On Üçüncü Ay (IV)

“Benden başka bir suret düşüyor aynalara
Saçlarımdaki el kimin, seyrettiğim sen misin?
Mevsimler devriliyor, vuslatsız sanrılarda
Omzumdaki baş kimin, deniz kokan sen misin?”

Serap iki kanatlı ahşap kapıyı biraz daha açtı. Görünürde kimse yoktu. Tam kapıyı kapat­maya yelteniyordu ki; kapı önüne bırakılmış, küçük deri bavulu gördü. Eğilip bavula do­kundu. Gerçekti. Yoğun ama rutin temposunun dışında bir gündü bugün. Hep iş telaşı ya da başkalarının telaşını yaşardı Serap. Oysa bu gün kendi telaşını yaşıyordu. Sanki Serap için; geçmiş yıllarda birikmiş farklılıklar, bu gün sürpriz paketi olup açılıyordu. “Hayırdır in­şallah” dedi. Başını kaldırıp, bahçenin , gece karanlığında görebildiği her köşesine daha dikkatli baktı. “O da ne?”

Kim var orada?
Tak tak tak
Kim var orada diyorum?
Tak tak tak.

Serap tedirgin ve korku dolu sesini kontrol etmeye çalışarak, sorusunu birkaç kez daha yi­neledi. Ama aldığı cevap hep aynıydı. Muhtemelen ahşap bir sopa ile bir yere vurulmasın­dan çıkan -tak tak tak- sesleri. Tekrar küçük bavula baktı, yavaşça içeri doğru çekti ve hız­la kapıyı kapattı.
Bavul kime aitti?
İçinde ne olabilirdi?
Bakmalı mıydı?
Evet bakmalıydı, ona bırakılmıştı ve belli ki biri oyun oynamak istiyordu. “Yoo bakmamalıyım” dedi.
Ne diye içeri almıştı ki bu bavulu?
“Hay Allah nedir bu gün yaşananlar böyle? Neler oluyor ve ne yapmalıyım?” soruları hızla geçti aklından.
Bavulu içeri aldığına pişman olmuştu. Kapıyı açıp, bahçeyi kolaçan edip, hatta sokağa çıkıp bakmak istedi, istedi istemesine de, düşüncesi bile Serap’ı ürkütmüş, ürkütmekten öte diz­lerini titretecek kadar korkutmuştu. Kapıyı açıp bavulu tekrar dışarı bırakmayı düşündü. “Yapamam.” dedi seslice. “Yapamam. Ya bavulu bırakan, kapının hemen ardına gelmişse?”
Pencereden bakmak istedi. Ama ışıklar yanıyordu. O, dışarıdakini göremeyecek ama dışa­rıda ki onu muhtemelen görecekti. Olmazdı, bunu da yapamazdı. Salonun ortasında bir iki tur atıp, bir koltuğun dibine çöküverdi.

Olmazdı böyle şeyler hayatında hiç. Çocukluğundan beri yaşadığı bu mahalle, evi kadar güvenliydi. İlk aklına gelen Selim oldu. Selim’le tanıştıktan sonra, içinde ve dışında her şey tuhaflaşmıştı. O gelmiş olabilir miydi? “Saçma. Niye gelsin? Hadi geldi, niye bavulu bırakıp da saklansın ki?” diye düşündü.

“Polis, polisi aramalıyım. Komiser Kazım abi üstesinden gelir.” Diye düşündüyse de hemen vazgeçti.

“Biri kesin oyun oynamak istiyor ve bu Selim.” Dedi. Ayağa kalktı ve kapıyı açıp; “Hadi çık ortaya, ne söylemek istiyorsan söyle. Oyun mu oynamak istiyorsun. Korkuttuğunu mu sa­nıyorsun beni? Bak buradayım. Bavulun da bende. Onu içeri alacak kadar deliyim.” De­mek istedi. Deli cesareti olurdu bu. Vazgeçti. Birden aklına dar zamanlarının dayanağı, kop gel dediğinde kopup gelen Mimar Mehmet geldi. Onu aramalıydı.
–    Merhaba Mehmet, rahatsız ediyor muyum ?
–    Yok canım, hayırdır?
–    Bilmiyorum Mehmet. Sanırım pek hayır değil.
–    Adamı çatlatma Serap, söylesene ne oldu? Sesin korkmuş gibi.
–    Evet korkuyorum çünkü saçma bir şeyler oluyor.
–    Hadi söyle… Dur, dur. Kapat telefonu hemen geliyorum.
–    Yok gelme. Bir dinle. Dedi Serap ve anlattı.
Mehmet şaşırıp kalmıştı. Bir iki saniye sustu. Sonra;
–    Kapıya, cama yaklaşma hiçbir şey yapma, ben gelip, bahçeyi ve sokağı kontrol edece­ğim. Sonra telefonunu çaldırınca bil ki kapıdayım. Çaldırınca da kapıyı hemen aç tamam mı? Dedi.
–    Tamam. Dedi Serap. Tamam, çabuk ol…
–    İstersen kapatma telefonu, konuşalım ben çıktım bile dedi.
–    Yoo sessiz ol.
– Tamam. Dedi Mehmet.

Telefonu kapattıktan sonra, daha fazla tedirgin oldu Serap. Bavula bir hayalete bakar gibi baktı. Bahçede ağaçların dalları, pencere cumbalarına vuruyordu. Rüzgârın ıslığa dönüş­müş sesi, evi kuşatıyordu, içi titredi, dizleri titredi. Büyük Ahşap sokak kapısının dibine, ba­vulun tam karşısına, bir cenin halinde çöktü. “Lütfen Mehmet çabuk gel” diye sesli dilekte bulundu. Aklını dağıtmalıydı.

Birden içinde ferah bir rüzgâr esti. Bu bir bayan bavuluna benziyordu. Kırmızı, çekçekli, şık bir bavuldu. Ne diye bu kadar tedirgin olmuştu ki. “Duygusal acemiliğimin sendromu olma­lı bu. Bu gün yaşadığım iniş çıkışlar, sinirlerimi yormuş olmalı. Her şeyi büyütürüm şimdi.” Dedi. Tıpkı Ablası Sina’nın dediği gibi “Abartmaya bayılıyorsun, çünkü mutlusun.”
“Hımm Ben mutlu muyum?”diye düşündü.

Hızla Sina geçti aklından. Nasıl da zaman savurmuştu her birini bir köşeye. Sina küçük ablasıydı Serap’ın. Aralarında sadece iki yaş vardı. Bu yüzden en çok onunla yakındılar. Üç yıl önce, kendinden on beş yaş büyük bir iş adamı ile evlenip İzmir’e yerleşmişti. Sina, üni­versitede öğretim görevlisiydi. “Çok çalışmak, zaafları terbiye etmenin en iyi yoludur. Aksi hâlde zaaflarımıza yenik düşeriz. Yenilgiler hoşuma gitmiyor. Başarıları seviyorum.” Derdi. Sonra parmakları arasından hiç eksik olmayan sigarasına bakıp, “Bak görüyor musun bir zaaf insanı nasıl yönetiyor, içmek istemesem bile, zararlı olduğunu bilsem bile içmeden
edemiyorum. Vakti zamanında bu zaafımı terbiye etseydim şimdi bana böyle küstahça hükmetmezdi.” Derdi gülümseyerek. Kendini aşmış, hatalarını fark edebilen, kendini sigaya çekip, kendiyle alay edebilen biriydi Sina. Çok çalışmayı Sina’dan öğrenmişti Serap. Ve -kendin olmak, kendin kalmak- kavramlarının edebiyatından çok hayata indirilmiş hâlini. Hayrandı ablasına. Diğer ablalarından farklıydı Sina’ya duyduğu hayranlık. Çünkü Sina, sağlam adımlamıştı Serap’a göre hayatı. Ve başkaları gibi değil, başkalarının istediği gibi değil, kendisi olarak yapmıştı seçimlerini. Tercihlerini cesurca belirlemiş ve ardında durmuştu her sözünün her tercihinin. Aşkı dilemiş, aşık olduğundan emin olmuş, “Aşkla, far­kında ve tastamam ben olarak yaşayacağım birkaç yılı, bir ömre değişmem.” Diyerek ailesi­nin tüm itirazlarını tebessümle karşılamış, kimseyi incitmeden sabırla bildiğini okumuş ve Tarık ile evlenmişti.

En büyük ablası , Dünya ne yapıyordu acaba? Aralarındaki fazla yaş farkı, Serap için, ablası Dünya’yı yarı anne konumunda görmesini sağlıyordu. En büyük ablası Dünya, görü­cü usulü ile, babasının öngörüsü ile evlenmişti. Şimdi Ankara’da yaşıyorlardı. Bir akşam babası Dünya’yı, çalışma odasına çağırmış ve ona talip olan delikanlıdan bahsedip, “Biz uy­gun görüyoruz. Sen ne dersin?” Diye sormuştu. Dünya kardeşlerine bu konuşmayı aktarın­ca “Sen ne dedin peki?” diye, merakla sormuşlardı. O da; “Tabii ki siz bilirsiniz dedim” de­mişti. Yıllar öncesiydi ve Dünya şimdi kocaman dört çocuğu olan ve neredeyse büyükçe bir aile olmuştu. Serap, ablası evlendiğinde sekiz yaşındaydı. Eniştesi Serap’ ı çocuğu gibi sever ve kollardı. Hâlâ otuzüç yaşında olmasına rağmen, espriyle bayram harçlığı verirdi. Serap bunu hatırlayınca gülümsedi.

Diğer ablası Mehtap da üç yıl sonra, yine çalışma odasına davet edilmiş ve yine “Siz bilirsi­niz.” cevabı ile bir doktorla evlenmişti. Şark hizmeti Doğubeyazıt’da olan eşinden sebep, öğretmenliğini şarkta yapmak istediğini belirtip tayin isteyerek oraya yerleşmişlerdi. Şarkın zor şartlarından dolayı, doktorlar ve öğretmenler pek tercih etmiyor olmalarına rağmen, Mehtap ve eşi gönüllü olarak şark hizmetlerini yıllardır uzatıyorlardı. Kalp romatizması var­dı Mehtap’ta. Babası ve Annesi kıyamayıp onunla birlikte göçmüşlerdi İstanbul’dan .

İstanbul’dan göçmeden birkaç ay önce, babası Sina ile ikisini çalışma odasına çağırdığın­da, Serap Annesine koşup “Ben evlenmek istemiyorum. Daha çok küçüğüm.” Deyivermiş, annesi kahkahalarla, “Seni evlendirmek istediğini nereden çıkarıyorsun?” Diye sormuş, Se­rap da “Çalışma odasına girince ablamlar evlendi ama.” Demişti. Zaman zaman anlatıp gülerlerdi bu hatıraya, Şimdi Serap da gülümsemişti. O odaya çağrılmalarında ki gerekçe; hac hazırlığı yapan babasının, Sina ve Serap’a maddi manevî emanetleri vermek istemesindendi.

Bir çırpıda aklından geçenlere şaşırdı Serap. Babasının ilk kızı Dünya, İkinci kızı Mehtap, üçüncü kızı Sina ve son olarak da kendisi, Serap.

Her birinin isimlerinin konmasında, babalarının hayatı yorumlayışı ve iç dünyasında, asayişi berkemal olmamış zamanların sancısı vardı. İsimlerinin konuluş hikâyelerini, annelerinden öğrendiklerinde şaşırıp kalmışlardı. Acı bir burukluk çöktü içine Serap’ın.

Tam bu sırada telefonu çaldı. -Mehmet- yazıyordu telefonunda. Ayağa fırlayıp, kapıyı araladı. Mehmet kocaman bir gülümseme ile duruyordu kapıda.

–   Neden?
–   Ne, neden?
–   Ya yapma Mehmet. Neden gülüyorsun?
–   Korkak, korkak. Dedi Mehmet muzipçe.
–   Hiç de değil, sence de tuhaf değil mi? Kimmiş?
–   Dur sakin ol. Öğrenince sen de güleceksin.
–   Allah aşkına çıldırtma beni de söyle, kimmiş?
–   Derman Dede. Bahçe kapısının önüne park etmiş, sana diyecekleri varmış.
–   Yok vallahi. Yeni bir şey duyacak halim yok. Bu bavul da neyin nesiymiş peki? Beklesin, sabah söyler. Zaten sabaha kadar sokaklarda dolaşıyor.
–   Ya bir çıkalım, merak da mı etmiyorsun.
–   Ediyorum aslında. Dur çorba vardı ısıtıp bir kupaya koyayım, içi ısınır hem.
Diyerek mutfağa yöneldi Serap. Can gelmişti dizlerine. Mimar Mehmet arkasından hayranlıkla baktı Serap’ın. Beline kadar uzanan koyu kestane saçları, beyaz kazağının üzerinde dans ediyordu. Kırmızı, bej, siyah ve beyaz ekoseli pantolonu ile harika görünüyordu. “Herkesin giydiğini giyse bile, herkesleşmiyor bu kız” diye geçirdi aklından. “Herkesin giydiğini giymiyor aslında.” Diye düşüncesini değiştirdi. Etrafın­daki kızlar kot pantolon, naylon anoraklarla dolaşırken, Serap kumaş giyerdi. Serap fark­lıydı. Boyu, edası, tavrı, konuşması, sesi, gözleri, giyinişi. Bu zamanın kızı değil de on beş, yirmi yıl geriden çıkıp gelmiş ya da gelecekteki bir zamandan taşmış gibi dururdu. Meh­met bu farklılığa hayrandı, aşıktı. “Yaşı iki genç kız yaşı edecek neredeyse ama hala yir­mili yaşlarda görünüyor. Nasıl yapıyor bunu?” diye düşündü. Serap hiç makyaj yapmazdı. Aile geleneklerinde, genç kız sözlenmeden makyaj malzemesi kullanmazdı. Sözlendiğinde, annesi makyaj malzemeleri ile dolu bir çanta armağan ederdi. Bu sebepleydi beklide Serap’ın makyaj yapmayışı. Son zamanlarda, düğün ya da bir iş yemeğine katılacağı zaman sadece gül rengi bir ruj sürerdi. Doğaldı Serap. Kendine münhasır, kendi şehrinin prense­siydi sanki. Hiç mi etkilenmezdi magazinden, modadan?
Serap büyükçe bir kupayı, kumaş bir peçete ile tutarak döndü mutfaktan. Mehmet düşün­celerinden sıyrılıp, gülümsedi.
–   Nereden çıktı şimdi çorba?
–   Ne bileyim, kapıma gelmiş. Soğuk dışarısı.
–   Alışkındır o, yıllardır sokaklarda.
–   İyi de ben alışkın değilim, ilk kez kapımı çaldı. Dedi Serap.
Mehmet’in hayranlığına hayranlık katılmış gözleri tebessümle döşendi.
Mutluydu. Bir şey olduğundan değil, bir şey olacağından da değil. Serap’ın yanı başında, dar zamanında, ihtiyaç duyulan, güvenilen olmaktan gurur duyuyordu. Aslında Serap’ı sevmektendi duyduğu gurur. “Bu gururdan da başka bir şey, beni çoğaltan beni büyüten bir şey, sevgim onurum.” Diye geçirdi aklından.
–   Çıkalım. Dedi. Anahtarını aldın mı? Derman Dede bu, sohbeti uzatırsa kesemeyiz de.
–   Aldım, aldım.
Kırmızı , küçük bavulu da alarak çıktılar. Ayak seslerine, tak tak sesleri eklendi. Derman Dede, asası ile duvara vuruyordu. Geldiğinizi duyuyorum demek istiyordu sanki. Mehmet elindeki kırmızı bavulu yere koydu. Serap, çorbayı Derman Dede’ye uzattı. Derman Dede, bir sıcak kupaya bir Serap’ın gözlerine baktı. Gece karanlığında parlayan gözleri ile öyle baktı ki; Serap ürktü. Gözlerine değil de yüreğine bakılıyormuş gibi hissetti. Derman Dede, çorba dolu kupayı aldı, birkaç yudum içti. Gözlerinden birden yaşlar süzüldü. Tek eliyle Serap’ın elini sımsıkı tuttu. Eli buz gibiydi. Serap ürperdi. Öylece gözlerinin ta içine, en dibi­ne bakı. Sonra Serap’ın elini bırakıp, çorbanın kalan kısmını bir dikişte bitirdi.
–  Sıcak çorba
–  Sıcak kucak
–  Sıcak yürek
–  Sıcak yuva
Yutkundu. Bir kaç saniye susup sonra devam etti.
–  Soğuk gece
–  Soğuk toprak
–  Soğuk ölüm
–  Evlaaatt; için buz kesince, bedenin üşümez oluyor.
–  Nedir bu bavul Derman Dede, beni korkuttun. Dedi Serap.
–  Korku, esaret.
–  Korku, cesaret.
–  Korku, teslimiyet.
–  Korku, çare .
–  Korku sığınma. Derken Mehmet’e baktı Derman Dede.
Mehmet ve Serap soru dolu bakıştılar. Derman Dede devam etti
–  Bavul Neva’nın. (ölen eşiydi Neva) Bayram görmemiş giysileri. El değirmediği, hiç giyemediği giysileri var içinde. Bir de kırmızı akordeon … Kırmızıyı severdi.. Günahın rengi midir kırmı­zı? Ölümün rengi mi? Hayatın rengidir kırmızı? Ölen ölür, kırmızı kıyamete kadar kalır. Hızla ayağa kalktı. Asasını üç kez yere vurdu.
–  Aşkla yaşa evlat, aşkla yaşa. Aşk seveni de sevileni de ölümsüz kılar. Aşkla yaşa. Bak Ne­va öldü dediler, yıllar oldu. Ha şuramda, ha şurada, ha karşımda, ha gecemin ayazın­da…. Susuverdi Derman Dede. Serap içinden devam etmesi için dua etti. Sonra;
–   Bavul senindir. Giy onları. Dedi.
Bağrını yumruklayarak söylediği cümlesinin ardından, arkasını döndü, geceyi yırtan, yü­rekleri burkan gür sesiyle bağıra bağıra uzaklaştı.
–  Dokunduğun senindir. Aşkla yaşa.
–  Boğazından geçen rızkındır. Aşkla yaşa.
–  Oturduğun yer kadardır eşyan. Aşkla yaşa
–  Varlığın, varlık olsun. Aşkla yaşa
–  Varlığında yok olmak için. Aşkla yaşa.
–  Yokluğun var oluşun olacaktır. Aşkla yaşa.
–  Sevdiklerin kadar kalabalıkların. Aşkla yaşa
–  Yaşadığın kadardır şu koca şehir. Aşkla yaşa.
–  Yüreğin kadarsın. Aşkla yaşa.
–  Yüreğindeki sevdalar kadar sevilirsin. Aşkla yaşa.
–  Varlık sandıkların , yokluğundur. Aşkla yaşa.
–  Yokların varlığının anahtarıdır. Aşkla yaşa.
–  Haz ile azabı bilmezsin yaşamazsan Aşkla.
–  Haz aşkın armağanıdır. Azap aşkın armağanı. Aşkla yaşa.
–  Ölüm ey ölüm….
Yavaş yavaş arkasından yürüdüler bir süre. Hızla uzaklaşıyordu Derman Dede. Artık anlaşılmıyordu söyledikleri. Serap bir adım daha attı. Derman Dedenin sesine ulaş­mak için. Ölüm… neydi, Derman Dede’nin dilinde? Mehmet elinden tutup çekti.
–  Yeter bu kadar. Hadi üşüdün.
Durdu Serap. Üşümüştü gerçekten.

(devam edecek)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kaygısı Hakikat İşi Güzellik Olan Bir Şair / A.Vahap Akbaş
Cellatla / Alâaddin Soykan
İki Âkif’ten Biri / Mustafa Özçelik
İstanbul’a Çığlık / Recep Garip
Nurettin Topçu ve Bugünkü Türkiye / Muammer Çelik
Tümünü Göster