde. Öyle de olur ki, ekranda gördükleriniz yetersiz gelir ve “eksik çekilmiş, tam yansıtmayı başaramamışlar, olduğu gibi aktaramamışlar…” gibi cümleler sarf edersiniz, çünkü siz okurken izlemiştiniz her şeyiyle filmi. Kabahat kimsede değil, mevzu külliyen boyut meselesidir. Amin Maalouf’ta gizli bir cazibe ile okuma hızınıza hız katıp sona geldiğinizde büyük bir kırıklıkla bütün kitaplarının bittiğini görürsünüz. “Daha fazlası yok mu? Olmalı, dahası olmalı. Ben henüz doymadım” gibi bir hisle aranırsınız da yazara küsersiniz “neden daha fazlası yok” bâbından. Bundan sonra siz yazara yönelirsiniz de yazarın adını gördüğünüz an bir kitabın üzerinde, kitabın başlığını bile okumaya gerek görmeden satın alırsınız. Artık kitabından önce adı satar yazarın, bu da kazanılmış başarılardan birisidir zannımca yazar adına. Ne yazarsa yazsın onun edinilmiş bir okur kitlesi mevcuttur ve bu böyle sürüp gidecektir nesiller boyu haklı olarak. Dönüp yeniden başladığınız olur has bir okur iseniz, sil baştan. Okudukça demlenirsiniz, demlenir içinizdekiler. Bir şarkının içinizi acıttığını bile bile sayısız kereler dinlersiniz mesela. Acının artması hoşunuza gittiğindendir belki ya da acıyı tazelediğindendir bu ısrar. Okumalar da böyledir çoğu zaman, tekrarda ilk okumalarınıza dönmenin yanında her okuyuşta başka anlamlar yakalarsınız, kaçırdıklarınızı bu sefer tutarsınız bir ucundan ve hep bir sızı hediyesidir yeniden okumaların. Okudukça yazılanların içine düştükleriniz vardır, okudukça düştüğünüz yerden çıkacağınızı sana sana devam edersiniz ısrarla. Cortazar böyledir işte, alır götürür sizi, geri dönmenize de izin verene kadar hapis kalırsınız. Döndüğünüzde kendinizde değişmişler bulursunuz hayretle. Mesela, Borges’in Babil Kitaplığı’nda kaybolmanız olasıdır, eğer bihakkın girebilmişseniz olaya. Derindir bu kitaplık, Gülün Adı’nda tasvir edilen o büyük kütüphane gibi. Esrarengiz, heyecanlı, ürkütücü, karmaşık ve bir o kadar büyüleyici… Kitaplarla hemhâl olanların böyle bir kütüphaneden etkilenmemesi sözkonusu değildir bana göre. Her bir kitabın labirentlerle dolu olduğu düşünülecek olursa binlerce kitaptan müteşekkil bir kütüphanenin griftliğini varın siz tasavvur edin. Ve okudukça içinde bir kütüphane büyüttüğünü unutmamalı insan. Kişiye özel ve raflarında nelerin gizli olduğunu sadece şahsın bildiği gayet gizemli bir mekan.
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yirmi beş ıssız gece-5 / Mazlum Civan
yarı. / Cihat Duman
yarenlik / Zeynep Dilyare
veda vakti / Meral Afacan
suya düş kalışlar IV / Celal Türk
Tümünü Göster