Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -32

333
Görüntüleme
daralmak,
sığamamaktır Şirâze

çıkar üzerimden dünya kostümlerimi benim
her gün kaç sala verilir buralarda, kaç isim okunur bilir misin

bilir misin; kaç kere küçülür de büyür, büyür büyür de küçülürüm

pır pır eden ve pır pırları kulağımdan hiç gitmeyen

eski zaman nidaları kesiyor günümü
parça parça
Şirâze, buhranlarımı hafifletecek ilacım
İstanbul tarihinde süzülen dolunayda
nükseden tüm geçmişi
renklendirsem de giysem üzerime
sonra kucaklasam en sevinçli nöbetlerimi
anımsarken de nemlenen örtülerimi sersem güneşe

Şirâze, “pek güzel olmuşsun” desem de

öpsem sandığımın atîka kokulu hayâl nakışlarından
metaneti­mi yitirmeden
bir gün arasan da sorsan “nasılsın”
ben de gül kokusu duymuş gibi olsam
olsam Şirâze; olduğundan olsam, olmuşluğundan olsam
olabilmişliğinden, olurundan olsam
kızmasam sana hiç, kızamasam
böyle içimde akan dereleri kurutacak kadar
kuruyan derenin toprağına sa­rılıp ağlayacak kadar

o kadar Şirâze, hepsi o kadar

ne olduğumu bilmeden yaşayacak kadar uzak Şirâze
bana yer bulamayacak kadar hayelân Şirâze

tekinsizim, temkinsizim, teferruâtları bugüne dek sevmedim

belli ki sevememişim
kendime kır çiçek­leri aldığım günleri çok geride bırakıp
kırlardaki çiçeklerin üzerinden geçmek mecbûriyetinden
o kay­bedişin verdiği hengâmeyi teskin edememişim
öteki dillerle söyledim, öteki ben’le söyledim
söyle­dim hep kendi ezgimi, kendimi söyledim Şirâze
ben dinledim, ben dinledim, ben hep dinlemişim
din­ledikçe uzlet çıktı karşıma, halvet çıktı karşıma
hediye ettim “h” yi
hediye ettim bütün vartalarımı
hediye ettim bindiğim gemileri
sonra “a”ları verdim postaya
“neden” ile başlayan bütün soruların önünü kestim de
müclâyım Şirâze

sebep ben, sebep sen, sebep biz

ben’i, sen’i; ben ve sen’den terekküb biz kimiz meğer anlatma­mışlar hiç
bir olsun tutup kolumuzdan yolun sınırlarını genişletmemişler
yani ki dememişler Şirâze,
tek hecelik aşk’ın önümüzü kesip de bir ömrü kuyulaştıracağını
kuyuların ne acîp olabilmekliğini,
serrâ ve darrâ îzâhına dokunmamışlar

bu diyarın yolcuları Şirâze,

hep aynı çukura uğramış da küs düşmüşler isimlerin yüreğine
gelen söy­ler, giden söyler, uyku çöker söylenenlerin üzerine
gelen söyler, giden söyler de söylene söylene ömür biter
bu ne hâldir Şirâze; sen bana de de çıkayım düze
düzlüğe, senin düzlüğüne

mînâfâm duruşlar içinde Şirâze, resmederim seni
mihrin yansır aynama,

alır gözlerimi de göremem fecrini, fevzini, feyzini
naz’ım, nazım sana
“tak” sesleri duysam da açmam, açamam kilit vurulmuş çıkışları

ne kırıl, ne yıkıl, ne vur kendini açlığa
naz bitmiştir, naz’lığım bitmiştir, naz’ın bitmiştir
gelmesen ecel gelir, gelsen ecel gelir; bu duruşun iki ucu keskindir
Şirâze, yine de kan rengi saçlarım senindir

senindir hiçbir şeyim,
senindir beş kuruşsuzluğum,
senindir yokluğum; tozum, n’olmuşluğum
ben sensiz de hoşum, senli de bir hoşum;

olsan bulanık; olmasan nakıs, nâkız ve naîr
işte budur
deyip diyeceğim Şirâze

bütün boşlukları var kendi ellerinle doldur

rün bıraktım şehrimin arnavut kaldırımına
Şirâze’n, Şirâze’mdir

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yüzleşme / Bilal Tırnakçı
Yazmak ve Yaşamak / Necmettin Evci
Yalnızlığa Methiye / İsmail Bingöl
Sükût…. / Yavuz Ertürk
Senden Sarktım Yar Zaman Kimin İçin / Cihat Duman
Tümünü Göster