karanlık ülkeler padişahı

170
Görüntüleme

Yaşlı adam sürdü ocağa bakır cezveyi. Çocuk çıkardı tel dolabından nemli kahveyi.Bu bir hikâyeydi, susulmalıydı şimdi. Usul usul yağmur, ağır ağır çamur.Uzaklara atılmış bir köy; bahsi yalnızlıktan açılmış. Annesi, şehirden getirdiği hediyeleri vermek için yan avludan Fadik teyzelere geçmişti. Babaannesi bahçe sulamakla meşguldü. O ise uyutulmuştu yaşlı adamın yanında. Belki o uyanıktı da dünya uyutulmuştu. Nem kokulu kırkyama yorgan; boynuna sürtmeye başlayınca ve boğuk bir ses yanında aksırınca; burnunu yastığa sürtüp elini iki yana açtı çocuk ve sırtüstü dönüp gözlerini tavana diktiğinde bu paralel ağaç dizinlerini bir anda tanıyamadı. Ağlasa mıydı bilemedi, başını hafifçe yana çevirince kamaşan gözlerine bir karartı takıldı. Küçük pencereden süzülen ışık huzmelerinin; başına, kollarına dokunduğu, elinde izmaritine kadar içilmiş sigarasıyla bir adam duruyordu. Yüzü pencereye dönüktü ve pencere tarlalara. Güneş ışığının net ve davetsiz girişi tüm tozları ayağa kaldırmıştı ya da ayaktaki tozları görünür kılmıştı. Tozlara bir de sigara dumanı eklenince sükûnet halindeki yaşlı adam; sislerle örtülü bir sarayın birazdan hiddetlenecek padişahına benzemeye başlamıştı. Çocuk ilk defa dedesiyle yalnız kalıyordu. Dokuz yaşındaydı algılıyordu, anlıyordu, “dede” nedir biliyordu ama yine de korkuyordu. Hafifçe çekti yorganı başına doğru ve uyuduğuna inansın diye yaşlı adam; nefeslerini derin derin almaya, kirpiklerini kımıldatmamaya çalıştı. Bu yaşlı adam uyanınca ona nasıl davranır; bunu hiç tecrübe etmemiş, hiç diyaloga girmemişlerdi. Yalnızca bayramlarda gelinirdi buraya ve o mor caddelerle bölünmüş gecekondu mahallesi misali sert el öpülür kısık ve sert bir “çok yaşa” onayı alınınca serüven biter ve herkes başka yöne dönerdi. Peki, ama şimdi ne diyecekti bu başı dumanlı bir dağ gibi yükseldikçe yükselen, uzadıkça uzayan karartıya. Biraz önce boynuna dolanan yorgan şimdi yüzünü de kemiriyordu sanki. Karanlık kuyuya atılmış bir taş gibi hissediyordu kendini ama taş gibi kımıldamadan da duramıyordu. Tüm odayı saran sigara dumanı boğazını gıcıklıyor ama inatla biri diğerine ekleniyordu sigaraların. Kirpiğini aralamıştı çocuk ve bir çizgi film kıvraklığına inat durgun ve ağır seyreden bir belgesel izliyordu. Camdan süzülen ışık pencereye takılmış olan demir parmaklığın gölgesini karşı duvara çakmıştı. Parmaklığa yaşlı bir adam gölgesi de eklenmiş; duvardaki bu resim; siyah-beyaz bir eskiz defteri gibi ışığın elleriyle imzalanmıştı. Yaşlı adam elindeki sigaradan bir nefes daha çekip sigaranın harını canlandırınca boğazı hırıldamaya ve birazdan yıkılacak bir şehir gibi ilk artçı depremlerle kımıldamaya başladı. Arka arkaya gelen hırıltılar yerini boğuk bir nefese ve bitmek bilmeyen öksürüklere bıraktı ve hasta bir akciğer kaburga kemiklerine yüklense de yeniden sakinleşip esareti kabul etti… İyice bitkinleşen karanlık ülkeler padişahı bu gürlemenin ve şiddetin ardından dikişleri sökülmüş minder ve yastıktan müteşekkil tahtına yeniden sinmiş ve bakışlarıyla pencere ile parselli tarlalarını dolaşmaya devam etmişti. Çocuk hala kımıldamadan durmaya çalışıyordu ama bacakları uyuşmaya sırtı ağrımaya başlamıştı. Aklından “keşke şu an biri içeri girip bu karanlık adamı lafa tutsa da bende yavaşça süzülsem kapıdan hayalet gibi” diye geçirdi. Tam müebbet yatak hapsinden kaçışlar planlarken sessizliği kuvvetli bir “paaaat” sesi bozdu. Çocuk yatağından korkuyla sıçrayıp, sımsıkı kapattığı gözlerini fal taşı gibi kocaman açtı ve karanlık gölgeler cellâdıyla göz göze geldi. Ah işte yakalanmıştı. Dili dişlerine çarpıyor dolanıyor ama boğazından yeterli nefes gelmediği için sese dönüşmüyordu. O an bir şey oldu ve yaşlı adamın buruşuk yüzünün tam ortasındaki çizgiler yukarı doğru çekilmeye başladı. Evet, evet bu bir gülümsemeydi ve öndeki iki asimetrik diş morarmış dudakları itekleyerek dışarı çıktı: “korktun mu yavrum, yanına sinek konmuştu da yüzüne tebelleş olmasın diye ona vurdum” dedi dede. Gülümseme kaybolmadan hala yüzünde dalgalanıyordu. Çocuk tüm uyuşukluğu yorganın altına saklamış gibi kıskıvrak kalktı ve kocaman gözlerini ihtiyarın sarıya çalan gözlerine kilitledi; “Yok dede, şey, korkmadım da…” dedi. Yaşlı adam eliyle torunun başına üç kez yavaş dokunuşlar yaparak “maşallah” dedi. “annen sana kahve yapmayı öğretti mi bakalım”Dakikalardır korku ve kâbuslarla cebelleşen çocuğa bu soru anlamsız gelse de yarım ağız ama bilmişlik edasıyla “evet” dedi.“hadi o zaman mutfağa gidelim de bol köpüklü bir kahve yapalım ikimiz” dedi dede. Çocuk; korkusu neydi, burası neresiydi, kahveye nasıl gelinmişti… Bu sıralamanın sağlamasını yapmak istedi beyninde sonra vazgeçti. İçinde tarifsiz bir rahatlık vardı şimdi. Dokuz yaşın verdiği neşe ve coşkuyla cıvıldamaya başladı. Savaştan beter önyargılar yastıkta kalmıştı. Yaşlı adam gülümsüyor ve dokuz yaşındaki kız çocuğu hiç durmadan gülüyor, konuşuyor, anlatıyor ve susmuyordu… Yaşlı adam ocağa sürdü bakır cezveyi, çocuk çıkardı tel dolabından kahveyi.Dedim ya bu bir hikâyeydi, yaşandı ve susuldu.
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yirmi beş ıssız gece-5 / Mazlum Civan
yarı. / Cihat Duman
yarenlik / Zeynep Dilyare
veda vakti / Meral Afacan
suya düş kalışlar IV / Celal Türk
Tümünü Göster