On Üçüncü Ay (VI)

Evinin ahşap, çift kanatlı büyük kapısını kapatarak verandaya çıktı, güneşin solgun ama gülümseyen ışığı, havayı ısıtmaya yetmemişti. Yinede derin bir nefes aldı. Ba­zen üşümeli derdi ablası Sina. “Üşümeli ki, üzerimize çöreklenen rehavet kalksın. Üşümeli ki; üşüyenlerin derdi bilinsin. Üşümeli ki; sıcak bir kucak, sıcak bir yuva, sı­cak bir yatak düşü kurulabilsin. Her düş bir adres olsun. Rüzgarın elleri yüzümüze değmeli, değmeli ki, okşanmaktan öte bir farkındalık ile atabilelim adımlarımızı” ha­tırlayınca özlemle gülümsedi.

“Ah Sina, ne çok özledim seni. Geliversen ya da gidiversem de, bir demlik çayın eş­liğinde efkârı, ışıldayan gözlerinde yıldızları, bilmiş sözlerinde hayatı yakalayabilsem.” diye geçirirken içinden, mantosunun yakalarını kaldırdı. Bahçe kapısına yönel­di. Bir türlü yağlayamadığı ferforje bahçe kapısını gıçırtılar eşliğinde açtı. Sokağa adı­mını atınca karşı apartmanın yüksek duvarlarının dibinde oturan Derman Dede’yi gördü. Dün gece yaşananları hatırladı. Derman Dede’nin, kopuk ama her biri tek başına büyük anlamlarla dolu sözleri hızla geçti zihninden. “Ya ödüllendiriliyorum ya da cezalandırılıyorum.” Diye geçirdi içinden. Henüz bilmiyordu. Bir parça irkildi. Gece esridi içinde, üşüdüğünü hatırladı. Karanlığa düştü bir iki saniye güneşe rağ­men. Bavulu açmadığına şaştı. Şaşırdığı öyle çok şey oluyordu ki, “Yetişemiyorum olanlara.” diye geçirdi içinden. Sonra:

– Hayırlı sabahlar dedi, coşkuyla. Ne güzel bir sabah değil mi Derman Dede.
– Aysız gece, güneşsiz sabah
– Olur mu bu dediğin hiç Derman Dede.
– Olur. Oluuur.
– Nasıl olur?
– Ateş de üşür, su da susar.
– Su susuz, ateş odunsuz kalır.
– Su yine de akar, ateş yine de yanar.
– Ateş yanar, yanarken üşür.
– Ateş de üşür. Üşür ateş.
– Ateş de üşür. Üşür ateş. Güle de dönüşür. Döndüren varsa güle. Derken, elindeki kupayı uzattı. Dün akşamki çorba verdiği kupa idi bu. Kupayı alırken, “Yazmam lazım bunları bir yere.” dedi mırıldanarak. Bahçe kapısını tekrar açtı, eve yönelirken seslendi:

– Hemen geliyorum Derman Dede, gitme bir yere, bekle olur mu?

Üşümek deyince, dün gecenin ayazını iyice hissetti içinde. Biraz su ısıtıp, poşet çay hazırlayabilirdi. Derman Dede’nin söylediklerini tam olarak çözemese de, kendisine armağan veriliyormuş gibi hissediyordu. Öyleyse sıcak ikramları ile teşekkür etmeliy­di. Başka şekilde teşekkür etmek gelmiyordu aklına. Hızlı adımlarla eve geçti, su ısıtıcısında su ısıtarak büyükçe bir kupada çayı hazırladı. Çabuk hareketlerle yeniden çıktı evden. Derman Dede bıraktığı yerde duruyordu.
–     Çay hazırladım sana Derman Dede. Gelirsin yine buraya hem kupayı getirirsin olur mu? Şimdi gitmem gerek, acelem var, gelince görüşürüz.
–     Ağır ağır acele et!
–     Ağır ağır acele et!
–     Ağır ağır acele et!
Serap arabaya binmiş uzaklaşırken Derman Dede ters istikamete yönelmişti.
“Ağır ağır acele et!” dedi kendi kendine birkaç kez. “Nasıl olacaksa bu?” diye mı­rıldandı sonra.
Bahardan firar bir gün başlamıştı İstanbul’da. Pazar günü tenhalığı bu şehre çok ya­kışıyordu. Trafik yoktu. Boğaziçi köprüsünden geçerken, arabanın camlarını açtı. Yan koltukta, kaç kez okuduğunu saymadığı not bir anda havalanınca, kendisine şa­şıracak kadar büyük bir telaşla kapattı camları. Notu alıp, bir kez daha okudu. Özen­le ceketinin cebine yerleştirdi. Bir şarkı mırıldanmaya başladı. Olmadı, sustu. Gaza bi­raz daha bastı, Eyüp Sultan, Ayasofya, Sultan Ahmet Camilerinin görkemli gölgele­rinden çekti. Düşüncelerini toparlamaya çalışmasına rağmen “On Üçüncü Ay” diye mırıldandı sıklıkla. Beyazıt Cami’nin minarelerini görünce, Reis’e yaklaştığına, içinde büyüdükçe büyüyen şaşkınlığı paylaşma zamanının geldiğine, telaşlı bir çocuk gibi sevindi. Sabahın erken saatlerinde telefonda belirledikleri kahvenin kapısından, tüm masalara bir çırpıda göz gezdirdi. Reis köşedeki sedirde, gözlüğünü burnunun ucu­na indirmiş, yine ekoseli bir gömlek giymiş oturuyordu. Gülümseyerek yaklaştı. Dal­mıştı Reis.
–     Ben geldim.
–     Ooo hoş geldin çölün kızı, özlettin kendini.
–       Ben de özledim Reis. Ben de. Sana dopdolu geldim üstelik.
–       Hadi ben sende ki bu enerjiyi özlerim, şu dört duvar arasına, gökyüzü olan göz­lerini özlerim de sen bizde ne özlersin bilemem. Dedi Reis.
–     Yapma Reis. Biliyorsun bal gibi de neyi özlediğimi. Ama ben de biliyorum ki illa duymak istersin. Peki dinle o zaman; ben de senin, benim hayata açılan pencerem oluşunu özlüyorum. Bir değil, birçok pencereden çektiğin fotoğraflarını özlüyorum. Kurumuş bir sünger gibi geldim, sözlerinle ıslanmak istiyorum. Vee İhtiyar delikan­lım, şu duruşunu şu bakışını, aklını, şefkatini, seni özlüyorum…
–     Tamam tamam. Baban gibi ellerimi cebime atıp ne var ne yok saçacağımı sanı­yorsan yanılıyorsun. Fazıl’ın kulakları çınlasın o pek cömert olur böyle zamanlarda. Bizim gibi fakir de sözünü ikram eder ancak.
–     Ne güzel işte Reis, babam paralarını saçardı ben toplardım, çocukluğum zengin geçti. Sen de sözlerini saçıyorsun büyürken de zenginim. Gerçi çok sustuk seninle Reis. Sözlerini saçmakta da her zaman cömert değilsin hani. Elhasılı sözlerini versen de, suskunluğunu ikram etsen de çok ballıyım çok. Dedi Serap gülerek.
–     Bahtında ballı olsun Çölün Kızı.
–     İyi ki varsın be Reis, dar ettim sabahı. İçimde bir büyük şelale çağlıyor ki sorma. Sen olmasan kime götüreceğim kendimi, yüreğimi ben?
–     Meraklandırdın beni bak. Pek suskun bir yürek nasıl bir çağlayana dönüşmüş an­lat bakalım.
–     Bilmiyorum Reis, inan bilmiyorum. Başka değil bak, bambaşka içim. Tarif etmek için kelimem yok. Aşık oldum da diyemiyorum. Aşk böyle midir bilmiyorum. Aşk in­sanı bambaşkalaştırıyor mu yoksa, aslına mı döndürüyor onu da kestiremiyorum. Reis gülümseyerek;
–     Aslına döndürür. Sen doğru soruyu sormuşsun çölün kızı. Dedi.
–     Öyle mi Reis. Ben bu olanlardan önce, yosun tutacak kadar durgundum. Bak ba­na, neredeyse sekerek yürüyeceğim. Dedi ve ceketinin cebinden notu çıkarıp, Reise uzattı.
–     Reis bu nedir peki? Bu nasıl bir rastlantıdır? Sana geçen gelişimi, sana söyledik­lerimi hatırla. Şimdi de bu notu oku.
Reis gözlüklerini takıp, notu okudu.
–     Hımm. Bu ne güzel bir tevafuk. Demek On Üçüncü Ay. Sen gerçekten ballısın be Çölün Kızı derken, Serap’ın omzuna ufak ufak dokundu. Allah nazarlardan saklasın. Aşkın sefasında kalasın, cefasını sevesin.
–     Amin Reis. Başka, başka bir şey söylemeyecek misin?
–     Ne denir bundan başka Çölün Kızı? Ne denir? Söylenecek söylenmiş, adı kon­muş, yolu çizilmiş, denize akıp gidiyor yüreklerinizdeki nehir.
–     Kimdir bu adam diye sormayacak mısın? diye sordu Serap, biraz çekinerek.
–     Kimdir bu adam biliyorum dedi Reis.
Serap, öylece kalakaldı. Aklıma gelen başıma geldi der gibi baktı Reis’e. Yutkundu. Gözlerine hüzün çöreklendi. “Reis söylemiş ona On Üçüncü Ay’ı.” diye geçirdi aklın­dan ve inandı buna. Direkt bunu soramazdı, sen mi söyledin diyemedi. Boğazı kuru­muştu.
–     Çay deyiverdi. Çay içsek.
–     Sen kahvaltı da yapmamışsındır.
–     Yapmadım.
Reis servis yapan genç delikanlıyı gözleriyle takip edip, elini kaldırdı. Kahvaltı istedi.
–     Çaylarımız hemen gelsin olur mu evlat?
–     Olur efendim. Diyerek uzaklaştı delikanlı.
Çaylar gelmiş, Serap, çay bardağının yüzeyinde oluşan dem rengi gölgelerde sözcük arıyordu. Reis nasıl yapardı böyle bir şeyi. Bunu hesap soruyormuş gibi soramazdı da. Kırgın susuşuyla yudumladı çayını.
–     Sustun, saklanmalı mıyım bir masanın altına? Çöl fırtınası öncesi sukunet midir bu. De hele Çölün Kızı. Bu coşku, bu susuş hayra alamet değil. İlla kimdir bu adam diye sormamı istiyorsan sorayım. Dedi. Serap, şaşkınlığın, inandığı ya da zannettiği şeyin, (ki zanlarından imtina ederdi hep) yanılgısından. Reisin böyle bir şey yapmış olması fikrinden, hayal kırıklığından oluşan gölgelerle baktı Reise.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-15 / Behice Kolçak Şark
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -22 / Şiraze
Bir Aşk Masalı / Gülşah Nezaket Maraşlı
En Sevgili’ye / Mehmet Kelebek
Gölgeler / Orhan Güdek
Tümünü Göster