Sokak Seslerinde Kaybolmak -I-

Sabahın sessizliği doldururken içinizi, eski mahallelere ve o eski mahallelerin ruha yansıyan fısıltılarıyla dolu eski sokaklarına vurdunuz mu hiç kendinizi? Tek tük insanların geçtiği, selam alıp vermek gibi güzel bir adetin yaşatıldığı sokaklara… Unutulmaya yüz tutan sokakların sükûtun diliyle söylediklerine kulak verdiniz mi? Bir eski zaman mabedinde dolaşır gibi, büyük bir huşuyla havasını içinize çekerek dolaştınız mı?

Sokak havasından ve oradaki samimiyetten, iç huzurdan uzakla­şıp, yıllardır kendilerini beton yığınlarına hapsedenler, “Kimin bu­na fırsatı var?” gerekçesine sığınabilirler. Her şeyde bir getiri ara­yanlar ise, “Bunun ne getirisi olabilir?”diye düşünebilirler. Her iki kesimin de kendilerince haklı oldukları ya da olabilecekleri bölü­mü bir kenara bırakarak, biz kendi diyeceklerimize geçelim:

Ben arada bir de olsa; artık geçmişe gönderdiklerimiz arasında sayabileceğimiz, unutulmaya yüz tutan sokak seslerini ve bu ses­lerin yer aldığı sokakları hatırlamak için şehri dolaşırım. Bunun için ayrıca bir plan yapmam. Zamanı ve yeri gelince bu durum kendiliğinden oluşur ve ben şehre, herhangi bir yerinden, tabii ki eski bir yerinden dalış yaparım. Dolaşma sırasında takip ettiğim yolda aynen bunun gibidir. O sokaktan diğerine, bu mahalleden öbür mahalleye geçişlerle sürüp gider bu yürüyüş… Bu geçmişten geriye nelerin kaldığını görme yolculuğu…

Geçenlerde bir dalış daha yaptım şehre yine eski sokaklarından… Zeminleri taş döşeli ve etrafında sıralanan evlerinin kimi yıkık, ki­mi ise yıkılmaya yüz tutmuş bu sokaklardan geçerken, bazı evle­rin kapılarından üzerinize yönelen bir bakış, kendinizi yabancı his­setmenize yol açabilir. Bu arada, aniden önünüze öyle bir sokak çıkabilir ki; siz de şaşırıp kalırsınız. Hem karşınıza çıkan araya so­kak denip denmeyeceği konusunda tereddüte bile düşebilirsiniz. Zira; neredeyse sırt sırta vermiş evlerin arasındaki mesafe bir met­reyi ancak bulmaktadır.

Böyle bir sokakta yürürken, aniden karşınıza mahallenin şirin mi şirin camisi çıkabilir. Küçük ama, şirin ve manevî havasıyla insanı sarıp sarmalayan, avlusunun bir yanında mezar olan, minaresi tenekeden yapılı bu camiye bakarken aklıma bir de şimdilerde ya­pılan camiler geldi. Estetikten yoksun bu kocaman beton yığınla­rı, sanki büyüklükte birbirleriyle yarış eder haldeler. Bunların inşa­sına önayak olanlarda ise, sanki “Benim camim senin caminden büyük” havası hakim.

Ancak bayramdan bayrama dolan, diğer zamanlarda büyük bö­lümü boş kalan bu camilerin, hiç değilse bir kaçı yerine, yeni yer­leşim merkezlerindeki binaların arasına daha küçükleri yapılamaz mıydı? Böylece camiler, eski mahallelerde olduğu gibi, insanlar arasında kaynaşma ve samimiyeti sağlama görevlerini de yerine getirmiş olurlardı. Eski mahallelerdeki mescitlerin yapı şekillerinin birbirinin aynı olduğunu gözünüzün önüne getirin.

Bu eski mahallelerin aralarındaki mesafe yakın olsa bile, yine de her mahallenin bir camisi var. Onlar, ibadetin yanında, diğer bir önemli görevi de yerine getiriyorlar. Cemaat arasında kaynaşmayı ve birbirinden haberdar olmayı sağlamak gibi… Hâlbuki bu­raların orta yerine bir büyük cami yapılarak, böyle üç beş ayrı cami yapılmayabilirdi.

Ne var ki; o zaman, ibadetin dışındaki kısım atlanmış olurdu. Onun için de, mahallelerin her birinin, kendi sakinlerini alabilecek büyük­lükte camileri var. Evlerle sırt sırta veren ve manevî kollarıyla onları birbirine bağlayan bu küçük mahalle mescitleri, mahalle adabının yaşatılmasına, toplum düzenini sağlayan ge­lenek ve göreneklerin ayakta tutulmasına da yardımcı oluyor böylelikle.

Sokakların birbiriyle kaynaştığı ve evlerin yan yana, ard arda sıralandığı bu eski mahalleler­de sükûnetin varlığını hissetmeniz hâlâ müm­kün… Debdebenin, ihtişamın ve varlıkla övün­menin tarumar ettiği bizler, eşyaların hakimi­yeti altındayız evlerimizde… Ve hatta; eşya kadar bile değerimiz yok desek yeridir.

Çünkü, hanemizde onlara ayırdığımız yer ka­dar bile yer ayırmıyoruz kendimize… Evin yet­kilileri olan kadınlar, ne kadar yer ayırıyorlar­sa, o kadar varız metrekaresi giderek büyü­yen, ama içimizi giderek darlaştıran daireleri­mizde… Evlerimizin kapsama alanı büyüyor, ama gönlümüzün kapsama alanı her geçen gün küçülüyor. Ve kendimizi daha büyük ev­ler yaparsak belki rahatlarız yanılgısından kur­taramıyoruz bir türlü…

Bu arada dolaştığım mahallelerde gözüme çarpan bazı sokak isimlerinden de söz etme­den geçmeyeyim. O isimler ki; akla getirdikleriyle kendilerine has bir şeylerden, birilerin­den haber vermektedirler. Mesela; Mustafaağa Sokağı, Yüksek Sokağı, Midilli Sokağı, Se­mender Sokağı ve Erguvan Sokağı gibi.

Yazar Ali Çolak’ın cümleleriyle; “Şiir, edebiyat önce ev içlerinden, sokaklardan, kahve ve konak köşelerinden sonra da okullardan çe­kilip gitti. Sözün doğal ortamları kurudu. Edebiyatın eksikliğindendir ki bu gün sokak­larda kavga var. Şiirler, tekerlemeler yerine küfür sözleri ve dedikodular çalınıyor kulakla­rımıza ve yumruklar, silahlar konuşuyor. O eski sokaklardan geriye bir hatıra olarak yal­nız duvarlara çivili isimler kalmıştır. (…) O şar­kıları, şiirleri ve cümbüşleri bilirse bir de onlar bilir.” Bir sabah vakti, üzerlerinde satılık ve ki­ralık şeklindeki, çağrışımları ve duruşları hü­zün veren ibarelerin yer aldığı evlerin doldur­duğu mahalleleri dolaşmayı; mahalleleri cad­deye bağlayan daracık taş merdivenlerden inerek tamamladım. Bir başka seferde yeni sokak seslerinde buluşmak üzere diyerek…

Sokak seslerinde kaybolmanın insana tattırdı­ğı iç huzuru yaşamak isterseniz; arada bir bu­lunduğunuz yerin eski mahallelerinde dikkati­nizi buralarda yeralan görüntülere çevirerek dolaşın deriz. Ardından gelen dinginliğe de­ğeceğini göreceksiniz. Bizden söylemesi…

SOKAK KENDİNİ HATIRLATIR -II-

Sokaklar tenha… Sokaklar ıssız… Sokaklar kimsesiz… Terkedilmiş adeta… Her za­manki aşıklarını, sevenlerini, sevdalılarını, kısaca insanlarını kaybetmişler… Sokağın ruhunu kavramış ve o ruha kendinden bir şeyler katmış birilerini bulmak zor, hem çok zor şimdilerde… Kimi, dönülmez yol­culuklara çıkmış, kimi; bulunduğu yerde kaybetmiş sokağını, bir daire uğruna… Ki­mi ise; cetvelle çizilmiş caddelerdeki ruh­suz kooperatif evlerini, o “Yakınlıktan ötü­rü / Kaçıp gitmiş yakınlık…” diyebileceği­miz apartmanları tercih etmiş sokağın sa­mimiyetine… Mecburî olan hadi neyse ama, bu kendiliğinden ve isteyerek terkedişler bir ihaneti resmetmekte sokak için… Ve sokaklar ihanetin acısıyla sarsıl­makta… Bırakıp gitmenin, terkedilmiş ol­manın yürek dolusu sancısıyla feryat etmekte şimdi… Bu terketme, bu tanıma­ma, bu sokağa yabancılaşma öyle bir bo­yuta taşınmıştır ki artık; gençlik çağını so­kaklarda geçirenler bile, oralarda hiç yaşa­mamış kabul etmekteler kendilerini… Hâl­buki, sokak kültürüne, sokağın o kendine has yaşayışına ve gelip geçene aşinadırlar.
Ve üstadın mısralarıyla;

“Öyle bir sokak ki bu
Her köşede bir kadın;
Geçene, öz yolcusu
Gibi bakar… Anladın…

Ve kalbin sana sorar:
Bakıp geçmekte ne var?
Sen de her insan kadar
Onlara aşinaydın.”


Akşamın siyahî örtüsü bürüdüğünde so­kakları ve örttüğünde sokakları bir örtü gibi, sokaklar ayın gölgeli ışığıyla aydın­landığında aklıma, sokak lambasının altın­da ettiğimiz o tatlı muhabbetler gelir hep… Söze bir türlü son veremez, saatler boyu akıp giden cümlelere nokta koya­mazdık. Kışın kar yağarken kısa kesmek zorunda kaldığımız bu sohbetler, yaz aylarında gece yarısına kadar uzayıp gider­di. İçerden kulağımıza ulaşan “Artık yeter bu kadar konuştuğunuz” ikazına geçiştiri­ci cevaplar verir, onlar da bir müddet son­ra, usandıklarından peşimizi bırakırlardı. Bu sohbetlere, arada bir de, semaver çayı eşlik ederdi ki; işte o zaman daha başka olurdu sözün güzelliği, sohbetin tadı…

Şimdilerde sokaklar kimseyi bulamıyor derdini açacak…Ya da derdini dinleyecek, derdini dökecek, derdine mekân olabilecek birini… Sokak bu yönüyle, bu görüntüsüyle, bir sığıntı koyu, bir mecburî ikametgâh vazifesi görmekte ancak bugün…

Ne var ki; düşüncenin ve düşünmenin sıkıntısından bunalmış ve kendini dışarı atmış birini, sokağın o ıssız, o samimi, o sır saklayan ve çağıran sesinden daha iyi kim anlar ?

“Ya şimdi kime yûcelsin bu yürek oy
Şol kör sokaklarda mı kursun otağın
Uçmayı umar dumanlı türküler kanadında hülyanın
Kalkamaz vurulur kalabalığına kirli bir sokağın”


mısralarında şair A.Vahap Akbaş’ın da dediği gibi, sokaklar ar­tık kirli. Sokak; sokak olma özelliğini yitirmiş durumda çoğu yer­de… Pislik diz boyu… Ev gibi temizlenen ve yaşayanların birbirini ev halkı gibi gördükleri sokaklara, artık ne buralarda oturanlar itina ediyor ve ne de görevi buraları temiz tutmak olanlar…

Hâlbuki; “Şehir aslında sokaktır, ilk defa gördüğümüz bir şeh­rin zihindeki tortusu sokaktır. Şehrin bir ucundan ötekine ka­dar, zaman zaman çıkmazlarda kördüğüm olsa bile; havayı, suyu, elektriği, yolları ve insanları tesadüflerin çizgileriyle birbi­rine bağlayan sokaktır. Meydanlar, ana caddeler ve büyük bi­nalarda şehrin azamet ve kibirle çevrelenmiş çehresi somur­tup dururken, sokaklarında samimi, teklifsiz ve sade bir haya­tın gizli tebessümü gezinir. (…) Şehirlerin eski çehresini sokak­lar inşa etmişken, yeni dokuyu gazoz şişeleri kadar birbirine benzeten sokaksızlık ve intizam fikri oluşturmuştur. (…)Sokak odur ki, orada birbirini tanıyan, selam alıp veren, hayatın kah­rını ve lutfunu beraber göğüsleyen ve birbirinden haberdar olan insanlar karşı karşıya gelir. Sokak daracıktır, insana dairdir ve artık yoktur.” (Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, İnsan Yayınları, s.213 )

Varlığını sürdüren ve ayakta kalmak için direnen sokaklar için­se şu söylenebilir:

“Güzel günlerin sokakları bunlar
Güzel günlerin insanları bunlar
Yoksa ne durulur ne yürünür.”

Sokaklar, terkedilmişlik acısını, derinden derine dayanılmaz olan ihaneti daha fazla hissetmemek için “esrarlı bir uykuya” daldılar, kara sevdalılarıyla birlikte, “kendilerini tarihe gömdü­ler”. Sokak sesleri uykuya dalmak üzere… Bakalım ne gün uya­nacaklar uykularından, diyelim ve ne yazmışsa sokağa dair yaz­dığını söyleyen, sokak düşkünü, sokak gezgini bir şairin, Metin Önal Mengüşoğlu’nun “Sokağa Dair” mısralarını alalım buraya:

Ne yazmışsam bu kitaba
Sokağa dair yazmışım
Sayısı gelmez hesaba
Ben ne sokaklar gezmişim

Kimi ırmağa dökülür
Kimi kız gibi bükülür
Bir gün el ayak çekilir
Diye aklımı bozmuşum

Kara taşlarında yansır
Yüreğime kitlenen sır
Sen kapına kadar çağır
Ben rotasını çizmişim

Kaldırım yüksekçe ve dar
Pencereler boyu uzar
Çıkamaz sonsuza kadar
Biliyorum ah, sezmişim

Koynunda toz süslemesi
Eski zaman beslemesi
Sokakların bir tanesi
İçin şiirler dizmişim

Anne kardeş ben ve baba
Dizilmişiz bir kırnaba
Ne yazmışsam bu kitaba
Sokağa dâir yazmışım







Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sokak Seslerinde Kaybolmak -I- / İsmail Bingöl
Modern Bir Kerem: Talibî Coşkun / Alim Yıldız
Göçebenin İkinci Gelişi / Mehmet S.Rindokur
Çobanlar Ateşi Güzel Yakar Hep / Selami Şimşek
Zemzem / Cafer Petek
Tümünü Göster