Sarı Gelin

24
Görüntüleme
Aşk, canda nar gibidir. Nar, çatlarsa kabuğuna, aşk çatlarsa canına sığmazmış.
Erzurum’da bir bedesten, Yemen’den kahve, Aden’den inci gelir. Bakır cezvede incecik buğusu ile kahve pişer. Beyaz fincanlar gül desenlidir ve lal dudaklarda kahve kıvama erer, tat bulur. Hatta ehl-i kahve, dudağı tat tartamayanın kahvenin tadına varamayacağını söyler. Hatırı sayılır, kehaneti keskin bir falcı, gaybı yokluyor. Birazdan bu bedestene bir gü­zel düştü. Sade bu bedestene değil bir kalbe dahi düştü. Güzel, bir fin­can kahve içti. O kor dudaklarında yanık, taze bir kahve kokusu duyul­du. Bu bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı tutuldu. Yüzü peçeliydi. Güzelin yüzündeki peçe aralandı ve ay parçası yüzü, bir an belirdi. Güzelin yüzüne, aşkla yanıp tutuşan bir yiğidin gözü düştü. Yiğit, güzelliği bir görüş­te tartmayı bilendir. Gören bir çift yiğit gözüydü; lakin yanan bütün bir can oldu. Bedestenin aşığı olan bitenden habersiz, sazına dokundu: “Erzurum çarşı pazar leylim aman aman!
İçinde bir kız gezer leylim aman aman!”

Aşık sözü hikmetlidir. Hiç kimse bilmeden evvel ilk bilen, bedestenin aşığı oldu. Nasıl bildi, kulağına kim çaldı? Cevabını kimse veremez; ama bi­len bilir ki en gizli sevda dahi ilkin bir aşığın tellerinde yanar. Yiğit, adına Sarı Gelin denen bir kıza gönlünü kaptırmıştı. Aşık, “Aşk bize en büyük emanet olarak verilmiştir onu asıl sahibine Allah’ın masum bir kuluna edebince vermek gerektir.” dedi. Kız, kumaşçı dükkanından çıktı; ama geride bağrı yanık bir kalp bıraktı. Yiğit, güzelin içtiği kahvenin fincanını aldı ve pazarın falcısına vardı. Falcı, telveye baktı sesi “Ah!” sesiydi. “Ey- vahlar olsun!” dedi. “Bir sevda, maşuk ağulu şerbet; aşık zehirli şerbet.” Dili, söylemek istemedi; lakin falcı falını fal açtırandan esirgerse gayb da kendisini falcıdan esirgermiş. Dillendi, söylendi. Dillenmez olaydı, söyle­mez olaydı. O, bir konuştu, kahır döküldü dudaklarından. Sarı Gelin, da­hi bilmezdi ki, bir top kumaş için değil kırk yıllık sevda için bu pazara geldiğini. Beşerin en ağır sınavını, aşkını pazara koymuştu. Kim bilirdi ki o kız alıp başını bu diyardan gidecek de namı kalacak? Kim bilirdi ki o yiğit, sade kızın falına değil bütün aşklara fal baktırdığını, açılan falın bütün aşıkların bahtına karalar çaldığını?

Erzurum’da bir bedesten. Top top kumaşlar açılıyor. Uzak diyarlardan, Hint’ten gelen patiskalar, Çin’den gelen ipekler pazarda en narin, pembecik parmaklarla hasbihal ediyor. Bir kumaş var ki, paha biçilmez. Kırk usta, kırk gün, kırk gece tezgahta bu kumaşı dokumuş, her teline sırma altın, tam beline firuze taş katmış. Kumaş, sarayda sultanlara layık bir kumaş. Bu kumaş, Erzurum bedeste­nine, yolunu yitiren bir kervandan düşmüş. İran Sultanı Banu Can’a git­mekteyken kervan yolda harami baskınına maruz kalmış. Kervan talan edilmiş; kırk insan telef edilmiş. Kervancı başı, bezirgan bir hinlik edip bu kumaşı yağmacıların elinden kurtarmış. Bir gurbet diyarında daha da gur­bete gitmeyi göze alamamış. Kumaşı pahasının misli altında Erzurum be­desteninde Mahir Usta’ya bırakmış. Mahir Usta, ticaret erbabı, mahir mi mahir. Meğer kumaş, İran sarayının tazecik gelini Banu Can için dokun­muş. Sultan için dokunan kumaş, Erzurum içinde bir masal, bir rivayet, bir kehanet gibi dolaşır olmuş. “Banu Can’ın kumaşı” Erzurum’un taze gelinlerinin tek muradı olmuş. Herkes kendisinin sultanı ve ancak gerçek bir sultanın kumaşı giyilince sultanlık tamama erermiş. Başlık parası değil ateş pahası imiş bu kumaş. Erzurum bedestenine Müslüman kadınlar çok gelmez, hacetlerini beylerine, ağabeylerine, eşlerine, dostlarına yaptırırlar­mış. Yalnız Banu Can kumaşı bu pazara düş­tü düşeli gelen kadınların sayısı misline çarpılsa mislinden taşar. Bu kumaş, kime nasip ola­cak, hangi bahtlı kız düğününde bu kumaşı çeyizlik yapacak, hangi gül yüze duvak ola­cak, hangi cana can katacak? Bir kehanet mi hakikat mi kimse bilmez. Hoş ikisinin ayrısı gayrısı var mı!

Sevdalı yiğit: “Bu kumaş yarimin al gerdanı­na bir ziynet gibi düşsün!” diye yemin et­miştir. Lakin kumaşı almaya gücü yetmez. Hepi topu, bir kumaşçı çırağı. Beyi namdar, cömert Mahir Usta. Verdiği zekatla her yıl, kırk hane bayındır olur. Malı, namı diyardan diyara duyulmuş, çoğalmış Mahir Usta’dır. Çırak, yedi yıldır bu namdar, cömert beyin yanında alnının teri ile helal kazanç elde et­miş, anasına ve üç kız kardeşine bakmıştır. Yiğit, baştan başa aşka kesmiştir. Gözler, aş­kın mekânı. Aşık yiğidin hali, gözlere ayan. Mahir Usta’nın gözleri, hale vakıf. Yanına çırağını çağırır. Halini sorar, sevdadan haber­dar olur. Yiğit, beyinin coştuğunu, taştığını görür. Dili kekeler, benzi kızarır; ama dillere destan kumaşı, yari için, Sarı Gelin için ister. Mahir Usta, durur; Hac’da ettiği yemini ha­tırlar. “Tamam, kumaş yarinin gerdanına bir ziynet gibi düşsün.” der. “Aşıktan mal esir­geyene bey, yarinden can esirgeyene aşık denmez.” der. Yiğide sevda uğruna ağla­mak yaraşan bir haldir, yiğit ağlar; beyinin elini öper, hayır duasını alır.

Kötüler kaderi bir örümcek ağı gibi örerler. Aşık adam gönlü saf adamdır, bizim sevdalı yiğit aşığın hası ve bilmez ki kötülerin kaderi bir örümcek ağı gibi ördüğünü. Yiğit, sormuş sordurmuş adına Sarı Gelin denen kızın evini bilmiştir. Adı Sarı Gelin’dir çünkü küçüklüğünden beri ay parçası yüzünü kim görse “Oğluma layık bir kız, hanım kızın bundan sonra gelinimdir.” demiştir, o “Geli­nim” bu “Gelinim” demiş ve Sarı Kız’ın adı Sarı Gelin’e çıkmıştır. Kimler istememiştir ki Sarı Gelin’i: Erzurum Beyinin hovarda oğlu… Lakin Sarı Gelin, ona varmamıştır. Halep’ten gelen bezirgan, bir gece adını duyduğu Sarı Gelin’i istemiştir… Lakin Sarı Gelin, Halep’e gitmeyi göze alamamıştır. Gelen döner, gele­cek olanlar gelmeye korkar olmuştur.

Mahir Usta bir ulakla haber uçurmuştur. “Oğluma hanım, haneme gelin…” demiştir. “Kısmetin çıktı Sarı Kız!” demiştir anası. Ge­lecek olanın kim olduğunu bilmeden. Kısme­te niyetlenenin ne Halep’in meşhur bezirganı ne de Erzurum Beyi olmadığını bilmeden. Evini temizlemiş, tel tel kadayıflar yapmıştır. Akşam güneşi, al şaraba düşen inci misali Palandöken’in ardında kalınca kapı çalınır. Ge­len Sarı Gelin’i bedestende gören kumaşçı çı­rağıdır, yanında Mahir Usta vardır. Selam ve­rip, gösterilen yeri mesken tutarlar. Kapı ara­lığında Sarı Gelin Yiğit’i görmüştür. Sanki kurbanlık koç, aslanlar gibi bir delikanlı. Yü­zü özünde ziynetli. Sarı Gelin, kısmetini bul­duğunu düşünmüştür. Kahveler, en çok Yiğit’in dudaklarında pişti. Çünkü kahveleri, el­leri pamuk helva kıvamında Sarı Gelin pişirmiştir. Pişirirken kısmetine dualar etmiştir. Allah’ın izni istenir Hz. Peygamber’e salavat getirilir. Sarı Gelin’inin babası bir dakikalık ruhsat ister. Ananın kaşları düşer. “Demek bir kumaşçı çırağı bezirganlara, beylere varmayan kızıma utanmadan talip olur.” der. Baba hiddetlenir. “Hepsinden ziyadesi Al­lah’ın kuludur, saadet Allah vergisi, kime var­dığı kadar ahvalinin nasıl olacağı da mühim­dir.” der. Söz söze hiddet katar. Baba odaya döner. Babanın dudakları bileli bıçak, sözleri ağu. Mühlet ister; lakin istenen mühlet hayra yorulacak türden değildir. Palandöken ola­caklardan haberdar gibidir. Bir tül gibi ince, sert bir rüzgar eser Palandöken’den.

Palandöken, konuşmayı bilmez mi sanırsın? O her acılı aşka kendini katar. Hiddeti bun­dandır. Palandöken konuşur, sesi kah kopan bir tel kadar can yakar, kah taze bir tel kadar ham duyulur, kah bendinden taşan bir yara gibi ağlar, inler. Palandöken bir dağ ki, kurt­ları her daim açtır. İnsan etine teşne kurtlar. Köy yollarını bekleyen kurtlar. Bu dağ, insana yol vermez, insanın yolu kurdun yoluna karı­şır. Kurdu aşıp yarine varana aşk olsun. Geri­sini ağıtlardan sor: “Kalayım Palandöken zul­müne/ Kurt yesin yarimi” Sanma ki Palandö­ken konuşmayı bilmez. İnsan sesinin kurt pençeleri altında kalan son sözlerini, kurtların dolunaya karışan seslerini, dağ eteklerinde yükselen ağıtları, beddua seslerini Palandö­ken’e sor. Sesi, yel olur, boran olur hepsinden ziyade çığ olur. Bu, dil değil de nedir? Bir aşık haddini bilmez. Palandöken’le atışmak ister hem de leb değmez. Ama Palandöken’e söz geçirmek ne mümkün. “Ağam sen Emrah mısın ki Palandöken seni dinlesin.” demiş kı­nası henüz taze, kendisi körpe gelin. Aşık, söyler Palandöken dinler; Palandöken söyler aşık dinler. Palandöken hiddetinden kudurur, topak topak çığ düşer sinesinden. Aşık, sözle­rinden aman eder, bulgur bulgur ter döker. Sonunda aşığın bam teli kopar, can teli susar. Aman diler. Söz diner. Erzurum dilsiz, ahraz bir diyar olur. Palandöken konuşmaz. Suskunluğu kış kadar bileli, keskin. Bir yıl susar Palandöken. Herkes bilir, bilir ki Palandöken bir konuşmasın… Dilde söz komaz. Palandö­ken, konuşur. Ama ne konuşma! Kırk yıldır şehre inmeyen kurtlar şehre iner. Üç gün üç gece kapı, pencere açılmaz. Evler bir zindan, Palandöken bir gardiyan. Sonra kalp ehli bir adam Emrah’ı anar. Söyler, söyleşir Palandö­ken masallardaki devler gibi çıktığı çeşmeye döner, o çeşmeden yine ab-ı zemzem akar. Aşık bedestende sazına dokunur, aşık da bil­mez ananın zalim bir ana olduğunu ama saz bir beddua tutar:
“Anan ölsün Sarı Gelin aman!”

Yiğit elinde Banu Can için dokunan kumaş, kalbi kırık, dili kesik bir haldedir. Mahir Usta’nın dahi mecali yoktu ki aşığa teselli versin. Yıldızlar dökülmüş gökten, gök paramparça­dır. Ne dilde söz ne gönülde takat var. Yiğit gücünü yitirmiştir. Yiğitliğine aşk, bir zehir gi­bi çalınmıştır. Ağlasa dahi gözde gözyaşı yok. Sussa bütün bedeni acıyla dillenmiştir.

Banu Can’ın kumaşının akıbeti malum. Nilü­fer Hatun’un gözü yoldadır. O da Banu Can gibi bezirgandan bir top kumaş istemiştir. Nilüfer Sultan, şehrin al fistanlı, sarı ziynetli alımlı çalımlı kızıdır. Babası bir beydir, ama ne bey; adı kendinden önce yürüyen bir bey. Halk adını: Zalim Kerim diye anarken etra­fındaki üç beş dalkavuk kah kerem sahibi Kerim kah da cömert İhsan derlermiş. Hıncı vardır Nilüfer’in, hınç ona baba yadigarı. Ki­me mi hınçlı: Banu Can’a. Nilüfer’in ailesi saraylara gelin gitsin diye üstüne titremiş, bir dediğini iki etmemiş. Çin’in ipeğini kuşanmış Hint’in ıtrını sürünmüş. Çinli ustaların minik minik ellerinden çıkmış bir nezaket harikası fincanlara kor dudakları değmiş, kulaklarını doğunun en mahir ustalarının ellerinden çıkmış inci küpeler süslemiş, al gerdanına zümrüt gerdanlıklar düşmüş. Dualar edilmiş, adaklar adanmış. Kırk esir salınmış, kırk aşık maşuğuna kavuşturulmuş; ama yapılanların hiçbirinin hükmü kadere geçmemiş.

Şah’ın oğlu Çelimsiz Bahram, bir av partisinden dönüyormuş. Hoş, her
gün aynı sofrada yanına oturan Nilüfer’de gönlü yokmuş; ama av partisinden dönünce Banu Can’ı görmüş. Kız, elinde gümüş bir güğüm, al
bir yazmanın içinde ceylan gibi sekiyor. Bahram, kurda kuşa haydut görünür. Orman ehli adına yağmacı der, insanoğlu ona temenna durur.
Atını sürmüş Banu Can’ın önüne. Banu’yu görmüş; ama sanki bütün
varlığını bir aynada seyre durmuş, canına nefes üflenmiş. Atının üstünde durmaya mecali kalmamış. O haşmetli Kisra sarayı, sütunlarından kopmuş kubbe kubbe Bahram’ın üstüne düşmekteymiş. Dili çekilmiş.
Bir biçare yanına sokulmuş. “Şehzadem ne oldu?” demiş. Sanmışlar ki,
kız şehzadeye ağu içirmiş. Bilmezler ki şifalar ağudan yapılır. Kalbi derinden atan biri bilmiş olan biteni. “Belli, bizim şehzademiz bu huriye,
dilbere, ay parçasına sevdalandı. Sevda ki ne sevda!” Rivayete göre
Bahram, sarayına at sırtında bağlı geldi. Şah babası ve fettan anası onu
o halde görünce bağırdılar, saç baş yoldular. “Eyvahlar, dağlar taşlar
zalim kurtlar duyun feryadımızı, oğlumuzu, ciğerparemizi bir serseri ok
adlı.” demişler. Onları o biçare adam, teselli etmiş. Bakın görün ki,
Bahram iki gün sonra kendisine geldiğinde başucunda Nilüfer Hatun
varmış. Hem de Bahram’ın ona sevdalandığını sanarak. Verdiği adakların, saldığı esirlerin, kavuşturduğu aşıkların duasını aldığını sanarak. Halbuki aşk, bir adaktır ama ancak can adağını kabul eder, lakin Nilüfer Hatun’un canı iki kişiye yetmezdi. Sarayın çeyizlik yatağına gözleri kof sürme ile sürmeli, yanağı acı kızıla çalınmış yeni bir gelin geliyordu: Banu Can. O Banu Can ki, gözleri kırk ceylan gözü, yanağı katmer katmer kor gül, dudakları taze ateş, yüzü aydınlık dolunay, bakışları sedd-i Çin’i yıkan, aşan zalim oklar. Saraya geleli henüz kırk gün olmuştur ki, Banu Can Kisra gelinine layık bir kumaş istemiştir. O kumaş sonradan Sarı Gelin bedduası diye anılır olmuştur.
Banu Can ile Bahram’ın soyu almış başını yürümüş. Nilüfer Sultan’ın
torunları bazen ondan hikayeler dinlemek istemiş. Nilüfer Sultan, kalbinin yanık tarafından Şehzade Bahram ile Nilüfer’in aşkını anlatırmış kötü kadın Banu Can’ı da anarak. Palandöken alıp başını diyar diyar dolaşan aşığın sözlerini söyler:
“Ömür biter son olur
Aşık ağlar kor olur.”


Yalvarırlar, yakarırılar ama Sarı Gelin’in anasını ikna edemezler. “Kızımı, bir kumaşçı çırağına vermem.” der, başka söz demezmiş. Yiğit, bırakır gider Erzurum’u. “Beni bir aşkla bağrına basmayan Erzurum bana haram olsun!” der. Kendini Palandöken’e vurur. Bundandır ki Palandöken aşık sözü söyler. Yiğidi ne gören olmuş ne de ondan bir haber alan olmuştur. Mahir Usta’nın elinde bir kumaş: Banu Can kumaşı mı Sarı Gelin kumaşı mı? Mahir Usta yeminler etmiştir. “Bu kumaş maşuğuna varamayanlara adaktır.” Yolu sevdadan geçmiş, gönlü sevdadan yanmış aşıklar Mahir Usta’ya uğrar Banu Can kumaşından bir parça alır, dilek ağacına asarlarmış. Ağaç aşıklar yadigarı olmuştur.
Sen bizim aşığı kurda sor, kuşa sor, yol gösteren yıldıza sor ama en çok
kalbi aşkla yanmış aşıklara sor. Erzurum bedestenine bir aşık sevdalı sözler söyler:
“Elinde divit kalem leylim aman aman Sarı Gelin
Dertlere derman eker oy anan ölsün Sarı Gelin”


Ev, düğün evi. Gelin Halep yolcusu. Burma kadayıf kokusu sokaklara taşar. Gelin adı daha küçüklüğünde geline çıkmış: Sarı Gelin’dir. Kaç gönül yakmıştır bilinmez. Lakin gözü en çok o kalbi sevdasına yetmez Yiğit aşıkta kalmıştır. Gözünden yaşlar inci taneleri gibi yuvarlanır. Herkes “Gelin ağlar adettendir.” der; oysa sevdalı gönlün ağlamasını ancak aşkı bilenler tanır. Halep’e bir gelin girer, sevdası kırk yıl dillerde söylenir.
“Yarim gitti gelmedi leylim aman leylim aman
Elbet bunda bir iş var oy anan ölsün Sarı Gelin”


Bizim sevdalı yiğit Palandöken’de kurtlarla dost, kuşlarla dost. Kuşlardan haber tutar. Kuşlar Sarı Gelin’inin Halep’e gittiğini söyler. Aşık, yüzünü Kabe’ye döner dili has aşıkların dilidir.
“Allah Halep’i sana, seni Halep’e sultan kılsın Sarı Gelin!” Sarı Gelin,
bedeninde bir kalp yarası dört kız çocuğunu ardında bırakır, ince hastalığa telef olur. Bizim Yiğit, Palandöken’de ne zaman çığ düşse hatırlanır olur. Aslından haber tutan yokmuş.

Erzurum bedesteninde aşıklar, kah Palandöken’e kah Halep tarafına
bakıp bir sözle, saza ses katarlar: “Ben Erzurumlu yiğidim, Sarı Gelin.
Selamımı, sabahımı rüzgâra kattım, rüzgâr kapını çalarsa: “Aleykümselam de.” derlermiş.










Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Tarihi Mekân Edinmek / İsmail Bingöl
Unutulmak / Özcan Ünlü
Mekânsız Konuştum Hep / Taner Taştekin
Nişantaşı’nda Bir Gül Fidanı / Nurullah Genç
Kültürel Mekânlar Olarak: Çınaraltılar / Nurettin Durman
Tümünü Göster