On Üçüncü Ay (V)

Serap’ı üşüten rüzgar değildi.
Üşüyen bedeni de değildi.
Yüreği titriyordu.
Çırılçıplak ayazda kalmış gibi titriyordu yüreği.
Sımsıkı şalına sarıldı.
Bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissetti.
Perde inmeden nereye gidiyordu Derman Dede?
-O halde perde henüz inmeyecekti-
Öylece, önce kaybolan bedenin, sonrada kaybolan sesin yönüne baktı bir süre. Tu­haftı bütün bu olanlar.
Derman Dede, gerçekten meczup muydu?
Bunca söz neden içine dokunmuştu?
Neden anlamsız değildi bu cümleler?
Değme akıllı bir çırpıda özetleyebilir miydi, aşkın hayat ile ölüm arasındaki dokunul­maz ama olmazsa olmaz bir köprü olduğunu?
Aşkın azap olduğu kadar, haz olduğunu?
Döndü, Mehmet’e bakıp, gülümsedi.

– Çay içer miyiz.
– Seve seve. Derken Mehmet, yüreğini tarttı. Şu anda Serap’ın yanında duyduğu haz, yarın sabah onu kalabalıklar arasına, kendinden bağımsız bırakıverince azaba dönü­şecekti. Bunu iyi biliyordu. Her sabah işe gidişini ve dönüşünü görebilmek için göz­lerini yollara kilitlerdi. Sahipsizliğini ve aitsizliğini bile bile sevmelerin nasıl büyük bir azap olduğunu iyi bilirdi. Öyle bir azap ki, yüreği mengeneler içinde sıkılıyor gibi olur, göğsünün sol yanına sancılar girerdi. Severdi bu sancılarını Mehmet. Serapla gelen her şeyi severdi. Serap’ı sevdiği kadar severdi. Serapsızlığı bile sevmişti. Serap’ı sevdiğindendi yoklarını sevişi. İtirazsız, koşulsuz ilk sevişiydi Mehmet’in Serap’ı sevişi. Böy­le sevmeyi bildiğini bile bilmiyordu, Serap’ı sevinceye kadar.

Mehmet bir elinde kırmızı bavul, diğer elinde hala Serap’ın eli öylece eve doğru yö­neldiler… Serap bez bebeklerin sürüklenişi gibi atıyordu adımlarını. Tam o sırada bah­çe duvarına yakın park edilmiş arabanın yanından bir karaltı kaydı. Mehmet birden durdu. Serap’ın elini bırakıp, bavulu yere koydu… Parmağını dudaklarına götürüp,

– Şşştt. Dedi.

Mehmet Serap’ı kollayarak, birlikte ilerlemeye başladılar. Bahçe duvarına iyice yanaş­tırılarak park edilmiş araba Serap’a aitti. Arabaya yaklaştıklarında ön kaputun üzerin­de, büyükçe parlayan bir kutu duruyordu. Kutuya dokunmadan Serap’ı eve bırakıp

–   Ben ses vermeden açma kapıyı, tamam? dedi.
–   Hı hı! Deyiverdi Serap. Korkmuştu.

Mehmet döndüğünde, yüzü solgun, gözleri solgundu. Bavulu uzanıp, kapının içine bırakmış, paketin üzerinde ki notu göstererek,
–   Bu bir armağan ve sana… görüşürüz.
–   Çay içecektik?
–   Başka zaman… Dedi Mehmet. “Başka zaman mı, hiçbir zaman mı?” diye de mırıl­dandı. Arkasını dönüp hızlı adımlarla bahçe kapısında kayboldu.

Serap eline Mehmet’in tutuşturduğu kocaman paketle öylece kapının ağzında kala kaldı. Büyük mor paket eflatun kocaman bir kurdele ile sarılmış, beyaz bir karta iş­lek bir yazı ile not yazılmıştı. Serap kapıyı kapatıp, “Nedir Allah’ım bu olanlar, bun­ca yıllık sıradan koşuşturmacalarımın, heyecansızlığımın acısı, bir gün bir gecede mi çıkıyor.” diye düşündü. Masanın üzerine paketi bırakıp, üzerini değiştirmek için yu­karı çıkmak için, ahşap merdivenlere yöneldi. Okumayacaktı notu… “Gücüm yok. Ya­rına kalsın bu her ne ise” diye mırıldandı. Saat iyice ilerlemiş, neredeyse gece yarısı olmak üzereydi. “Bir duş alıp uyulmalıyım”dedi.

Duştan çıkıp, pijamalarını giydiğinde açlığını hissetti. Akşam yemeği yememişti. Mut­fağa indi. Derman Dede için ısıttığı çorba tenceresinin altını yaktı. Büyük bir kupa­ya ısınan çorbasını doldurdu. Annesi bayat ekmekleri küçük küçük doğrar, fırınlar, çorba için hazır hale getirirdi. Çekmeceyi açtı bir avuç bayat ekmeği çorbasına ekle­di. Bir kaşık alıp, salona geçti. Işıkları söndürüp, mumlarını yaktı. Yer minderine bağ­daş kurup oturdu. Sırtını duvara yaslamıştı ki, karanlıkta parlayan pakete ilişti gözü. Kapının ağzında duran kırmızı bavul ile masanın üzerinde duran mor paket arasın­da gidip geldi mavi gözleri. “Çok fazla, benim için bir gecede bu kadar farklılık çok fazla. Nerede, ne zaman, nasıl bir dua etmiş olmalıyım ki kabulü bu geceye denk gel­miş olsun?” diye düşündü. “Geçmiş sıradanlıklarımın acısı iyi çıkacağa benziyor.” dedi seslice.

Çorbasını içip, bitirinceye kadar, seyretti paketi ve bavulu. Bir haftadır olanları aklın­dan tek tek geçirdi. Bir adam şirkete gelip, esip coşmuş, bir küçük şekeri avucuna bı­rakmış, o şekerle içindeki çocuk uyanmış, gizli saklı ne varsa duygusallığından yana, hepsi harekete geçmiş, dışındaki şehrin sokaklarına yansımıştı. O gün bugündür Serap’ın içi allak bullak olmuştu. Sonra, kendini kendine fark ettiren ve hayatı sıranın dışında adımlatan o adam, ev telefonunu bulup, özrünü dilemiş ve cümlesinin bir yerinde susarak derdini anlatmıştı… İçindeki her şey devinmişti. Yüreği ilk kez bilme­diği bir mecraya doğru hızla yön almıştı. Sokakları yüreğindeki ritim ile dolaşmış, bu gece Derman Dede ile ilk kez tanışmış, iki kez konuşmuştu. Kapısına bir bavul bıra­kılmış, Mehmet onu korumuştu. “Mehmet, ne güzel sığınılası bir dost.” diye geçir­di içinden. Çay içmekten neden birden bire vazgeçmişti ki? Paketi kollarının arasına bırakmış, notu göstermiş, çay teklifine, kupkuru bir sesle “Başka zaman.” diyerek gidivermişti. Notta ne yazıyordu acaba?

Serap bir fişek gibi fırladı yerinden, notu koparıp aldı paketin üzerinden. Mum ışığı­na yaklaştı. Notu okuduğunda, kalbi duracak gibi olmuştu. Ellerini yüzüne götürüp, ” Aman Allah’ım!” dedi.

Notta yazılanlar arasındaki bir kelimeye mavi gözleri bir bulut gibi düşmüştü. O ke­limeyi sesli tekrar edip, sesini duydukça hayreti artıyordu. Mehmet’in notu okumuş olduğu ve çay içmekten vazgeçirenin de bu not olduğu fikri, uçup gitmişti aklından. Bambaşka bir mecrada akıyordu yüreğindeki nehir. Notu alıp, yerine geri döndü. Aklında farklı düşünceler, birbirleri ile yarışıyor, biri diğerini geçmek için çaba sarf ediyordu sanki.

“Bu bir sanrı olabilir mi?” diye düşünüyor, hemen ardından, “Reis, sadece reis bili­yor, yoksa…” fikri geçiyordu aklından. İhtimallerin zayıfı ama en güçlüsü gibi görü­neni hemen bu iki alternatifi geride bırakıyordu. “Bu tanışıklığı, bu akışı, aynı man­tıkla adlandırmak mümkün mü?” sorusu ile ihtimalin zayıflığı düşüveriyordu içine.

Notu ters çevirdi. Gözlerini kapattı. “Sakinleşmeliyim.” dedi seslice. “Sakinleşmeliyim.” Bir süre öylece kaldı. Sonra gözlerini açtı. Notu yeniden okudu;

“Güneşe koşan adam, deniz ile gök derinliğinde ki maviliğin kıyısında, farklı mevsim­lerin olduğunu gördü. Bildiği mevsimleri saydı; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış. Sonra, sonra bildiği ayları; Ocak, Şubat, Mart… O gün, gözlerinizde gördüğüm deniz hangi ülkenin denizi ve hangi ülkenin gökyüzüydü nasıl bilemeğiysem, o gün bu gündür, takvimlerde yazan ayların, mevsimlerin sabahına uyanmıyorum. Hüzün mevsimleri, geride kaldı. Artık mevsim aşk. Aylardan On üçüncü ay.” Yazıyordu notta.

“On üçüncü ay.” Kendisinin de yaşadığı akışı, reise anlatırken, bu kelimelerle ifade etmiş olmasına şaşkındı.

Reisle Selim’in tanış olup, olmadıkları sorusu çakılıp kalmıştı aklında. Sorularına, şaş­kınlığını, şaşkınlığına gizli sevincini sarmalayıp, uyuyakaldı oturduğu yerde.

Güneşli bir pazar sabahına gözlerini açmasına rağmen, işe gidiyorkenki hızlılıkta ha­zırlandı. Evden tam çıkacakken, masanın üzerinde duran kocaman mor paketi gö­rünce duraladı. “Nasıl açmadım ki ben bu paketi?” diye düşündü. Eflatun geniş kur­deleyi hızla çözdü. Ambalajını telaşla yırtarak açtı. Oldum olası hediye paketlerini sa­bırla ve itina ile açmayı başaramamıştı. Bir büyük kutu duruyordu masanın üzerinde, merakla kapağını kaldırdı. Sevinsin mi üzülsün mü bilemedi biranda. “Ah ah bilsey­dim geceden açardım.” diye hayıflandı. Beyazlı sarılı bir papatya buketi, bir parça küskün duruyordu kutunun içinde. Konsolu açıp, büyükçe bir vazo aldı. Doğru mut­fağa gidip, telaşla su doldurdu ve papatyaları okşayarak yerleştirdi. Yüzüne, kol düğ­meleri gibi her sabah yerleştirdiği nazik gülüşlerin yerine kocaman sahici bir gülüş oturmuştu. Acele etmesine rağmen, papatyaları ışıldayan gözleri, gülümseyen yüzü ile bir süre izledi. “Reis, işte beklediğimiz mevsim geldi, papatyalar açtı. Yüreğimde yitik baharlarımın acısını çıkaracak bir mevsimle geliyorum sana. Birazdan yanında­yım.” dedi şen bir sesle. Sesini duyduğunda şaşırdı ama aldırmadı. Ve Reise gitmek üzere evden çıktı.
(Devam edecek)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-15 / Behice Kolçak Şark
Tarihi Mekân Edinmek / İsmail Bingöl
Unutulmak / Özcan Ünlü
Mekânsız Konuştum Hep / Taner Taştekin
Nişantaşı’nda Bir Gül Fidanı / Nurullah Genç
Tümünü Göster