saklı mektuplar XXXII

233
Görüntüleme

daralmak, sığamamaktır Şiraze çıkar üzerimden dünya kostümlerimi benim “her gün kaç salâ verilir buralarda, kaç isim okunur bilir misin?bilir misin; kaç kere küçülür de büyür, büyür büyür de küçülürüm?” pır pır eden ve pır pır’ları kulağımdan hiç gitmeyen eski zaman nidâları kesiyor günümü parça parça. Şiraze, buhranlarımı hafifletecek ilacım İstanbul tarihinde süzülen dolunayda. nükseden tüm geçmişi renklendirsem de giysem üzerime, sonra kucaklasam en sevinçli nöbetlerimi, anımsarken de nemlenen örtülerimi sersem güneşe… Şiraze, “pek güzel olmuşsun” desem de öpsem sandığımın atîka kokulu hayâl nakışlarından metânetimi yitirmeden. birgün biri beni arasa da sorsa “nasılsın?” dese, ben de gül kokusu duymuş gibi olsam. olsam Şiraze; olduğundan olsam, olmuşluğundan olsam; olabilmişliğinden, olurundan olsam… kızmasam sana hiç, kızamasam böyle içimde akan dereleri kurutacak kadar, kuruyan derenin toprağına sarılıp ağlayacak kadar. o kadar Şiraze, hepsi o kadar…  ne olduğumu bilmeden yaşayacak kadar uzak Şiraze bana yer bulamayacak kadar hayelân Şiraze tekinsizim, temkînsizim, teferruâtları bugüne dek sevmedim, belli ki sevememişim. kendime kır çiçekleri aldığım günleri çok geride bırakıp kırlardaki çiçeklerin üzerinden geçmek mecbûriyetinden o kaybedişin verdiği hengâmeyi teskîn edememişim. öteki dillerle söyledim, öteki ben’le söyledim; söyledim hep kendi ezgimi, kendimi söyledim Şiraze. ben dinledim, ben dinledim, ben hep dinlemişim. dinledikçe uzlet çıktı karşıma, halvet çıktı karşıma; hediye ettim “h” yi, hediye ettim bütün vartalarımı, hediye ettim bindiğim gemileri… sonra “a”ları verdim postaya, “neden” ile başlayan bütün soruların önünü kestim de müclâyım Şiraze. sebep ben, sebep sen, sebep biz Şiraze. ben’i, sen’i; ben ve sen’den terekküb biz kimiz meğer anlatmamışlar hiç, bir olsun tutup kolumuzdan yolun sınırlarını genişletmemişler. yani ki dememişler Şiraze tek hecelik aşk’ın önümüzü kesip de bir ömrü kuyulaştıracağını. kuyuların ne acîp olabilmekliğini, serrâ ve darrâ îzâhına dokunmamışlar. bu diyarın yolcuları Şiraze, hep aynı çukura uğramış da küs düşmüşler isimlerin yüreğine. gelen söyler, giden söyler, uyku çöker söylenenlerin üzerine. gelen söyler, giden söyler de söylene söylene ömür biter. bu ne hâldir Şiraze; sen bana de de çıkayım düze, düzlüğe, senin düzlüğüne… mînâfâm duruşlar içinde Şiraze, resmederim senimihrin yansır aynama, alır gözlerimi de göremem fecrini, fevzini, feyzininaz’ım, nazım sana“tak” sesleri duysam da açmam, açamam kilit vurulmuş çıkışlarıne kırıl, ne yıkıl, ne vur kendini açlığa… naz bitmiştir, naz’lığım bitmiştir, naz’ın bitmiştirgelmesen ecel gelir, gelsen ecel gelir; bu duruşun iki ucu keskindirŞiraze; yine de kan rengi saçlarım senindir, kan rengim senindirsenindir hiçbir şeyim, senindir beş kuruşsuzluğum, senindir yokluğum; tozum, n’olmuşluğumben sensiz de hoşum, senli de bir hoşum; olsan bulanık; olmasan nâkıs, nâkız ve naîrişte budur diyip diyeceğim Şiraze, bütün boşlukları var kendi ellerinle doldurrün bıraktım şehrimin arnavut kaldırımınaŞiraze’n,  Şiraze’mdir…Şiraze’den Şiraze’ye…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

-oradan buradan denemeler- / Yeprem Türk
Yüzleşme / Bilal Tırnakçı
yazmak ve yaşamak / Necmettin Evci
yalnızlığa methiye / İsmail Bingöl
sükût…. / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster