Davet

Gün düştü yüreğime aydınlandım. Bereket damladı çölüme çoğaldım. Herkese yetecek kadar büyüdüm, arttım. Yıllardır su bilmez kaynaktım kurumuş; çağlamaya yüz tuttum. Çatlamış dudaklarım suya hasretken yağmurlara karıştım. Neredeydin ey sevgili, beni neden kendine bu kadar hasret bıraktın? Beni niçin kendinden mahrum bıraktın?

Çıkmaz sokaklara düştü yolum , ne karanlıktı sen bilirsin! Zaafların çamurlarına bulandım, arınması ne güçtü, sen bilirsin! Yalanın, riyanın en gösterişlilerine gark oldum, gözlerim kamaştı, gerçeğin basit güzelliği siliniverdi gözümden. Makyajlı, isli gönüllerin yoldaşı oldum, kayıplarımı hesap etme melekem yitti elimden. Süslü ve pahada ağır libaslar içinde ne çirkinlikler gizlenirken, ne çıkar hesapları görülürken tüketildiğimi hiç anlamadım. Rehberim hatalar ise günah benim mi!

Geri dönülmez sandım çıkmaz sokaklardan. Adı bile yetiyordu ürkütmeye beni. Çıkmaz sokak doğruya çıkar mıydı hiç! Çıkmazlara soktum yüreğimi, salıverdim ipini de. Başıboş, yapayalnız, amaçsız dağıldı karanlığın içine. Zavallı ruhum. Tutunacak bir dal aramaktan acizdi artık. Çıkmazları gönlüme hapishane belledim çoktan, kabullendim yazgımı da. Yazgı, ne acı bir kelimeydi bu, acısı içime oturdu daha baştan. İçimi acıtıyordu, kan damlıyordu yüreğime. Ne başına buyruktu ben bilirim, iyi bilirim. Bu muydu yazgım benim? Kim yazmıştı bunu geleceğime? Kalemini kırmış mıydı yazarken? Hiç aydınlık katmamış mıydı kapkaranlık mürekkebine?

El yordamıyla yürüdüm karanlığın içine. Düşmekten korkmuyordum. İnsanın amacı yoksa korkusu da olmuyormuş. Anladım bunu. Yaşam dedikleri böyle bir şey miydi acaba? Soluk alıp vermek miydi sadece. Yaşamıyordum demek, sade nefes alıp vermek değilse yaşam dedikleri. Yaşıyordum belki, farkında değildim yaşadığımın. Karanlık ruhuma sinmişti çoktan. Etrafımı aydınlatmak kolaydı oysa. Elektriği icat edeli çok olmuştu Edison. Bir düğmelik canı vardı yanmaya. Yakamadım, ellerim varmadı yakmaya. Yaşam yorgunu gözlerimi bir de suni aydınlıkla yormaya ne hacet. Yüreğime titrek bir mum ışığı da yeterdi oysa. Karanlıklarım içimdeydi benim, çıkmazlarım da…

Ben yolumu şaşıralı çok olmuştu bu çıkmazlarda. Çıkmaz diyorlardı ya, baştan kabullenmiştim zaten çıkmayacağını. Yoktu öyle bir çabam da… Düz sanırdım bu çıkmazları, sağa sola açılmaz sanırdım, dallanıp budaklanmazdı yan sokaklarla. Meğer hilesinin biri bin paraymış bu karanlıkların. Hele serazat bir bedende rehbersiz bir ruh yakalarsa değme keyfine. Oyunun tadını çıkara çıkara, zevkine vara vara, zafer çığlıkları ata ata… Neler etmezmiş ele geçmiş o zavallı bedendeki rehbersiz ruha! Kimin haddine düşmüş ki bilinmeze karşı savaşıp da zafer kazanmak! Ben o kadar mahir olmadım hiç. El yordamıyla adım atabildiğim o çıkmazlara yalancı galibiyetleri sığdırmayı düşünecek kadar da delirmemiştim henüz. Ben galibiyeti hayatıma hiç sokmamıştım ki. Ben mağlubiyetlerin insanıyım. Yazgım bu benim. Çok söylendim zamanında. Sonra onu da bıraktım yavaş yavaş. İnsan tükenirken tükenmeye de alışıyor. Kendinden nasıl azaldığını gördükçe bir tiksinti çoğaltıyor içinde. Göğsünde, şuracığında. Sonra bakıyor ki tepeden tırnağa çirkefe bürünmüş. Adını önüne yerleşse çok da zoruna gitmeyecek hani; ancak iliklerine kadar doldukça insanlığında nasıl da soyunduğunu görmek… Uzaktan karşıdan kakmak ne de zor insanın kendi insanlığına. Tanımaz çoğu vakit karşısındakini, o derece yabancılaşmıştır kendine. Ben de tanımadım kendine çokları gibi. Herkes mi böyledir bu yaşam denilen dehlizlerde. İlk parlaklığını kaybetmek midir yazgısı! Kirletmek midir ruhunu, bedeninden önce eskitmek midir  ona düşen? Yazgı mı bu? Kim yazmış bunu?

Çin işkencesi demişler ya, külliyen yalan. Asıl işkence işte bu. Hem de ne işkence! Başıboşluk, yalnızlık ve amalıktır, bakarken körlüktür işkence. Bakarken görmemektir aslı, akl-ı selim iken deliliktir işkence. Duyarken işitmemektir, işitirken dinlememektir işkence.

İnsan karanlıkta her alıcısını başıboş bırakır ama kulaklarını kapayamaz bir türlü. Kulaklarıyla görür, kulaklarıyla yaşar, hatta aklıyla doğruyu bulur demişlerdir amma katiyen değildir öyle, insan kulaklarıyla bulur asıl hakikati. Karanlık çıkmazlardan onu çekip alacak sadece ve sadece kulaklarıdır. Bu iki küçük alıcı dünyanın yalanlarına kapanırken âlemin gerçeğine açılmayı biliyorsa kurtuluş işte oradadır.

Ben kendimden umudu keseli çok olmuştu. Umut ışık demekti, umut aydınlığa eşdeğerdi. Ben, karanlıkların çocuğuydum oysa. Yazgı işte… Kimin yazdığını bilmediğim bir yazgıydı yaşadığım. Hayata tutunmak diyorlardı, neydi, bir yerlerde duymuştum, okumuştum bir gazete parçasında ya da bir sayfada yazılıvermişti öylesine. Nasıl tutunurdu insan hayata? Sicim, halat, pamuk ipliği… Hangisiyle tutunmak, neresinden, nasıl? Düşmenin tarihçesini iyi bilirdim, yürüyenlerden olmadım hiç. Kalkamadım ayağa , sürünmenin alası mevcuttu bende. Kabiliyet alanım bu! Kader mi? Kimin kaderi? Seçen kim, yazan kim?

Yolum çok mu daha, hiç bilmiyorum. Önümde ne var? Ne önemi var! Yorgunum, bitkinim, dermansızım, çaresizim, karanlığım. Soluk alıp veriyorum sade. Ben yaşıyor muyum? Gece gündüz neresi, hepsi aynı. Güneş yükseldi tepeye kalk; ay göründü uyu. Arası koca bir boşluk. Asıl boşluk benim, bomboşum…kayıp ve ziyan, işte o benim…

Gün vurdu içime, ışık düştü gönlüme. Damla damla değil sağanak sağanak bereket yağdı yokluklarıma. Bir zerresini ummaktan vazgeçmişken Ummanlara gark etti beni. Hem geç sanırken, tükendim sanırken, yokluğa karışmışken buldu beni. Bir gece rüyamda buldu beni. Binlercesi gibi huzursuz bir debelenmeden sonra uyku uyanıklık arasında bocalarken buldu beni. Gecelerimi gündüz bellemişken yakaladı beni. Kendimden utanırken, kendimi unutmuşken, kendimden soğumuşken…

Hayata yenik düştüğüm gibi uykuya yenildiğim o nadir üç beş dakikalık tavşan uykusunda doğdu güneşim. Gece doğdu, ayı itti bir kenara, rüyalarıma doğdu güneşim. Karanlıklarıma, zifiri karanlıklarıma doğdu hiç ummazken. Alışmıştı oysa gözlerim, benimsemişti gün ve gün hapsolduğum zindanları. Göz açık ya da kapalı yoktu bir farkı. Fark etseydi keşke, keşke, keşke… Keşkelerim çoktu o zaman; iyikilerim vedasını çoktan etmişti bana. Onları barındırmadım ki yanı başcağızımda.

Bir göz açıp kapayası kadardı her şey. Karanlıklarımı yırtan ışık o kadarına sığıverdi işte. Koca bir hayatın hebası bir kaç dakikada son buluverdi.

Mermer bir meydandı orası. Süt beyaz, kar beyaz, göz alıcı beyazlıkta bir mermer… Işıktan bir mermerdi orası. Gözlerimi açamıyor, bakamıyordum bir türlü. Her şey beyazdı benim dışımda. Ben karanlıktım, ben simsiyahtım, ben acının rengindeydim o beyazlığın içinde. Gözlerim alışkın değildi güzelliklerin, iyiliklerin rengine. Başım dönüyordu ben dönüyordum meydanın ortasında. Bir başıma ışıktan bir mermer meydanın orta yerinde dönüp duruyordum. Aklım başımdan gitmişti. Akıl erdiremiyordum beni içine alan bu saffete. Ortasında kara bir leke gibi duruyordum, yakışıksız. Kan damlamıştı ışığa, karanlık damlamıştı ve o bendim.

Elimi çektim yavaş yavaş gözlerimden. Bende değildi gözlerim. Alıp başını gitmişti benden tüm iyiliğe çalan yazgılar gibi. Gözlerim karşıdan bakıyordu bana. Gözlerimsiz kalmıştım. Onları da yitirmiştim demek habersizce çekip gitmişlerdi benden. Sessiz sedasız. Gözlerim de karaydı tıpkı yazgım gibi. Sahi kim yazmıştı bunu defterime? Sonra ellerim bıraktı beni. Uzaklaştılar benden. Gözlerimin yanına gittiler. Çaresizliğimi gösteremeyecektim artık ellerimi iki yanıma açıp da. Semaya açmayalı ben bile unuttum nicedir olmuştu. Gidip gözlerimin yanında durdu ellerim. Artık hayata tutunmanın hiç anlamı da imkânı da yoktu.

Işıktan mermerin ortasında kendinden yavaşça soyunan bir çaresizdim ben. Elim kolum bağlıydı. Değildi. Elim kolum yoktu benim. Kendimi başkasını seyreder gibi seyrettim. Utandım. Zerre olmak istedim , hayır aslında adem olmaktı tek arzum. Hep olmak istediğim gibi yok olmak istedim. Zaten var mıydım?

Açıldı ışığın ortası, açıldı, açıldı… Benden uzaktaki gözlerim şaşkın, fal taşı gibi açıktı. Ben inançsız, inanamadan bakamadım, yoktu gözlerim, oradan bakıyordu olana bitene. Kefen beyazı bir lahit yükseldi açılan boşluktan. Göz alıcı ışık beyazı, süt beyazına döndü birden. Durdu hareket. Açıktı lahitin üstü bakamadım. Ölesiye korktum bakmaktan. Ben babama da bakamamıştım son yolculuğuna çıkışında. Dayanamadım açılmasına yüzünün. Kanım çekildi, canım dondu, ellerim yoktu ama ayaklarım uyuştu. Uzaktaki gözlerim baktı hiç korkmadan; kocaman kocaman baktı lahite. Bakışlarında şaşkınlık hiç yoktu, korku da… Sonsuzu içine alan ebedî bir aşk vardı o gözlerde. Gün, gözlerimin alındığı boşluğa, karalığa işte o an düştü. Bu, sadece bir düştü. Ben de gördüm, gözlerimsiz gördüm hem. Gönül gözümle gördüm. Gözlerim kaçmıştı benden; ama gönül gözümü açmıştı bilinmezden bir güç. Ben de öyle baktım, önce sadece merakla. Bir yüz ki güzelliği teşbih-i beliğden ziyade. Bir yüz ki ifadesi her nevi sanatın üstünde kudret-i hüsna. Dil aciz gönüle görüneni vasıflandırmada. Duygular umman olmuş bir damla yürekte coşar da coşar. Lekesiz beyazlıkta ten pembesi bir güzellik. Beyazın saffetinde aşk cisme bürünmüş. Ten kafesin içinde tükenmiş kuş çırpınmaya başladı yeniden. Can buldu, nefes buldu, soluk aldı. Duydu ta içinde. Atmaya başladı tek kelimeyle. Beyaz lahtin tek süsü kan kırmızısıyla yazılmış bir isim. Kabrin sahibinin adı: Eyüp A.S… O gülümseyen bir çehre, o aşkla atan bir yürek, o sevgiyle bakan bir çift göz karşımda. Hiç bilmem ki onu, hiç okumadım. Kabrini ziyaret etmedim şimdiye dek. Eyüp A.S karşımda beyaza karışmış. Tebessüm etti bana, yüreğime yayıldı güzellikler. Sonra gözlerim sonra ellerim geri döndü bedenime. Tamamlandım bir gülüşle. Ruhumu kirleten ne varsa sıyrılıp gitti bir anda. Tepeden tırnağa sevgi kesildim, çiçeklendim açtım bir gülücükle. Temizlendim, ışıdım. Gün bana düştü, ben güne döndüm.

Konuşmadık ama anlaştık. Gözleri gözlerimde; gülüşü gülüşümdeydi. Tek beden, tek kalp idik, bölündük ikiye. Bana kalbinden, bana ruhundan verdi. Karşılıksız.

Sonra o ses doldu içime. Beyazlığı yeni bir beyaza boyayan o ses. Sardı sarmaladı beni. Aydınlığa gark etti, kendine davet etti beni. O davetkâr ses. Karşı konulamaz o çağrı. Ümitsizliklerin düşmanı olan selamete çağıran o ses aldı beni. Karanlık labirentlere yoldaş esir ruhum kurtuldu bağından. Açıldı karanlıklar, düze çıktı sapalarım. Çimene çayıra döndü çamurlarım. ‘Allah büyüktür! Allahtan başka ilah yoktur. Haydi namaza, haydi selamete. Allah en büyüktür.’ diyordu ruhumun en derinine inmiş o ses. Ses yangın oldu düştü yüreğime. Tutuştum. Dilim çözüldü, gönlüm dile geldi. Ne Arapça bilirdim ne de o sözlerin manasını. Çözüverdim bir deyişte. Banaydı davet, davetli bendim. Ses nağme nağme işledi iliklerime. Çağırdı beni. Yürümedim koştum. Işığın ucunu elime veren o sesi kaybetme gafletine düşer miydim bir daha!

Eyüp Peygamber , sabrın sultanı! Ben seni hiç tanımazdım, sen buldun beni. Malın mülkün elinden gittiğinde de böyle mi gülümsedin? Vücudunda onulmaz yaralar açıldığında da bu muydu tebessümün? Yaraların kurtlandığında, iflah olmaz acılara düçar olduğunda, insanlar yanına yaklaşmazken de böyle ışıktan mıydı bakışın? Şükür ve ibadet hep yoldaşın mıydı senin? Her şeyini kaybettiğinde de yine inancın direndi mi Eyüp Peygamber? Sevgiliye gönül bağın hiç kopmadı mı sabrın timsali? Bana el uzatacak kadar geniş gönlü o küçücük göğsün içine mi sığdırdın ey sabır elçisi!

Bana gün düşürdün, canıma can düşürdün. Yokluğa var düşürdün. Dilsize söz düşürdün. Yüreğe köz düşürdün. Kara kışa yaz düşürdün. Kendimden çoktan vazgeçtim diyordum ya, ey sabrın sevgilisi, iyi ki bu ateşi gönlüme tez düşürdün.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yüzleşme / Bilal Tırnakçı
Yazmak ve Yaşamak / Necmettin Evci
Yalnızlığa Methiye / İsmail Bingöl
Sükût / Yavuz Ertürk
Senden Sarktım Yar Zaman Kimin İçin / Cihat Duman
Tümünü Göster