Eve Dönmek

Bütün bir yaz dışa açılan kapı ve pencerelerin bir bir kapandı­ğı günler geçiriyoruz. Yaz sıcaklarının kuytularında saklandı­ğını düşündüğümüz esintileri evlerimizin içlerine çekmek adı­na açtığımız kapı ve pencereleri, dışarıda iktidarı ele geçir­mek üzere olan soğuklara kapatırken, odalarımızda yavaştan büyütmeye çalıştığımız sıcaklığı korumaya alıyoruz. Anlıyoruz ki, bir şey sadece bir şey için değildir. Yaz günlerinde sıcaklı­ğı defetmekte kullandığımız araçları bu sefer soğuklardan korunmanın hizmetine veriyoruz.

Hafiften üşümeye başlayan vücutlarımızın kuvvetiyle kapı ve pencereleri dışa doğru itmekle, herkesin olan (dışarıda bırak­tığımız) bir hayata sırtımızı çevirirken; evlerimizin içlerine yü­rümekle de, kendi hayatlarımıza yöneliyoruz. Soğuklarla bir­likte kendimize dönüyor, seçimi kendimizden yana yapıyoruz. Gözlerimiz artık, her geçen günle biraz daha güçlenen lodosun vuruşlarına terkettiğimiz ağaçlarda değil. Bakışlarımız, bir mevsim boyu kendi hâllerine bıraktığımız odalarımızın suskunlaşan kıvrımlarında geziniyor. Küçücük evlerimizde, üzerimize üzerimize gelen kamusal alanın daralttığı özel alanımızda kendi hayat ateşimizi tutuşturuyoruz.

Tehlike işte böyle bir şey! Hesapta ol­mayan bir şey olarak karşımıza çıktı­ğında ilk önce irkiliyor, sonra kendimi­ze dönüyor, “Var olmak” gibi kadim bir saikle güvenliğimizi sağlama alıyo­ruz. Her kış mevsimi yaklaştığında, so­ğuklar yavaştan bizi yoklamaya başla­dığında kendimizi tehlikeyle karşı kar­şıya gelmiş buluyoruz. Kapı ve pence­releri kapatıyor, dışarıda olduğunu düşündüğümüz tehlikeden, evlerimize çekilerek korunmaya çalışıyoruz. Çün­kü ev bizimdir, biz olmayan her şey­den soyduğumuz özel alanımızdır, gü­venliğimiz oradadır.

Şimdi bir kez daha kış yanı başımıza kadar sokulmuş bulunuyor. Yaz mev­siminin rehavetinde gevşeyen bünye­lerimize soluğunu katan kış soğukla­rıyla irkiliyoruz. Evlerimize dönüşümüz bu yüzdendir.

Ancak sokak, dışarıda bıraktığımız ka­musal alan bizi kendimizle bırakmıyor. Kapattığımız kapı ve pencerelerin ge­risinde sesini yükselten çağrılar bizi “Seçim” yapmaya zorluyor. Filozofla­rın, bilgelerin, peygamberlerin anlamı­nı çözmeye çalıştıkları hayatı yaşayan bizlerden, seçimlerde bulunmamız isteniyor.

Dışarıda kopartılan fırtınalar, meydan­larda atılan ciritler başka seçimlerden de haber veriyor, ama bunlarla ilgili değilim; anlamlı kılınmış bir ömre yö­nelmiş seçimlerden bahsediyorum. Hayatın kendisi, soru sorduran her bir şeyi, mutlak çözüme yol vermeyen ça­tışmacı doğası, insanı ‘küçük’ seçim­lerde bulunmaya zorluyor, içine doğ­mak için özel bir çaba göstermediği­miz bu yerde, kendimizi hep seçim ya­parken buluyoruz. Herkesin ve çok şe­yin olan bu hayatı yaşarken yaptığı­mız seçimlerle kendimizi, bize özel evreni kuruyoruz. Sokağa çıkma kararımız, belirlediğimiz yön ve o yöne doğru attığımız adımlar, yaşayacakla­rımızda payı oluyor.Sağa değil de so­la yönelmemiz bile, hayatımızın rengini değiştirebiliyor.

“Koş Lola Koş” filminde; tehlikede olan arkadaşlarının yardım isteği üzerine ona doğru koşan Lola’nın evden çıkışının, girdiği yolların, yollarda karşısına çıkan küçük ayrıntıların sonuca etkisi anlatılıyordu. Film, Lola’nın küçük farklılıklarla birbirinden ayrılan üç koşusundan oluşuyordu. Apartman merdiveninde karşılaştığı adam, bir köşeyi dönerken çarptığı kadın, babasının bürosunda gördüğü muamele Lola’ya farklı sonuçlar yaşatıyordu. Akıp giden filmin karelerinde, Lola’nın beş saniyelik gecikmesinin nasıl bir fırtına başlattığı görülüyordu. Evet “Küçük şey yoktur.”

Biliyorum ki ben seçimlerimden oluşuyorum. Seçerek kendimi inşa ediyorum. Vardığım sonuçlardan, kurduğum cümlelerden, ikili veya çoklu ilişkilerimden, beni ifade eden üsluptan… Seçebildiğim zaman var olabiliyorum. Ben’imi gerçekleştirdiğimde varlığımdan bahsediliyor. Ben’i kıskaca alan, bana kendilerini dayatan ilişkiler ben’i öldürüyor. Ben’imin öldürüldüğü yerlerde seçiyor gibi göründüğüm her şey, beni bir nesneye dönüştürüyor sadece.

Ben ve siz, seçimlerimizden başka bir şey değiliz. Altına imzamızı attığımız şey “Biz” oluyor. Seçtiklerimiz bizi “Güzel” veya “Çirkin”, “İyi” veya “Kötü” ediyor.

Ben’i oluşturan renklere, “Ben” dedi­ğim seslere, kendimi yüklediğim dile tahammül edemeyen, bunlara buğzeden şey, yer ve isimlere “Evet” demiyo­rum. Bana, size ve diğerlerine, kendi­lerini gerçekleştirme imkânı verdiğini düşündüğüm adresi işaretliyorum.
Siz de öyle yapın!

“Siz”i yaşatacak vahayı öne çıkarın!
Kış olabildiğince yaşanıyor! Bari “Öte”miz kış olmasın.
Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kaygısı Hakikat İşi Güzellik Olan Bir Şair / A.Vahap Akbaş
Cellatla / Alâaddin Soykan
İki Âkif’ten Biri / Mustafa Özçelik
İstanbul’a Çığlık / Recep Garip
Nurettin Topçu ve Bugünkü Türkiye / Muammer Çelik
Tümünü Göster