şavklı yıllar

253
Görüntüleme

O yıllar başkaydı. Şimdilerde anlatmaya başladığım zaman dinleyenlerin hayretleri karşısında kendimi tarih gibi hissediyorum. Haksız da sayılmazlar, çünkü benim dinleyicilerimin büyük kısmı daha o zaman dünyada değillerdi. Ailede ilk çocuk olanların anne babaları ya yeni tanışmıştı ya da yeni evlenmişlerdi. O yıllarda elektriksiz, yolsuz, susuz köy kalmayacak; elektrikle beraber hayat değişecek, deniyordu. Nitekim söylenenler gerçekleşti de. Kendi adıma yaşadığım coğrafyanın son çeyreğine şahitlik etmek sevindirici bir durum. Nasıl sevinmeyeyim? Kim olsa benim gibi düşünürdü. Efendim, ben çok yaşlı falan değilim. Dante’nin ömrün ortası olarak düşündüğü yıllara birkaç yılı kalmış âdemlerden biriyim işte. Doğduğumdan iki sene sonra Kıbrıs’a askerlerimiz çıkmış. Kuzenim o sene doğmuş ama adını ne Barış ne de Savaş koymuşlar. Onun da adı benimki gibi dedemin adı. Dedem arif adamdı vesselam. Onu tanıyan biraz mürekkep yalamış birinin ilk teşhislerinden biri, deden ismiyle müsemma adam, derdi. Dedemin babası bizim oralarda âlim biri olarak bilinirmiş. Adı âlim değil tabii ki, ama doğumunu göremeden öbür tarafa göç ettiği oğluna kendi namına yakışır bir isim vermişler geride kalanlar. Neyse uzatmayayım. Hatırladığım en kayda değer olay Kıbrıs’ta savaş çıkması. Buna bağlı olarak da kendimden iki üç yaş küçük birkaç arkadaşın adının Savaş ve Barış olması. Sonra bir de gaz yağı sıkıntısının olması. Şehre inenlerin gaz yağı bulamadan eli boş dönmeleri. Kullanılmış defter sayfalarından yapılan külahta çay alındığını ve önemli misafir gelmedikçe de kimseye çay verilmediği günleri de hatırlıyorum. Diğerleri neyse de gazyağı olmaması memleketin her tarafında büyük sıkıntıydı. Hele küçücük dünyalarını bir şavk ışığında aydınlatan taşra insanlarının gazyağsız kalması kabullenilecek gibi değildi. Yine de insanlar isyan etmez ve memleketin içinde bulunduğu şartların düzelmesi için dua ederlerdi. Kendi karanlıklarını unutup şehirdekileri düşünürlerdi. Adeta, biz zaten karanlık bir dünyada, şavk ışığında yarı kör yaşıyoruz, ama şehirdekiler elektrikle yaşıyorlar, onların işi bizden daha zor, diyerek onlara hayıflanıyorlardı. Bizim evde gazyağının olmadığı günü hatırlamıyorum. Hatta komşuların anneme, akşam oturmaya size gelelim, sizde gazyağı vardır, dediklerini hiç unutmam. Babam her şehre gidişinde mutlaka bir külah çay bir litre kadar da gazyağıyla dönerdi. Şavklar, gazyağı olmadığı günlerde öksüz öksüz odaların haline bakıp kendi yetimliklerini unutur, yoksun oldukları merhameti unutup merhamet edercesine seyrederlerdi insanları. O yılları anlatanlar hep yokluk, kuyruk, anarşi yılları olarak bahsederler. Doğrudur. Ben yokluk içinde yoksulluğu fark eden çocuklardan değildim. Benimle aynı yıllarda çocukluk yaşamış olanlar için de geçerlidir bu. Bizler varlığın ne olduğunu bilmiyorduk ki yokluğu görebilelim. Benim hiç pazardan alınmış oyuncağım olmadı. Çok oyuncağım vardı. Gördüğümüz ilk BMC kamyondan esinlenerek, hemen bir kamyon yaptığımızı iyi hatırlıyorum. Hatta traktör, cip gibi arabaları tahtadan imal ettiğimizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Yok, yoktu anlayacağınız. Ben yok kavramını babamlar konuşurken duymuştum. Onun için o yılların bendeki adı şavklı yıllardır. Şavklar… iki türlü şavk vardı. Ötekinin adı da el şavkıydı. El şavkı daha çok oda dışına çıkarken, komşudan komşuya gelip giderken kullanılırdı. Bizim el şavkı dediğimize şehirlerde gemici feneri diyorlarmış, yıllar sonra öğrendim. Yine de ben onu el şavkı olarak anmak isterim hep. Bilmeyenlere, hiç üşenmeden de uzun uzun anlatırım. Efendim, kusura bakmayın, merakınızı anlıyorum. Şavkı kısacık tarif edeyim, daha sonra asıl meramıma geleceğim. Sıkıldıysanız… Peki, o zaman. Şavk üç kısımdan müteşekkildir; bir cam, bir fitillik ve bir de gazyağı konulan deposu. Aslında üçte ikisi camdan demek de mümkündür. Sadece orta yerindeki fitillik tenekedir. Alt ve üst kısımları camdandır. Gazyağı konulan kısım bir yoğurt kâsesi büyüklüğünde olur. Fitilliğin geçtiği yerde sıkmaya uygun bir yer vardır ve oraya fitillik çevrilerek takılır. Fitilliğin ortasından fitil geçirilen ve fitilin enine uygun bir uzun dar bir plaka geçer. Fitil plakanın ortasından geçer. Fitilin uzun kısmı şavkın gazyağı deposundadır. Bir de fitilin ortasında küçük bir dişli düğme vardır. Bu fitilin aşağı yukarı hareketini sağladığı gibi gaz deposuna düşmesini engeller. Üst kısımda da şavk camı vardır. Şavk camı süs kabağına benzer. Şimdi süs kabağını da açıklayarak vaktinizi almayayım. Şöyle diyeyim efendim, camın fitilliğe geçtiği kısım dar, yukarı doğru genişçe bir bombe ve devamında yine incelen bir uzantı. Bombeli olan kısım fitilin yanan kısmına rast gelir. Onun için sıcaklığın camı çatlatmaması için orası bombelidir. Bunların dışında bir de şavkın tutulan kısmı vardır. Onu ana parçalardan biri olarak saymadım, çünkü elcek denilen bu parça olmadan da şavk çalışır. Bu parça şavkı taşırken kullanılır. Elcek dediğimiz bu parça telden yapılmıştır. Elcek, gaz deposunun tabanına ya da ortasına takılıdır ve büyük L’ye benzer. Dikey olan kısımdan tutulur. O dikey olan kısımda bir de O’ya benzer parlak bir metal parça bulunur. Metal parçanın karşılıklı iki yeri kenarlarından delinmiştir. Buradan tel elceğe geçirilir. Bu parlak tenekenin özelliği şavkın ışığını karşıya yansıtmaktır. Çünkü evlerdeki odaların yüksekçe bir yerinde şavklık denilen yerler vardır duvara monteli, işte o duvar tarafına getirilir ki ışık odaya daha iyi yansısın diyedir. Bizim şavkımız önemliydi. Babam şavkın gazyağını kendi elleriyle doldururdu. Genellikle ikindi sonralarına rast gelirdi. Annemin de şavka dair sorumluluğu vardı. Şavkın camını annem yıkardı ve o önemli işlerinden biriydi. Şavk camını yıkamak öyle kolay iş değildir. Kırmadan ve hiçbir leke bırakmadan yıkanması gerekir. Annemler konuşurken duydum, şavk camının temizliği evin kadını açısından bir saygınlık meselesiydi. Şavk camı isli olan evin kadınının temizlik konusundaki durumu eleştirilirdi. Daha doğrusu dedikodusu yapılırdı. Annem şavkın camını kırmadan yıkamak için kardeşim ve beni çevresinden uzaklaştırır ve ayağına dolaşmamamızı söylerdi. Çünkü şavkın camının kırılması demek karanlıkta kalmakla aynı şeydi. O yıllar başkaydı. İlkokula başlayınca, arkadaşlarla her akşam sırayla birimizin evinde toplanır, ders çalışır, ödevlerimizi yapardık. Ödevlerden sonra kendimizce oyunlar oynayarak evin büyükleri gelene kadar eğlenirdik. Ders çalışırken şavkı odanın ortasına yüksekçe bir şeyin üzerine koyar, elcekteki tenekeyi de çıkarırdık. Sonra hepimiz papatyanın beyaz yaprakları gibi yüzükoyun uzanıp defterlerimiz, kitaplarımızla ilgilenirdik. Şavk ışığında ders çalışmak, şimdiki öğrencilere masal olarak anlatılsa yeridir. Gerçi böyle bir masalı anlatana kadar şavkı anlatamaz insan daha ama neyse… Ben ortaokula başladıktan sonra şavkı da unuttum. Şehirde elektrik vardı. Şehirdeki elektrikten köye de o sene götürmüşlerdi. Babam arkadaşlarına, şavk da tarih oldu artık, demişti. Annem ve arkadaşları da şavk camı yıkamaktan kurtulduklarına sevinir olmuşlardı. Evlerdeki şavklıklar bayram badanalarında birer birer söküldü. Başbakanın, elektrik değil sadece medeniyet gelecek memleketin dağına taşına, dediği medeniyet, bana şavkı ta ki fakülte yıllarımda dinlediğim bir türkü ile yeniden hatırlattı. Türküdeki şavk başkaydı. Hayır, efendim, şavka türkü yakan falan olmamıştı. Türkünün bir yerinde, ayın şavkı vurur sazım üstüne, diye geçiyordu. Sonra şavk’ın Arapça bir sözcük olduğunu öğrendim, ışık demekmiş. Daha sonra da şevk ve şavk’ın aynı sözcük kökünden geldiğini. Şavklı yıllar başka yıllardı. Sadece şavklı değildi gerçekten şevkliydi de. Memleketimin gençliği ihtilal yaptıracak kadar şavklı ve şevkliydi. O yıllarda sadece çocuktum, yokluğun varlığını anlayamayacak kadar çocuk. Şavktan öğrendim şevkli gençliği… Elbette şavklı hayata dönmek gibi bir derdim yok. Elektrik, odamızın her hangi bir köşesindeki toplu iğneyi gösterebilecek kadar güçlü bir ışık. Elektriğin gittiği yerlerdeki medeniyeti görememek düşündürüyor beni. Kim bilir belki de gözlerim şavk aydınlığından elektrik ışığına alışamadığındandır! Yine de o yıllar başka yıllardı. Gazyağında aydınlanıyorduk. Geçende birisi anlatıyordu, çıkaramadığı lekesinden dolayı evin mobilyasını değiştirecekmiş, son anda gazyağı sayesinde kurtulmuş masraftan: çıkmaz sanılan kirleri de temizliyormuş.
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

-oradan buradan denemeler- / Yeprem Türk
Yüzleşme / Bilal Tırnakçı
yazmak ve yaşamak / Necmettin Evci
yalnızlığa methiye / İsmail Bingöl
sükût…. / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster