Ey Hak ile Gören Göz! Ey Her Şeyi Bilen Gönül! Gel!

45
Görüntüleme
Bir mutasavvıf ve mütefekkir olarak Mevlânâ, ilmiyle, irfa­nıyla, aşkıyla, sade yaşantısı ve güzel ahlakıyla velhasıl bü­tün bir haliyle çağını ve sonraki çağları peşine takmış, “Âlimler peygamberlerin varisleridir” düsturunca tüm in­sanlığın ihyası için zaman ve mekân kaydından azade gay­ret içinde olmuştur.
Mevlânâ’nın hayatı ve eserleri iyi tetkik edildiğinde görülür ki; bu gönüller sultanı Hakk aşığının bütün söz ve fiilleri Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber olmak üzere iki kaynak­tan beslenmiştir. Başta meşhur eser Mesnevî olmak üzere her bir eseri bir Hakk aşığının lisanından çağının ve daha sonraki çağların idrakine söyletilmiş bir Kur’an tefsiri ve Hz. Peygamber’in hadislerinin şerhidir. Mevlânâ bir rubâisinde hayatının bütün gayesini oluşturan bu gayretini şu şekilde ifade etmektedir:

“Cânım bedenimde oldukça Kuran’ın kölesiyim,
Muhammed-i Muhtar’ın yolunun toprağıyım.
Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,
Ben nakleden de, o sözden de şikâyetçiyim.”

(Rubailer, 1311)

Mevlânâ bu rubâisiyle Kur’ân-ı Kerim’e bağlılığının yanında Hz. Peygamber’e karşı sevgisini de apaçık ilan etmektedir. Dahası şu örnekte olduğu gibi hayatının her anını Hz. Pey­gamber’e ittabaya hasretmiştir. Mevlânâ bir gün hizmetçisi­ne: “Bu gün evimizde yiyip içecek bir şey var mı?” diye sor­muş, hizmetçisi de “Hayır efendim, evde yiyecek içecek hiçbir şey yok.” deyince, ellerini açarak: “Allah’ım! Sana şükürler olsun ki, bugün evimiz Peygamber (s.a) evine ben­ziyor.” demiştir.
Mevlânâ, başta Mesnevî ve Divân-ı Kebir olmak üzere tüm eserlerinde Hz. Peygamber’e karşı olan sonsuz sevgisini yeri geldikçe kendine has üslubuyla ifade etmektedir.
Öncelikle Mevlânâ’ya göre Hz. Pey­gamber, bütün Hakk âşıklarının yol göstericisi, kafile başıdır.

“…
Sevgiliye can vermek de işimiz, gücü­müz. Bizim kafilemizin başı, yol göstereni Hz. Muhammed Mustafa’dır. O’nun mübarek ay yüzünü görmeye, ay dayanamadı da ikiye bölündü. Ay ondan nur dilenen, onun niyazkâr, adî bir kölesi iken, o talihe kavuştu. Sabah rüzgârının bu güzel kokusu onun mübarek saçlarının büklümün­den geliyor. Bu hayalin parıltısı, kuş­luk güneşine benzeyen cemalindendir…”

(Divân-ı Kebir, I, 463)

Mevlânâ, Hz. Peygamber’in Hakk’a karşı aşkının karşılıksız olmadığını belirtir ve Hakk’ın lisanından Yüce Peygamber’in mehdini şöyle nakleder:

“…
Senin parlaklığını gün geçtikçe artırır, adını altınlara, gümüşlere bastırırım. Senin için minberler, mihraplar kur­dururum. Ben, seni öyle seviyorum ki senin kahrın, benim demektir. Şimdi adını korkudan gizlice söylü­yorlar, namaz kılacakları zaman giz­leniyorlar.
Melûn kâfirlerin korkusundan dinin mağaralarda gizli kalıyor ya… Bütün âlemi minarelerle dolduraca­ğım, asilerin gözlerini kör edeceğim ben.
Kulların şehirler alacak, mevkiler bu­lacak… Dinin balıktan aya kadar her tarafı kaplayacak.
Ey Peygamberimiz, sen sihirbaz de­ğilsin, doğrusun… Sen de Musa’nın giydiği elbiseyi giymişsin, sen de onun gibi bir peygambersin.
Kur’an’ın, Musa’nın asasına benzer küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar. Sen, toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asa gibi her şeye agâhtır. Kast edenlerin elleri o asaya ulaşa­maz. Uyu ey padişah, uyu… Uykun mübarek olsun!
Bedenin uyur ama nurun göklere ağar, düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger.
Felsefeci, aleyhine söylenmeye yelte­nir ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur.
Hakikaten de öyle oldu, hatta bu va­itten de üstün şeyler vücuda geldi. O uyudu, fakat bahtı, ikbali uyumadı.”

(Mesnevi, III, 1200-1210)

Mevlânâ Hz. Peygamber’e olan işti­yakını Mesnevî’sinde Hz. Ebu Bekir’in lisanından şu şekilde dillendirir:

“…
Sen beni kul et, bana dostum de, senden hiç azatlık istemem.
Benim azatlığım sana kul olmamdır. Sensiz olursam mihnetlere, azaplara uğrarım.
Ey Allah seçilmişi, bu seçilişinle dün­yayı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri götürdün, hele beni yok mu? Gençliğimde rüya görmüştüm, değir­mi güneş, bana selâm vermişti.
Beni yerden almış, gökyüzüne çıkar­mıştı. Bu yücelişte ona yoldaş olmuş­tum.
Bu rüya, olmayacak bir şey, malihul­yadan ibaret. Hiç olmayacak şey, benim halime uyar mı, benim vasfım olur mu? demiştim.
Fakat seni görünce kendimi gördüm. Aferin o güzel aynaya!
Seni görünce olmayacak şey, bana hâl oldu. Canım ululuklara daldı.
Ey şehirlerin ruhu, seni görünce bu güneşin sevgisi, harareti, gözümden düştü.
Gözüm senin yüzünden yüce bir himmet sahibi oldu, artık çayırlığa, çimenliğe hor bakıyor, onları hoş görmüyor.
Nur aradım, kendimi nurun nuru ola­rak gördüm. Huri aradım, kendimi hurilerin bile kıskandıkları derecede güzel buldum.
Lâtif ve gümüş bedenli bir Yusuf ara­dım, sen de bir Yusuf’lar yurdu gör­düm ben.
Cennet peşindeydim, arayıp duruyordum. Her cüzün, bana bir cennet göründü.”

(Mesnevi, VI, 1075-1085)

“Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürme­tine kaldırdılar.
Açılmamış kilitleri vardı; onlar, “İnnâ fettehnâ” eliyle açıldı. O, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere.
Bu dünyada “Sen onlara yol göster” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster” der.
Onun gizli, aşikâr işi, daima “Ya Rabbi, sen kavmime doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar” demektir.
Onun nefesiyle iki kapı da açıktır. Duası, iki âlemde de müstecab olur.
Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber olmuştur.
Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce bu sa­nat, sende bitmiştir demez misin?
Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmak­tasın, Hâtem’sin, bu iş, seninle ve sende bitmiştir. Can ba­ğışlayanlar âleminde bir Hâtem’sin sen.
Hâsılı mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamıyla açıklık içinde açıklıktır, açılık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklık.
Onun canına, evladının gelişine ve zamanına yüz binlerce aferin!
Onun devlet ve ikbal sahibi halifesinin oğulları, onun can ve gönül unsurundan doğmuşlardır.
İster Bağdat’tan olsunlar, ister Herat’tan, ister Rey’den. Su ve toprak karışıklığı olmaksızın onun soyudur onlar.
Gül dalı, nerede biterse bitsin güldür. Şarap, nerede kayna­yıp köpürürse köpürsün şaraptır.
Güneş, isterse batıdan baş göstersin, yine güneştir, başka bir şey değil.”

(Mesnevi, IV, 165-175)

Mevlânâ’ya göre Hz. Peygamber, bu âlemde yol gösterici bir nurdur, gece karanlığında bir dolunaydır. Bu dolunayın peşinden gitmek ve gece ulumayı seven köpeklere aldırış etmemek lazımdır.

“…
Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!
Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir… Sana sığın­madıkça aslan bile Tavsan kesilir!
Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et… Çünkü sen, ikinci Nuh’sun!
Akıllılara bir yol gösterici lâzım… Hele yol, denizyolu olursa! Kalk da yolu vurulmuş kervana bak… Her yanda kaptan ke­silmiş gül yabanileri gör!
Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin… Ruhullah gibi yalnız yürümeyi âdet edinme!
Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun… Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma!
Halvet zamanı değil topluluğa gel! Ey Peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sense Hümâsın!
Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür… Köpeklerin sesi yü­zünden yürüyüşünü bırakmaz.
Kınayanlar, senin dolunayına karşı köpeklere benzerler… Sana karşı ürüyüp dururlar!
Bu köpekler, “Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar… Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktalar!
Ey şifa, hastayı terk etme… Ey şifa hastayı terk etme… Sağı­ra kızıp körün sopasını bırakma!
Sen demedin mi ki “Körü, yolda tutup yeden Allah ‘tan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer!
Kim bir kötü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu bulur!”
Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu göste­rensin… Âhir zamanın yasına neşesin sen!
Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları, yakin makamına kadar götür!
Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neşelen, ne­şeli neşeli yürü!
Onun körlüğüne körlükler katarım… O, şeker sanır ama ben ona zehir veririm!
Akıllar benim nurumla parlar, aydınlanır… Hileler, benim hilemden öğrenilir!
Âlemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmen ‘in kara ça­dırı nedir ki?
Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu, kasırgama karşı nedir?
Derhal korkunç sûr sesiyle kalk da binlerce ölü, topraktan çıksın!
Sen vaktin İsrafilsin; doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar!
Kim, hani, nerede kıyamet? derse a güzelim, kendini gös­ter, işte kıyamet benim de!
Ey mihnetlere düşmüş de soru soran kişi, dikkat et, bak da gör. Bu kıyametten yüzlerce âlem kopmada!
Bu zikir ve kunut ehli olmasa ahmağın sorusuna verilecek ce­vap sükûttan ibarettir padişahım! Duamız kabul edilmeyince Allah göğünden isteğimize sükûtla cevap verilir canım!
Harman devşirme zamanı geldi ama yazıklar olsun… Gün bahtımız yüzünden geçti gitti!”

(Mesnevi, IV, 1455-1480)

Mevlânâ, zaman zaman da Nebiler Sultanı Hz. Peygamber’e halini arz eder, ondan istimdat diler.
“Ey gökleri aydınlatan İlahî çerağ, ey yeryüzünü nurlandıran Allah’ın rahmeti benim dertli halimi gör, feryadı­mı, iniltilerimi dinle, işit!…
Yüzlerce beladan kaçtım, senin mer­hametine, inayetine sığındım! Merhamet elini başıma koy, beni okşa; yahut iyilik ve ihsan eteğini aç, iyilik­ler saç!..
Ya benim muradımı ver, isteklerimi kabul buyur yahut bu murad ve istek duygusundan beni kurtar, bu dünya duygularını, isteklerini benden al! Verdiğin lütuf sözlerini yarına bırak­maktan vazgeç, geciktirme; bugün vadini yerine getir! Ya öyle yap, ya böyle yap !…
Ey nebîler sultanı! Ya; ”Şüphe yok ki, Biz sana apaçık bir fetih vermişizdir.” (Fetih Suresi 48/1) kapısını aç da, yüzlerce zevk u safa gülistanları, yüz­lerce neşe yaseminleri seyredeyim, Yahut; “Senin göğsünü açıp geniş­letmedik mi?” (İnşirah Suresi 94/1) ayetinin ilhamlar taşan memba’ından su, şarap, süt ve bal, bu dört çeşit lü­tuf, iyilik, ihsan, aşk manevî ırmakla­rını gönlüme akıt, feyizlerle coşayım! Ey Senayî, ey büyük veli; yürü! Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimi­zin mübarek ruhundan medet, yar­dım iste; “Mustafa, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir!” (Enbiya Sure­si 21/107)

(Divan-ı Kebîr, IV, 1974)

Nihayet Mevlânâ, Hz. Peygamber’e karşı aşkını ve bağlılığını o noktaya taşır ki, hasretin dayanılmaz olduğu yerde, birçok peygamber aşığının yaptığı gibi, Hz. Peygamber ile vusla­tı bu dünyada görmek ister ve huzuru kaybetmiş dünyanın huzura O’nun manevî varlığı ile kavuşacağına vurgu yaparak der ki;

“Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup’a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan İsa, sen de şu gök kubbenin üstün­den bir görün…
Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, ge­ce gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihti­yarladı, ey genç Yusuf artık gel!
Ey İmran oğlu Musa! Senin Hakk’a yalvarman için, ne Tur-ı Sina’lar var! İsrailoğulları buzağıya tapıyorlar. Ar­tık Tur-ı Sina’dan dön! Bizi kurtarmaya gel!
Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlık­tan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!
Hz. Muhammed’i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya Suresi 21/107) ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!
Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nur kaynağısın ki, şu güneş senin nu­runa karşı sanki akşam kızıllığı. Ey bü­tün dünya padişahlarını geride bıra­kan, azîz varlık! Ey Hakk ile gören göz! Ey her şeyi bilen gönül! Gel! Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden olu­yorlar. Hâlbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiş­tim. Gel, ey sevgili gel de şimdi sana canımı da vereyim!
Ey sevgili! İlacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok ol­du, beni kimsesiz bırakma! Gel!”

(Divan-ı Kebir, I, 16)

Mesnevî’den ve Divân-ı Kebir’den seçerek vermeye çalıştı­ğımız Mevlânâ’nın Hz. Peygamber’e karşı duyduğu sevgi daha sonra Mevlânâ’nın yolunun yolcuları olan Mevlevîlerce de en üst seviyede yaşanmış ve terennüm edilmiştir. Özellikle Mevlevîlerin simgesi haline gelen semâ törenlerin­de yer bulmuştur. Yedi bölümden oluşan semâ töreninin birinci bölümü, ilâhî aşkı temsil eden Peygamber Efendimizi metheden bir “Na’t” ile başlar. Buna “Na’t-ı Şerîf” denilir. Peygamberimizi methetmek, Ondan evvelki bütün peygam­berleri ve hepsini yaratan Allah’ı methetmek demektir. Mevlânâ’nın yaktığı aşk çerağından nasiplenen bir Mevlânâ aşığı olan Yaman Dede, Mevlânâ’dan yüzyıllar sonra Hz. Peygamber için aynı hissiyatı terennüm eden duygulu ve coşkun şiirler yazmıştır. “Dahîlek Ya Rasulallah” adlı şiiri bu aşka en güzel örneklerden biridir.

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım Ya Rasulallah
Nasıl bilmem bu nirane dayandım Ya Rasulallah
Ezel bezminde bir dinmez figanım Ya Rasulallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasulallah

Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen
Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnümasın sen
Habib-i kibriyasın sen Muhammed Mustafa’sın sen
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasulallah

Ne devlettir yumup aşkınla göz, rahında can vermek
Nasib olmaz mı sultanım haremgâhında can vermek
Sönerken gözlerim asan olur ahında can vermek
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasulallah.














Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -22 / Şiraze
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -29 / Şiraze
Bir Aşk Masalı / Gülşah Nezaket Maraşlı
En Sevgili’ye / Mehmet Kelebek
Gölgeler / Orhan Güdek
Tümünü Göster