Masal İçinde Masal – 6

“orada burada şurada
cevaplar kaplumbağada
dünya kapıyı kapatıverdi
kaldılar karanlıkta”

Raza koşa koşa ağlayan çocuğun yanına gitmiş ve tam karşısına geçip oturuvermiş. Nedense çocuk onu gördüğüne şaşırmadığı gibi hiç istifini bile bozmamış. Ta Süleyman peygamberden bu yana yufka yürekli kalmayı başarmış soydan gelen Karınca, Feri’nin kulağına, “çocuğa mendil versen iyi olur” önerisinde bulunmuş. “İyi fikir” diyerek Feri battal boy, içinde yok yok bez çantasını karıştırmış biraz. Yaşlı ormanları anımsatan yemyeşil bir mendil çıkarıp çocuğa uzatmış. Bir de “neden ağlıyorsun çocuk?” diye sormuş. Çocuk, yaşlı ormanları anımsatan yemyeşil mendili alıp gözlerini birkaç kere sertçe silmiş. “Kaplumbağamı kaybettim, onun için ağlıyorum” demiş ve hıçkırıklara boğulmuş:

– Onu kaçırdılar. Biliyorum, onu kaçırdılar ve şimdi toprağın altındaki tüneldeler. Saklıyorlar benim güzel kaplumbağamı. Ah Ayona! Sensiz ben ne yaparım!

“Ayona kim, ya hu?” diye sormuş Feri. “Ayona benim kaplumbağam işte. Benim adım da Zubi” demiş çocuk. “Selam Zubi! Ben de Feri. Bu oturan Raza. Omuzumdaki de Karınca.”

Böylece tanışmışlar. “Az önce bir tünelden bahsediyordun. Nedir o?” diye sormuş sonra Feri. Bu işin arkasından değişik bir maceranın çıkacağını hisseder gibi olmuş. Sonuçta macera onun işiymiş.

Zubi pek çok heceyi yuta yuta, “buradaki toprağın altında tüneller varmış. Bana caaaanım nineciğim anlatmıştı. ‘Zubicik! Bu civarda birisi ya da bir şey kaybolursa, bil ki onu tünele kaçırmışlardır’ derdi. Ayona da kayboldu işte. Onu da kaçırdılar demek ki!” deyivermiş.

Feri düşünceli düşünceli çevresine bakınmış. Toprağa dokunmuş. “İyi de belki bir yere gitmiş- tir bu Ayona. Olamaz mı?” “Hayır, hayır!” diye itiraz etmiş Zubi gözlerini kocaman ayıra ayıra. “Bana haber vermeden hiçbir yere gitmez benim Ayonam. Bensiz de gitmez zaten!” Başını anlar gibi yaparak aşağı yukarı sallamakla yetinmiş Feri, ama bir şeycik anlamamış aslında. “Hadi hayırlısı” diye mırıldanmış. Sonra da, “hiç tünelleri gören olmuş mu bu civarda?” diye sormuş. Zubi de, “hayır” demiş. “Tünellerin tehlikeli olduğunu söylerlermiş, ama kim gitmiş de görmüş hiiiç bilmiyorum ki. Onların nereden başladığını bir bilen olsa da girmeye cesaret edememiştir bence. Giren de bir daha çıkamazmış hem!”

“Peki, tünellerin girişinin nasıl bulacağız Zubicik?” diye sormuş Feri. “Bilmem!” diye omuzları- nı silkmiş Zubi. Raza dayanamayarak söze karışmış ve “bir şeyin varlığı biliniyorsa, kendisi de vardır” demiş düşünceli düşünceli. “Zekâlarıyla ün yapmış tavşanlar bilir bence nerede, hangi tünel vardır. Onlara sormalı!”

Bu sırada bembeyaz bir ördek kuyruğunu sanatsal bir endam ile savura savura iki adım ötede- ki ağacın arkasından çıkagelmiş. Feri ve Zubi’nin yanına hooop diye oturuvermiş çekinmeden. “Ben biliyorum, ben biliyorum. Orada… orada…” demiş peltek peltek. Karınca beyaz ördeğe bakıp öyle çok gülmüş ki, Feri’nin omuzundan aşağıya düşüvermiş. Raza, “gördün mü bak, güldüğün için düştün, kimseye gülmemelisin!” uyarısında bulunmuş kaşlarını çatarak. Feri karıncayı yerden alıp yavaşça tekrar omuzuna yerleştirmiş:
-Akıllı uslu otursan hiç fena olmaz!

Beyaz ördek aldırış etmeden karıncanın gülüşüne, “hadi beni izleyin” demiş ve paytak paytak yürümeye başlamış. Ördek önde, gerisi arkada koyulmuşlar yola. Karınca yine dayanamaya- rak gülmüş, ama bu sefer konuşmamış. Feri;
-Ne şirin bir ördek bu böyle, üstelik bana göre epey de cesur, demiş.
Raza;
– Bence umursamazın teki, bir ailesi yok demektir bu,
yorumunda bulunmuş.
“Bu fikre nereden kapıldın?” diye sormuş Feri. “Kaybedecek
şeyi olmayan tereddüt etmeden her şeye atılır” karşılığını vermiş Raza da. “Ya hu benim kocaman bir ailem var, ama ben gözü kapalı çıktım yola, bunu nasıl açıklıyorsun çokbilmiş arkadaşım?” diye itiraz etmiş. “Bence senin yaptığın bir genelleme! Genellemeleri sevmem!”
– Sen bir istisnasın Fericim! Herkes iyi bilir, istisnalar kaideyi bozmaz.
– Bunun da bir kılıf olduğunu düşünüyorum Razacım! İnsanlar açıklayamadıkları şeylerin bir istisna olduğunu söyleyip işin kolayına kaçıyorlar bence. Üstelik ona sığınıp haksızı haklı, yanlışı doğru göstermek için bu kılıfı geçiriveriyorlar duruma. İstisnaları da eleştirmelisin. Köpekler de konuşmaz mesela. İnsanlar öyle biliyor en azından. Ama Razacım, sen hem konuşuyorsun, üstelik fazla konuşuyorsun, hem düşünüyorsun ve üstelik bir köpeksin. Yani sen bir istisna mısın?
– İstisna değil miyim? Köpekler konuşur mu?
– Bence istisna değilsin. Bir köpekle karşılaşırsak soralım bakalım o ne düşünüyormuş bu konuda.
– Bence de sen bir istisna değilsin, diye lafa girmiş Zubi. Ben de tanıyorum konuşan köpekler.
– Hah al işte! Varmış konuşan başka köpekler. Sen bir istisna değilsin. Benim gibi kaç kişi var- dır kim bilir ailesi olup da yolculuğa atılan. O zaman ben de bir istisna değilim. Bizim varlığını bilmiyor olmamız onları yok yapmaz ki!
– Aman iyi! İstisna değilsem değilim. Ne var yani? Dünyanın sonu değil ya!

Ağaçların arasında böyle konuşa tartışa, atışa atışa epey yürümüşler. Ördek arada bir durup kuyruğunu gagalıyormuş. “Ay çok yoruldum çok” diye de mırıldanıyormuş kendi kendine. “Yüzmek yürümekten çok daha kolay!” Böğürtlen çalılarının yanından geçerken dayana- mayarak olgunlaşmış böğürtlenlerden ağzına atıveriyormuş bir de. Feri’nin de canı çekmiş, “böğürtleni pek severim” diyerek birkaç böğürtleni de o indirmiş midesine. Böğürtlene böğürtlene bir süre daha yürümüşler. Hem az gitmişler, hem uz gitmişler. Küçük bir nehrin yanına geldiklerinde ördek cuppp diye suya dalıvermiş. “Oh ne güzel, oh ne güzel” diye diye bir aşağı bir yukarı süzülmüş suyun üzerinde, grubun geri kalanı da onu öylece seyretmiş.

Zubi sinirlenmiş ördeğin rahatlığına. “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?” diye bağırmış ona. Ördek umursamazca, “hayır dalga geçmiyorum, sadece nehrin dalgalarıyla oynaşıyorum. Durmayın siz de gelin, yok böyle bir ferahlık!” demiş. “Sizde yüzmenin anlamı dalga geçmek midir?” diye soruvermiş şaşkın şaşkın. Feri de, “bize tünelin girişini gösterecektin unuttun mu?” demiş ördeğe. Ördek de, “tabiî ki unutmadım” demiş.

– Ben bir ördeğim! Bir ördek hiçbir şeyi unutmaz, arkadaş! Ben de bir ördek olduğuma göre aynı kategoriye giriyorum demektir. Bu suyun dibinde bir yerde kapak olacaktı. Onu arıyo- rum. Az bekleyin bir dalıp çıkayım.

Zubi bu sözleri duyunca birden çok heyecanlanmış. Koşa koşa suya girmiş. Elleriyle zemin- deki taşları teker teker kaldırmaya, ördek de onun bu davranışına karşı bar bar bağırmaya başlamış:

– Dur ne yapıyorsun be çocuk! Bak suyu bulandırdın. Şimdi hiçbir şey göremeyeceğiz. Yapma… yapma… yapma diyorum sana, duymuyor musun? Ya hu biri şunu durdursun!

Feri suya atılıp Zubi’yi nehirden çıkarmış hemen. İkisi de sırılsıklam olmuş tabiî. Soğuk su yüzünden de zangır zangır titremeye başlamışlar. Bir süre sonra ördek, “işte burada!” diye seslenmiş onlardan tarafa.

– Gelin buraya, kapağı ben kaldıramam. Her şeyi de benden beklemeyin ya hu! Biraz pay- laşımcı olun, atik olun, düşünceli olun, renkli olun, yetenekli olun, uçun, koşun, dalın arka- daşlar!

– Bu ördek fazla konuşuyor, hem de gereksiz, kafam şişti ya hu, dayanamayıp fena dalaca- ğım, ona göre, diye mırıldanmış Raza.

Feri hemen ördeğin yanına gitmiş. Derenin buz gibi suyuna ellerini sokmuş. Küçük taşları kal- dırınca gerçekten de demirden bir kapak ortaya çıkmış. Kapağın iki tarafında kulplar varmış. Zubi’ye seslenip, “birlikte tutup çekelim” demiş ve saymaya başlamış: “Bir… iki… üç… Şimdi!” Aynı anda kulplara asılıp çekmişler. Ama kapak o kadar ağırmış ki Zubi, “açılmıyooooorr!” diye bağırmış. Bir daha denemişler. Sonra bir daha… sonra bir daha… Birden epeydir sessiz- liğini korumayı başarmış olan Karınca;
– Çekilin bakim! Bir de ben deniyeyim, demiş boyuna bakmadan.
– Yok artık, karşılığını vermiş Feri hayretle. Sanırım sen ne kadar minik olduğunun farkında değilsin Karınca. Bu iş büyükler için. Hiiiiç girme araya bir de seni kurtarmaya çalışmakla zaman kaybetmeyelim!
Ama Karınca birden balıklama suya atlamış ve bir dalışta
kapağın kulplarına varmış. Küçücük ve incecik elleriyle çekmiş… çekmiş… çekmiş… Tam boğulmak üzereyken su yüzeyine çıkmayı başarmış. “Ya hu suyun altında nefes alamayacağımı neden söylemediniz?” diye söylenmiş. Beyaz ördek ona ördekçe öyle çok gülmüş ki, “sen sadece bir karıncasın” demiş.

– Hem de canına susamış bir karınca. Ama karıncalıktan haberin yok gibi. Herkes bildiği işi yapmalı ve herkes yapabileceği kadarını yapmaya çalışmalı! Yoksa canın yanar kardeş!

Feri ıslak ve soluksuz kalmış olan Karınca’yı alıp cebine koymuş: “Rahat dur Karınca! İş çıkarma bize!” Ve Zubi ile birlikte kapağı kaldırmayı tekrar denemişler. Sonunda büyük bir çatırtıyla kapak az biraz yerinden oynamışmış. Sevinçle daha güçlü çekmişler. Sonunda da başarıya ulaşmışlar. Ancak işte o an nehrin suyu açılan delikten aşağı doğru coşarak kaçmaya başlamış. Suyun şırıltısı muazzam bir yankı yapıyormuş içeride. Feri eğilip bir şeyler görmeye çalışmış. Aşağıya doğru inen demirden bir merdiven olduğunu fark etmiş. “Buradan inebiliriz. Eğer burası tünellerin bir girişiyse devamı mutlaka vardır” demiş.

Raza, “ben önden gideyim” teklifinde bulunmuş ve koklaya koklaya inmeye başlamış aşağıya: “Bu su kokmuyor, kokusuz su!” Feri de arkasından izlemiş onu. Zubi ise nedendir bilinmez, “ben hemen köyüme dönsem iyi olacak” demiş ve koşa koşa uzaklaşmış onların yanından. “Benim de işim buraya kadardı” demiş Ördek. Sonra da derenin suyuna bırakmış kendisini. Bir de uzaklaşırken seslenmiş onlara: “Karanlıkta gizem vardır. Gizem güzel gelir uzaktan. Ama tehlikeli de olabilir.”

“Akıl vermeye gelince herkes çok biliyor, ama iş başa düşünce sıvışıveriyorlar” demiş Raza. Üçü inmeye devam etmiş. İnmişler… inmişler… inmişler… “Yerin dibine kadar mı ineceğiz?” diye sormuş Feri. Raza karanlıkta parlayan gözlerini çevirmiş Feri’ye. “Yerin dibi çok sıcaktır. Buna hiç kimsenin dayanabileceğini sanmıyorum” karşılığını vermiş. O an işte demir merdiven birden son bulmuş. Islak zemine basmışlar.
– Ben hiçbir şey göremiyorum, demiş Feri.
– Ben görüyorum, bu ikimize de yeter, demiş Raza.
Raza önde, Feri arkada yürümeye koyulmuşlar. Raza çevresine
bakınmış:
– Burası dar bir tünel. Duvarlarda, değişik şekiller var. Yıldıza benziyorlar sanki. Pervin yıldızı, Polaris, Çoban, Kutup, Ülker, Zuhal… Bir sürü yıldız var bu duvarlarda.
– Yerin dibinde ne yıldızı Raza. Yürümeye devam et. Bırak şimdi yıldızlarla uğraşmayı.

Bileklerine ulaşan suda epey bir zaman sessizce yürümüşler. Uçan bir şeyin kanat sesini duyduklarında da irkilerek durmuşlar. “Bu bir yarasa” demiş Raza. Yarasa tepelerinde yuvarlaklar çizerek uçmuş… uçmuş… uçmuş… “Giren çıkamaz buradan… giren çıkamaz buradan…” diye tekrarlayıp duruyormuş üstelik. Feri haliyle ürpermiş. Raza uzun havlama- ların ardından susmak zorunda kalmış: “Boğazım ağrıdı! Ben niye böyle deli gibi havlamak zorundayım acaba?” Ve yarasa saçtığı korkudan memnunmuş gibi, “giren çıkamaz buradan” diye diye uzaklaşmış yanlarından.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -100 / Şiraze
Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu / Enes Güllü
Aforizmalar – 1 / Naz
Kırık Ney Taksimi II / Yunus Emre Tozal
Gökyüzünden Dökülen Kırıntılar / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster