Klasikler ve Kötülük Kavramı

22
Görüntüleme
İnsanın kötülükle olan ilişkisi, Şeytan’ın Allah’a başkaldırma­sı ve kıyamet kopuncaya kadar Allah’tan kötülük yapmak için izin/mühlet istemesi ile başlar. Şeytan, bu başkaldırıyı gerçekleştirmeden önce, insanın günahtan (kötülükten) uzak bir yaşantısı vardır. Adem (a.s.), cennette eşi Havva ile mutlu bir hayat yaşamaktayken, Şeytan’ın ahdini tatbike koyulması ile cennette eşi ile memnu meyveyi yer ve insanın yasaklı olanla ilişkisi başlar, insanın yaratılmasının öncesin­de, meleklerin, insanın dünyada kan dökücü olacağına, gü­nah işleyeceğine dair bir bilgi sahibi olduklarını da biliyoruz. Sonrası malum, memnu meyve yendikten sonra insanoğlunun dünya macerası başlar. İnsanın dünya macerasının böy­le bir düşünce ile başlatılması, insanın yasaklı olanı işledik­ten sonra geldiği dünyaya o hatasını da beraberinde getir­diği ve dünyada hiçbir zaman bu hatanın gölgesinden kur­tulamayacağı fikrine de götürür. Dünya yaşamının doğru yorumu için, dünya sözcüğünün Arapça’da alçak, aşağılık anlamlarına geldiğini de bilmek gerekiyor. Bu alçak, aşağılık yurtta bir sürgün/atılmışlık hayatı yaşayan insan, ancak bu yurdun aşağılık, alçak olduğunu fark ettikten, ondan el etek çektikten sonra geldiği yere (cennete) gidebileceğine dair tasavvufî düşünceler gelişmiştir. Bu yüzden olsa gerek ta­savvuf dilinde dünya, gölge varlık olarak algılanır ve ehl-i ta­savvuf dünyanın geçiciliğine çokça vurgu yapar. İnsanın gü­nahı işlemesi özgürlük alanını zorlaması anlamına da gelebi­lir. Özgürlüğün zorlanması, bazı ayrıcalıkların yitirilmesine sebep olur: Cennetten dünyaya atılma. Günah, beraberinde özgürlük alanını fark ettirir; özgürlük bilinci oluşturur. Dün­yasal düzlemde hâlâ özgürlüğün, bir şeylerin rağmına geliş­tirilmeye çalışılması sanki cennette yitirilen hakları arama uğraşısı şeklinde de yorumlanabilir.

Yazımda şu an benim de net bir biçimde saptamadığım bir­kaç “Klasik kitap”ta “Kötülük” kavramının izini sürmeye ça­lışacağım. “Kötülük” kavramı ile ilgili olarak Türk romanın­da önemli veriler bulamayacağımı düşünüyorum. (Bütün ge­nelleyici yargılar gibi bu yargının da haksız kaldığı taraflar vardır.) Toplumsal tezleri bireysel tez­lerinin çok üstünde olan Türk romanı (edebiyatı) “İnsanî duyguların” peşi­ne çokça düşmez, onları hak ettiği öl­çüde irdelemez. “Doğu- Batı” kavramı/çatışması düşünce dünyamızın en önemli sorunu haline geldiği için, edebiyatımız da bu ve benzeri “Top­lumsal tezleri” işlemeyi, daha birey­sel, insanî konulara yeğ tutmuştur. Türk Edebiyatında, “Kötülük kavra­mı” aralığından bakıldığında modern şiirin ayrıcalıklı bir yerde durduğunu düşünüyorum, çünkü modern şiirin “Bireysel alanı” bize daha zengin malzemeler sunuyor.

Cervantes’in Don Kişot’u önemli öl­çüde insan ve kötülük ilişkisini sorgu­lar. Masal devrinde kalan kötülüğün baş aktörleri devler, bu romanın en önemli sahnesinde yine yerlerini alır­lar. Bu da masal devrinin aktörlerinin yerlerini, hâlâ roman kahramanlarına bırakmadıklarını gösterir. Roman bo­yunca romanın baş kahramanı Don Kişot, birçok kötülükle karşılaşır, hep­sinin üstüne bir şövalye şecaati, cesa­reti ile gider. İlginçtir, karşılaştığı onca soruna rağmen Don Kişot, hiçbir insana gönül koymaz. Ona göre bü­tün kötülüklerin kaynağı büyücü Freston’dur. Kötülüğü, insan kaynak­lı görmeyen Don Kişot, üst bir oku­mayla insanı kötülüğe iten Şeytan’la bir ilişki kurar ve kötülüğü Freston’a yani Şeytan’a yükler. Bilindiği gibi Don Kişot, kötülüğü fark ettiği andan itibaren ne pahasına olursa olsun kö­tülüğün üzerine gider. Şövalyelik kimliğini kitaplardan, şövalye kitap­larından, edinen Don Kişot, haksızlık­ların üstüne giderken sâdık dostu Sanço Padza, ya kötülükten kendisini sakınmakta ya da Don Kişot’un kötü­lükler karşısında edinecekleri üzerinden, neler kazanabileceğini düşünür, çıkarcı bir bekleyiş içine girer. Don Ki­şot, okudukları, yaptıkları itibari ile garipsenen, komik bulunan, kötülülükle mücadele eden entelektüel kimliğe karşılık gelebilir. Çünkü ol­dukça büyük bir kitaplığa sahip olan Don Kişot, öncesinde, o büyük evin­de, dört başı mamur bir hayat sür­mekteyken okuduklarının etkisiyle kötülükle savaşan bir kahraman olur. Dünyayı ham, çıplak gözlerle seyre­den, okumaktan ve yazmaktan uzak olan köylü Sanço ise kötülükle müca­dele etmek gibi bir dert içinde değil­dir. O küçük insanlara ait, küçük bir çıkarın peşindedir. Roman boyunca okur için akıllı insan tiplemesinin kar­şılığı Sanço’dur. Çünkü Şeytanî bir düşünce olan çıkardan başka bir ta­sası yoktur. Roman boyunca Don Kişot, fark gözetmeksizin bütün maz­lum ve mağdurlara yardım eder. Gü­nümüzün alaysanan tipidir, çünkü ideolojik bir kaygı gütmeden sadece ve sadece “Haktan” yana tavır alır. “Benim yandaşımın yaptığı yanlış, karşıtımın yaptığı doğrudan yeğdir.” düşüncesi içinde olan ideolojik kahra­manlar, Don Kişot’la barışık değildir­ler. Onlar, yandaşlarını kollarken, Don Kişot bütün insanları kollar. Romanın sonunda şatosuna dönen Don Kişot, mirasından Sanço’ya da bir miktar bı­rakır ve Sanço’nun hesaplarının farkında olan bir baş kahraman olarak ölür. Don Kişot, masal devirlerinin pazusu bükülmeyen kahramanlarına benzer, devler ve büyücülerle müca­dele eder. Çünkü Cervantes, kötü ki­şi ile değil kötülükle mücadele etmek istemektedir ve kötülüğün kaynağı insan değildir. Bu kötülüğün adı da: “Büyücü Freston’dur.”

Belki de dünya edebiyatında “Kötü­lük kavramını” ruh genlerine kadar çözen ve bunu en iyi şekilde işleyen yazar Dostoyevski’dir. Özellikle başyapıtları olan “Suç ve Ceza” “Karamazov Kardeşler” kötülük kavramı üzerine örgülenmiş, işlenmiştir. Dostoyevski, hak etmediği peşin, ko­lay bir yargıya kurban edilir. Babasının, o daha küçük bir ço­cukken, öldürülmüş olması sanki onun romanlarını anlamak ve anlamlandırmak için yeter ve artar bir veriymişçesine abartılarak kullanılır. Suç ve Ceza romanında baba varlığını hissettirmez bile. Romanın adı Suç ve Ceza, kötülük ve kö­tülüğün karşılığı şeklinde bir okumaya açıktır. Dostoyevski’yi büyük kılan sır, ermişlere özgü kötü kişiyi masumlaştırıcı ba­kış açısıdır. O, insanın insanî yönüne çokça vurgu yapar. Raskolnikov, tefeci Alyoşa Ivanova’yı öldürmeye giderken aslında cinayetle ilgili bir kurgusu/akılsal çıkarımı vardır; ama tefeciyi öldürmeden önce bir hayli gelgit yaşamıştır. Cinayet öncesi, birçok hesabı tutmaz; fakat sonuçta Ivanova’yı öldü­rür daha vahimi hiç hesapta yokken cinâyete tanık olan kız kardeş Livazeta’yı da öldürür. Belki de bir günah başka bir günaha kapı aralar. Raskolnikov’un Ivanova’yı öldürmek için kendisince haklı nedenleri de vardır. Öldürülmeyi hak eden tefeci Ivanova’dır. Kız kardeş Livazeta’yı masumken öldür­müştür. Bu durumdan dolayı Rodya’a masum kız kardeş için üzülür, vicdan azabı çeker. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u affetmemesinin sebebi “Ivanova cinayetini önceden kurgulamış olmasıdır. “Kız kardeş, cinayeti o ana denk geldiği için kaçınılmaz olarak işlenmiştir. Kötülüğün tasarlanması, kur­gulanması akılla derin bir biçimde ilişkilendirilmesi onu da­ha ağırlaştırmaktadır ve taşınılmaz kılmaktadır. Ama aklın kötülükle, Ivanova cinayetinin işlenişi biçimindeki gibi, bir ilişki kurması, cinayetin belki de aklın sözcüsü olan Şeytan’la ilişkili olması anlamına gelir. Bu da Raskolikov’un yükünü Şeytan’la paylaşmasıdır; oysa kız kardeş Livazeta, masumken öldürülmüştür ve bütün yük Rodya’nın olmuştur. Her­man Hesse: “Akıl Şeytan’dandır.” demişti. Kötülüğün akılla ilişkilenmesi, bize insanın maruz kaldığı ilk şiddeti anımsat­makta: Şeytan’ın aklî delillerle Adem’e secde etmemesini.

Karamazov Kardeşler’in Ivan’ı kardeşler içinde okumuş, aklı­na en fazla yaslanan, aklına en fazla güvenen kahramanıdır. Ivan’ın cinayeti işlediğine ilişkin kesin veriler olmasa da “Baba katilliği” Ivan’ın suçu, günahı olur. Karamazov’un cümlesi de:”Budalalık saftır, kurnazlık bilmez; ama zeka hileye, sinsi­liğe başvurur. Zeka dalaverecidir, budalalık ise dürüsttür, doğ­rudur.” yazarının akla bakışını ele verir. S. Freud’un Dosto-yevski’ye duyduğu hayranlık çok önemlidir. Psikolojinin en önemli düşünürü Dostoyevski’ye hayran olmakta, onun insa­nî duygularını kahramanlarına yerleştirmesindeki ustalığına şapka çıkarmaktadır. Dostoyevski romanları sanki hayatın maketi gibidir, onlar ideal ölçülerde sergilendiğinde karşımıza kusursuz, gerçek hayat çıkacaktır. Karamazov Kardeşler’deki cinayetin belirsizliği aslında cinayetin (kötülüğün) insanın tek başına ürettiği bir durum olmadığını Şeytan’ın ahdini tatbike devam ettiği şeklinde bir yoruma da açıktır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov; Karamazov Kardeşler’de Dimitri Sibirya sürgünü ile işledikleri kötülüğe güç yetirebilirler. Cezayı arzular, onu iç­lerine sindirirler. Aslında bir günahkârın cehennemi vicdanı­dır. Karamazov Kardeşler’de alıntıladığım: “İnsanlar -caniler bile- bizim sandığımızdan çok daha saf, temiz yüreklidirler ço­ğunlukla. Tabii biz de.” cümle de Dosto’nun suçluya bakışını özetler niteliktedir. Karamazov Kardeşler’in bilgesi Zosima De­de: “Dünyadaki tüm kötülüklerin, insanların işledikleri günah­ların bile tek sorumlusu bizleriz. Bunun bilincine varan rahip, hatta insan, yaşamasının amacına ermiş demektir.” cümleleri ile konuşmaktadır. Dostoyevski: “Elmayı yiyip iyi ile kötüyü öğrendiler.” diyor. İşledikleri ilk günah, onlara sadece iyiliği (masumluğu) değil kötülüğü (günahı) de fark ettirir. Dinî inançlarını yitiren Ivan, “İnsanoğluna cennet verilmişti onunla yetinmedi, özgürlük istedi…öyleyse ona acımamalı.” diyor. Cennetten dünyaya gelen insan, masumluğunu yitirdi; tıpkı inançlıyken inancını yitiren Ivan gibi.

Goethe, Faust adlı o muhteşem eserinde Doktor Faust ile Mefisto arasında geçen hikâyede cennette Adem ile Şeytan arasında başlayan mücadeleyi anlatır. Karamazov Kardeşler­’de Ivan’a görünen hayalet: “Mefisto, Faust’un karşısına çı­kınca kötülük yapmak istediğini; ama yalnızca iyilik yaptığı­nı söylüyor.” Mefisto Şeytan’dır; Faust ise masum insandır. Goethe, büyük bir cesaretle kötülüğün başlangıcını, insanın ilk günahı işleyişini, doğrudan işleyen bir yazardır, Dosto­yevski ise bu konuyu dolayımda işleyen bir yazardır. Ama Dostoyevski’nin kötülük konusunu Goethe’den daha başa­rılı işlediğini söyleyebiliriz. Karamazov Kardeşler ve Fasut paralel bir okumayla okunduğunda kötülükle ilgili çok önemli veriler verir. Mefisto: “Akıl ve bilgiyi inkâr eden adam, ima­nı da koruyamaz.” derken, Dostoyevski, aklın kötülüğe ka­pı araladığını bilir ve aklı iler. Dinde derinleşmemin bir yolu da düşünmektir, (tefekkür) Mefisto: “Fazla düşünen adam hayatın tadını kaçırır.” der. Yine, Mefisto: “Kedi fareyi kovalamaktan nasıl zevk alırsa, ben de imanlı âlimlerle uğraş­maktan öyle zevk alırım.” der. Adem’in yasak meyveyi ye­mesi onun özgürlük alanını zorlamasıdır. Özgürlük bu nok­tada insanın cennetten çıkmasına sebep olmuştur. Mefisto ise: “Hürriyet, gençler için büyük bir nimettir.” diyerek öz­gürlüğün kötülükle olan ilişkisini tetikler. Cennette bütün nimetleri yiyebilen, onlardan yararlanan Adem için Şeytan’ın ona ulaşabileceği tek kapı vardır: Yasak Meyve. Mefisto, Faust’a: “Bilmez misin ki, Şeytan için kilitli kapı yoktur.” diye bağırır. Masum, saf, dindar Faust, Mefisto’nun kışkırtmala­rıyla yoldan çıkar sevgilisi Margarete ile birlikte olur. Bu be­raberlikten sonra cinayetler işlemesine sebep olur. Romanın sonunda Faust, günahlarından tövbe eden, affedilen kahramandır. Karamazov’un Zosima Dede’sini hatırlamakta yarar var: “İnsanlar -câniler bile- bizim sandığımızdan çok daha saf, temiz yüreklidirler çoğunlukla. Tabii biz de.” Goethe, kötülük kavramını ilk başladığı anda, cennette başladığı biçimde işler.

Hiç kimsenin konuşmadığı ama herkesin ağız birliği yaptığı Kafka romanlarında kötülük adı konulmayan, kozmik alanı belli olmayan bir yerden gelir. Sanki Kafka, özellikle bu kö­tülüğü, kötülüğün kaynağının adını koymaz, vermez. Onun romanlarında, öykülerinde sahici kötü bir karakter yoktur. Ve kötülük tasarlanarak, üzerinde uzlaşılarak ortaya çıkmış değildir, vardır, orada durmaktadır ve varlığını hissettirmek­tedir. “Dava” romanında Joseps K’nin başı derttedir, sıkıntıları vardır, hapse düşme durumundadır; ama bu ve benzeri durumların “Kırmızı çizgi­leri” çok net çizilmemiştir. K’ye iflah olmaz bir kötülük bulaşmıştır; gücü­nü hissettirir ama varoluşu gerçekleş­tirdiği mekân, alan belli değildir. Da­ha doğrusu sözleşilmeden birdenbire K’nin karşısına tıpkı mahkeme odala­rı gibi kötülük çıkmıştır. Mahkemeler, bazen izbe apartman odaları olurken bezen de bir kilise olabiliyor. Joseps K’nin suçunun ne olduğunu okur bir türlü bilemez. Romanın kahramanı Joseps K. ne yaparsa yapsın yakasını bu davadan kurtaramaz. Romanın sonundaki öldürülme sahnesi de son derece siliktir. Kötülüğün bir kişiye indirgenemeyecek kadar kompleks ol­duğunu düşünen Kafka, Dava roma­nında bize kötülüğün baş aktörünü vermez.

“Dönüşüm” romanında da ‘Gregor Samsa’ sabah uyandığında yatağın­da kocaman bir böceğe dönüşmüş­tür. Daha düne kadar insan olan biri için bu durum, kabulü imkânsız bir durumdur. Ama Gregor, bu duru­mundan çok yakınmaz, daha başka endişeler içindedir. Böcekleşme işi, ona yapılan kötülük, kimden gelmiş­tir, bilinmez. Böyle olduğu için de Gregor ne birilerinden yakınır ne de birilerinden medet umar. Öylece ça­resiz bir şekilde bekler. Belki Gregor’u sömüren ailesi bu kötülüğe or­taktır; ama bu kötülükten onlar da etkilenmektedir, onlar da bu duruma üzülmektedirler. Bu romanda anne kötülüğe karşıdır ama çaresizce duru­şu ile aslında o da kötülüğe yandaş­tır. Gregor, bir ara odasından salona geçer; fakat ailesi onun bu yeni gö­rüntüsünden korkmaktadır. Babası, meyveler atarak Gregor’u odasına yönlendirmeye çalışmaktadır. Bir meyve Gregor’un sırtına isabet eder ve iz bırakır. Anne, böcekleşen oğlu­nu koruma isteği ile eşine: “Yeter, Gregor’un canını acıtıyorsun.” der. Sonuçta Gregor’un ölüsü de “Bir bö­ceğe” layık muamele görür ve temiz­likçi kadın onun ölüsünü “Hâllettiği­ni” söyler. Gregor, temizlikçi kadın tarafından “Hâlledilirken” ailesi tren­de gezintiye çıkar. Kafka romanların­da kötülük tek bir elden çıkmaz, bir­çok insan bu kötülüğe ortaktır. İnsan­lar arasına paylaşılmış bir kötülüktür. Kötülük kavramının son derece öz­gün işleniş biçimi, Kafka romanlarını güçlü ve ayrıksı tutan bir özelliktir.

Lev Tolstoy, Rus ırkının o çok üstün sezme ve anlatma becerilerinin en önemlilerindendir. Anna Karanina ro­manında güzel Anna bir aşk ilişkisi olarak başlayan Voronski aşkında kö­tülükle karşı karşıya kalacaktır. Bizler hayatta geleceği bilmeden yaşarız. Roman kahramanları ya da romanı yazan yazarlar da geleceği bilmezler. Ama gelecek adına bazı sezilerimiz her zaman vardır. “Gaybın anahtarı şairlerin elindedir.” hadisi de buna işarettir. Anna, ağabeyi ve yengesi arasında çıkan sorunu çözmek için köye gider; ama köyde onun bütün hayatına mal olacak bir sürpriz onu beklemektedir: Voronski. Anna, ko­cası kendisinden bir hayli yaşlı da ol sa evli bir kadındır ve hesabında ko­casına ihanet etmek yoktur. Yalnız daha Voronski’yi görür görmez kötü şeyler olacağını “Sezer”. Geldiği gü­nün akşamı dönmek ister, döner ama trende onu bir sürpriz beklemektedir: Voronski. Anna, ona trende ne işi ol­duğunu sorar ve Voronski, Anna’ya onun için trene bindiğini söyler. An­na, buraya kadar kötülükten kaçmak­tadır, kaçmaya çalışmaktadır; ama kö­tülük onu bulmakta kararlıdır. Fırtına­lı bir aşk başlar ve şiddetini arttıran olumsuz bir ilişkiye dönüşür, Voronski Anna aşkı. Tolstoy’un kadın kahra­manları affedilmeyecek kadar suçlu­durlar. Çünkü Adem’in cennetten çıkarılmasına Havva sebep olmuş, kötü­lüğün başlamasına sebep olmuştur. Romanın sonunda, kopan çığlık Anna Karanina’nın bir trenin altında intihar ederken ki çığlıklarıdır. Kazanan do­zajını artıran kötülük olmuştur. Üste­lik Karanina iyilik yapmak için yola ko­yulurken karşısına kötülük çıkmıştır.

Yine Tolstoy’un kötülük kavramını ba­şarıyla işlediği diğer bir romanı: Kroyçer Sonat’tır. Anna Karanina roma-nında olduğu gibi olay yine seyir hâlindedir. Pozdnişev, tren­de hayat hikâyesini anlatmaktadır. Kıskandığı için karısını öl­düren bir kahramandır Pozdnişev. Karısı bir müzisyenden dersler almaktadır ve o müzisyenle ahbap olmuştur. Roman bize karınsının Pozdnişev’i aldattığına dair bir ipucu, bir veri vermez. (Klasik kitapların gücüdür bu okur ya da yazar kah­ramandan daha fazlasını bilmez.) Ama Pozdnişev, karısını öl­dürür. Karanina romanından olduğu gibi fatura bütün ağır­lığı, ödenmezliği ile kadına yüklenmiştir. “Yalnız biz erkekle­rin bilmediğimiz, daha doğrusu bilmek istemediğimiz, fakat kadınların çok iyi bildiği bir nokta var. En yüksek, şairane de­diğimiz aşkta bile manevî değerlerin etkisinden çok, maddî yakınlığın, saç tuvaletiyle, elbisenin renk ve biçiminin rolü vardır.” Kadını kötülüğün sebebi, kaynağı gören Tolstoy’un bu görüşü benimsemesinin en büyük sebebi eşi Sonya Andreyevna’dır.

Shakespeare, kötülük kavramını tekil kişide anlatan, onu ete kemiğe büründüren yazardır. Hamlet’te, kötülüğün baş ak­törü, Hamlet’in amcası Claudius bütün şerrin kaynağıdır. Claudius, ağabeyini öldürüp yerine tahta oturur. Yengesi ile evlenir. Hamlet’i, yeğenini, defalarca öldürtmeye çalışır. Ese­rin sonunda amca, anne ve diğer kahramanlar gibi Hamlet de ölür. Shakespeare diğer klasik yazarların aksine, kötülüğü en net biçimde vermiştir.

Bir diğer önemi eseri olan Othello’da ise lago, kötülüğün baş aktörüdür. Destamona hikâyenin masum kızıdır. Ama lago, bütün dümenleriyle zenci kumandan Othello ile Destamona’nın evliliklerine sebep olur. Othello, Destamona’yı öldü­rür. Sheskpaere, kötülük kavramının izlerini dünyevî gerçek­likte sürdürür. Kötülük yine tekil kişi lago da toplanmıştır.

Başlığının kuşatıcılığına rağmen birkaç klasikte kötülük kav­ramına değinebildim. Okuyucular, diğer kitaplarda bu kavra­mın izlerini gözlemleyebileceklerdir. Günümüzde metafizik arka planı olmayan, kurgularının giriftliğiyle okurlarını sürük­leyen fakat okurlarına bilgelik vermekten uzak polisiye ro­manları kötülük kavramını hakkıyla ele almaktan çok uzaktır. Klasikler hâlâ birçok konuda bize zengin malzeme vermekte­dir. Italio Calvino’nun “Klasikleri Neden Okumalı” adlı ma­kalesi klasik metinleri okumada ufuk açıcı olacaktır.
Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -29 / Şiraze
Bir Aşk Masalı / Gülşah Nezaket Maraşlı
En Sevgili’ye / Mehmet Kelebek
Gölgeler / Orhan Güdek
Kalmaya Yeşil Yetmiyor / Yeprem Türk
Tümünü Göster