Semaver

Kendinizi yalnız bir mezarın başında, yalnız bir selvi gibi hissettiğiniz anlar yok mu sizin? Hani yüksekçe bir yerden dağları, ovaları, usulca akan ırmakları görüp de köklerinizi topraktan çıkarıp el uzatamadığınız, mıh gibi çakılıp kaldığınız yerinizde? Nutkunuzun tutulduğu, basiretinizin dibe battığı, kalbinizin çiçeğini sulamayı unuttuğunuz günler olmadı mı sizin hiç? Yanmakta iken söndüğünüz, bağrınız buz gibiyken içine köz atmayı unuttuğunuz, dumanı kesilmiş, suyu akmaz olmuş bir semaver gibi kuruduğunuz? Gök gibi sıcak, yer gibi soğuk günleriniz? Etrafınızı ateşten bir duvarla çevirip kendiniz yanarken başkalarını üşüttüğünüz?

Ben bir semaverim. Bakır; el işçiliği ile ince ince oya gibi işlenmiş; desenler, kıvrımlar verilmiş, kulplarına ahşap tutacak, çeşmesine nazar boncuğu geçirilmiş; kullanılmaktan rengi iyice matlaşmış, eskimiş, yer yer kalayı atıp kızıla kaçmış bir semaver… İnsanların semaverden başka bir paye vermekten çekindiği, içine köz atıp durdukları, buharı çıktıkça sermest oldukları, kullanırken baş köşeye oturtup – o da sadece ihtiyaca binaen- sonra evin en ücra köşesine attıkları bir semaver. Hep almayı sever insan. Malınızı, zamanınızı, sevginizi, sevin- çlerinizi, emeğinizi, bilginizi, lokmanızı, hırkanızı, hayallerinizi, umutlarınızı alır da sizi cepleri bomboş kalmış bir ceket gibi öylece askıda bırakır.

Bunların bir semaver için fazla iddialı sözler olduğunu sanmayın. Gerçi siz benim bir semaver olduğuma da pek inanmamış olabilirsiniz ama insanların neye inanıp neye inanmadığının pek bir önemi yok benim gözümde. İnsanlar kendilerine inanmakta bile acziyet içerisindeyken benim onların düşüncelerine pek itibar etmemi bekleyemezsiniz zaten.

Bu minval üzere insanlarla aramın pek de iyi olmadığını anlamışsınızdır zaten. Bu kadar onlarla iç içeyken, onların sofralarında saatlerce vakit geçirmiş, dertlerini dinlemiş, acılarına ortak olmuş, sevinçlerini paylaşmış biri olarak bana verdikleri değer bu olmamalıydı elbette. Gerçi insanoğlunun nankörlüğü kendi tarihi kadar eskidir. Kâbil değil miydi ona bütün niğmetleri bahşedene elindekinin en kötüsünü hediye eden. Beyaz bir sayfa üzerine düşmüş siyah bir damla mürekkeb gibi başladı Kabillerin hikâyesi. Büyüdü, büyüdü kocaman oldu. Öyle ki o beyaz sayfadaki beyaz yerler gökteki yıldızlar gibi minicik minicik göz kırpar oldu.

Şimdi ben de insanoğlunun nankörlüğünden dem vurup onlar gibi nankörlük edersem yakışı kalmaz elbet. Her tarafı karaya çalmış o beyaz kağıt üzerinde yıldız olup parlayan dostlarım var benim. Hâlden anlayan, dilden anlayan, dumandan anlayan, ateşten anlayan… Bağrıma köz koyup gönlüme su serpen dostlarım… Hele içlerinden birisi var ki, gönlü köz köz olmuş bağrıma düşmek ister. Beni görünce vuslata ermiş sevgili gibi deli divane olur. Dili çözülür, kalbi lâl olur.

Ne zaman ki yaz gelir, bahçesindeki çiçekler yerinde duramayan çocuklar gibi hop hop açar; ortancalar, fesleğenler, karanfiller… Memleketinden getirdiği iki elma fidanı büyüyüp serpilmiş, al al gülümseyiverirler. Hele bir de bahçedeki masanın hemen üzerinden uzanan asma dalları rüzgâr estikçe usul usul eser; biraz üzüm, biraz yaprak, biraz toprak kokusu getirip bırakıverirler. İşte o zaman beni bahçenin her zamanki köşesine oturtup bir de rüzgâr ateşimi kesmesin diye sırt tarafıma kalınca mukavvaları yerleştirirdi. Önce besmeleyle çırayı yakar, sonra zikir çeker edasıyla kırdığı ince odunları çıranın ateşiyle buluştururdu. Ağzımdan dışarı doğru uzanan bir ateş parçası hafifçe yüzünü yalayınca gözlerinin içi güler, ateşe selam ederdi. Bense ateşimin onu incitmesinden korkar, “Ey ateş, serin ve selamette ol” nidası yankılanırdı içimde. Ateşim ellerine çalacak, dumanımın bir damlası ona dokunacak diye korkardım.

Ateşim delikanlı çağından evrilip sükûnet bulur, kor kor ama sakin, bir dertli derviş gibi içli içli yanmaya başlayınca, yanıp kora dönmüş odunların üzerine bu kez kömürleri atardı. İşte kömürle ateşin buluşması, gül ile bülbülün, Leyla ile Mecnun’un, ateşe vurgun pervanenin buluşması gibi. Ateşe âşık gönlüm yanıp kavrulmaya başlayınca içimdeki soğuk su, usul usul inlemeye başlardı. Ta derinden sessiz bir çığlık gibi. Dostla benden gayrısı duymaz. Dostla benden gayrısı anlamaz. İnsanların bekledikleri lezzetli bir çaydır yalnızca. Bilmezler ki bekle- dikleri şeye gözlerini dikip durmuşken hayattaki ne güzellikleri kaçırırlar. Asıl dert varmak değil, olmak değil. Varırken hangi kapılardan geçtin; olurken hangi hâlden hâle girdin? Hedefe koşarken hangi kapıları çalmadan geçtin? Oysa dost benim her anıma vurgundur, her hâlimi alıp gönlüne şiir diye koyar.

Kaçar insanlar ateşten. Ateş mihnettir. Ateş onlara cehennemi hatırlatır. Yakar, kavurur, kül eder. Oysa asıl korkulması gereken ateş midir? Yakan ateş değildir, kavuran hiç değil. İbrahim korktu mu ateşten, bir sevgiliye vasıl olur gibi girdi onun içerisine. Ateşten razı oldu, gülden razı olduğu gibi. Ateş, bir annenin evladına kondurduğu bir buse gibi yalayıp geçti İbrahim’in yüzünü. “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamette ol!” Aşkla, merhametle, muhabbetle. Ateş, aşkın ta kendisiydi. Yanıp kavrulmanın adıydı ateş. Pervane gibi dolanıp durmanın ve ona vasıl olunca kendinden geçmenin adıydı ateş. Bu dünyada göğsünüz ateşle yanarsa ahiret yurdunda ateşten uzak olursunuz.

Dostla birbirimizin ateşini sevdik biz. O benim koynumdaki ateşe vurgun, ben onun kalbi- ndekine. Hele bir de suyum kaynar , buharım sessiz bir şarkı gibi usul usul yüzüne çalmaya başlayınca karşıma geçer, semaver ilahisini söylerdi.

Semaverin musluğu var

Çoban gibi ıslığı var

 Ariflerle dostluğu var

Yan semaver can semaver

Hüner senin ey semaver

Kıskanırlardı bizim dostluğumuzu. Ne zaman semaver ilahisini söyleyecek olsa; “ Yeter ama kaç kere dinledik. Bırak da şurada iki çift laf edelim.”

İşte o zaman onun o mahzun hâline dayanamam, bağrıma bir tas su döküp sönesim gelirdi. Mıh gibi batardı insanların sözü yüreciğine. Lakin belli etmezdi. Kırılsa da çabucak affederdi. Anaydı onun yüreği, her daim merhametle çarpan. Lâl olup sussa da kalbi zikrine devam ederdi.

Derken bir gün güneş battı, hemen önündeki evin çatısından aşağıya süzülüverdi sessizce. Ertesi sabah dostumun üzerine doğmayacağını bile bile. Yer kızardı. Gök kızardı. İkisi arasındaki her şey kızıla çalındı birer birer. Bahçede bir telaş… Bir çığlık. Ortancalar , karan- filler nergisler… Hepsi şaşırdı. Elmalar yere düştü birer birer… Üzümler karaya çaldı. Eve telaşla girip çıkanlar oldu. Sonra çığırtkan sesiyle tepesinde ışıklar yanan bir araba duruverdi bahçenin önünde. Kapı sonuna kadar açıldı. Rüzgâr esmedi bir süre. Yaprak kımıldamadı. Zamandı bir tek acelesi olan. Su gibi kayıp gitti akreple yelkovan. Boş giren sedye, üzerine boylu boyunca uzanmış dostumu alıp çıktı bir veda bile edemeden. Hayırdır, nereye böyle diyemeden.

İşte o gün ateşim söndü, yanmayıverdim. Susuverdim. Kalıverdim bahçenin bir köşesinde.

İçim buz gibi, yalnız göğsüm ateşler içinde. O dost gidince bahçemdeki yapraklar sararıp döküldü. Onu susturanlar bin pişman oldu. Şimdi olsa da bir semaver ilahisi söylese dediler.

Semaverin suyu inler

 Anlar mısın neler söyler

 Daima Hakkı zikreyler

 Yan semaver can semaver

 Hüner senin ey semaver

Özlemek bu kadar mı yakarmış içimi? Bütün yaşananlar puslu bir perdenin ardından göz kırpar. Her şey boş gelir. Gel dost, ateşime bir damla su ol. Söndür içimdeki sensizliği.

Sustu semaver. Bir dostu kaybetmenin acısıyla sustu. Ona artık hiç kimse zikir çeken bir varlık gibi bakmayacak artık. İnsanların çay keyiflerinin metası olmaktan öteye geçemeyecek. Oysa dostu öyle miydi? O, canlı ve cansız her varlığa bir değer atfeder; bir ağaç, saksıdaki çiçek, bahçesinde oynaşan yavru kediler, duvardaki resim, her şey ama her şey onun nazarında selam verilecek, sohbet edilecek varlıklardı. Onun nazarında her şey Allah’ın ayetlerinden bir ayetti.

Bana, “Sen semaversin, bu kadar karmaşık şeyler de düşünmek senin neyine?” diyorlar. İçime köz atıp duruyorlar. Oysa benim yangınım közümün büyüklüğünden değil, dostumun bırakıp gidişindendir. Ey dost, yak gönlümü, dert etmem, benim derdim de dermanım da sensin.

Şimdi bir başıma bekliyorum bahçenin bir köşesinde sessiz sesiz. Hemen yanı başımda dostun oturduğu sandalye bomboş. Ara sıra kediler oturuyor yalnızca. Ağaçlarda elma kalmadı. Kara kara olmuş üzümleri kesip attılar. Soğuktan birbirine yaslanmış çiçeklere ise dönüp bakan yok artık. Yaprakları sarardıkça kendilerini toprağa bırakıveriyorlar. Havalar iyice soğumaya başladı. Üşüyorum burada. Dönüp de yüzüme bakan yok. Şimdi olsaydı belki kızardı bana. “Ben seni bırakıp gitmedim” derdi, “Rabbimin davetine icabet ettim yalnızca.”

Şimdilerde dostun bana aşkla söylediği dizeleri hatırlamaya çalışıyorum. Yok, olmuyor bir türlü. Ne sözlerini tam olarak hatırlayabiliyorum ne de onun gibi söyleyebiliyorum. Her şey yarım kaldı, onun beni yarım koyup gidişi gibi.

Semaverin kulpu iki

Daima çeker Hakka zikri

 İçelim çayı edelim şükrü

 Yan semaver can semaver

Hüner senin ey semaver

Ateşim söndü. Suyum kurudu. Sonbahar yaprakları da kızıl ve kırgın dökülünce üzerime iyice hükmümü yitirdim şu dünya bahçesinde.

Madem söndüm artık, kapatmalı semaverin musluğunu. Yeni bir hayata başlangıç yapmak için.

Sonbahar, tabiatın ölümü… Semaverin ölümü… Hem ölüm nedir ki? Hafifçe esen rüzgâr yeni bir hayata açılacak kapıyı aralıyor.

Bir gün hatırlayıveriyorlar beni bahçede unuttuklarını. Tutup kaldırıyorlar kulplarımdan.

Eller üzerinde taşınıyorum. Bir kalabalık ki sormayın. Bitti sanmayın koynumdaki ateş. Onlar buz gibi tutarken ellerimden, ben gül bahçesinde yanıyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -100 / Şiraze
Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu / Enes Güllü
Aforizmalar – 1 / Naz
Kırık Ney Taksimi II / Yunus Emre Tozal
Gökyüzünden Dökülen Kırıntılar / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster