Bez Bebeğin Gözleri

Yaralıyım. Ne trafik kazası, ne de cüzzamdır beni yaralayan.

Kanıyorum. Ne kabuk bağlayamayan yaralarımdan sızıyor kan, ne de tansiyona bağlı tazyikle burnumdan…

Ağlıyorum. Islanmıyor yanaklarım gözyaşlarıyla. İçimde bir yerlerde minik göletler oluşuyor.

Öyleyse gitmeliyim bu şehirden.

Batı kapısından umutla, heyecanla, coşkuyla dahası aşkla girdiğim bu şehri, yine aynı kapısından çıkarak hiçbir şey olmamış gibi ardımda bırakarak gitmeliyim.

***

Son bir haftadır, kapalı perdeler arkasında, gitmekle kalmak arasında kıvranıyorum.

Kalmalı diyorum. O bu şehirde soluk alıp veriyor ve aynı gök kubbenin altında barınıyoruz. Ben karanlık odamda, o kim bilir nerede? Olsa da…

Gitmeli diyorum. Tutunacak umudum kalmamışsa gitmeli…

Alınmışsa elimden son halka ve kırılmışsa tüm dallar gitmeli…

Bir mendil bir gümüş kabzalı çakıdan ibaretse bu öykü gitmeli.

Belki hem odama hem yüreğime ışık sızar başka bir şehirde başka bir mekânda.

Belki karanlığa bürünmüş bedenim davacıdır benden. Tebdil-i mekândan gayri teselli yok nasılsa bana…

Kalmak beyaz renge bürünüyor her nedense? Gitmek ise siyah…

Yok tahammülüm artık grilere.

Ya siyah olmalı ya beyaz diye tutturuyor bir yanım. Ve git diyor! Öte yanım kal!

Odamın karanlığı siyahı destekliyor ve toparlanıyorum kitaplarımdan başlayarak…

Beş koli kitap, bilgisayarım, bir bavul giysi, bir battaniye bir yastık ve boncuk gözlü bez bir bebek…

Ne de kolay toparlandım. Kaplumbağa gibi evimi sırtımda taşımanın bundan başka faydaları da var. Emanet olduğumu bildim hep. Aidiyetten mahrumiyet acıtırken bir yanımı, öte yanım pervasız adımladı sokakları.

***

Kapı önünde küçük bir öbekten ibaret eşyalarım ve hiçbir zaman dolduramadığım boş oda… Bu kadar az şeye sahipken bir şey unutmak pek mümkün olmasa da, bakınıyorum etrafıma bir şey kalmış mı diye… Ev sahibesine ait bir mini buzdolabı, üzerinde bir çay makinesi, eski bir kanepe ve sabit kitap rafları. Duvarlarda geziniyor gözlerim. Küçük bir çerçeve içine sıkıştırılmış sen.

– İlahi âlemsin vallahi.

– Neden?

– Bu ben miyim şimdi?

– Kesinlikle.

– İyi ki okur yazarım ve iyi ki imzam var. Yoksa nem var yok alırdın bununla elimden. Birlikte gülüştüğümüz tek hatıra canlanıveriyor gözlerimde.

Bu diyalog dolduruyor odayı, taptaze sesin. O günkü gibi…

Çerçeveye uzanıyorum. Renkli fotokopide büyüttüğüm parmak izin. Tastamam sen!

Mürekkebe bulanmış hâlimiz düşüyor yadıma.

Mürekkep şişesinin sıkışan kapağını açarken hayretle soruşun;

“Dolma kalem mi kullanıyorsun bu zamanda hâlâ sen? Bir sürü ince uçlu kalemler icat edilmişken. Tükenmez kalem varken.”

Onları kullanıyor olsaydım, parmak izini nasıl alabilirdim? Nasıl seni izleyebilirdim uykulara geçmeden önce.  Labirentti andıran parmak izlerin arasında yol alıp kaybolabilirdim ve kaç kez çıkışı bulup sevinebilirdim?Çerçeveyi ve boncuk gözlü bez bebeğimi bir de sırt çantamı ayırıyorum. Kargo şirketi gelecek birazdan diğer eşyaları almak üzere…

Telefona ilişiyor gözüm. Ne çok çalmasını istediğimi fark ediyorum. Çalmayacağını bile bile…

Ben, ben arasam..? Yine meşgul müsündür? Yine yorgun… Yoo aramayacağım. Veda etmeyeceğim. Çünkü vedasız bir gidiş bu. Üstelik gitmek de değil. Geldiğim yere dönüyorum.

Pencerenin önünde eşyaları alacak kargo şirketini bekliyorum bu defa. Hep seni beklemiştim oysa. Köşe başındaki elektrik direği, çöp konteyneri ve geceleri didişen kediler bilir… Sen bilmezsin.

Sen arada bir çıkıp, uzun aralıklarla habersiz geliverirsin.

Az kalıp, çok özlem bırakıp gidiverirsin. Darmadağın etmek için geldiğini de bilmezsin. Dağılmışlığımı bilmediğin ve anlamadığın gibi… Gündeminde yeni çıkan bir dergi ya da kitap vardır. Aşka dair bir satır yada bir dize okur, gözlerime kilitleyip gözlerini “İşte bu!” der, vakitsizlikten söz edip, bir fincan kahveyi telaşla yudumlayıp arkana bakmadan çıkar gidersin…

Yine gelir misin acaba? Yokluğumu fark edince sorar mısın beni ev sahibine? Ondan başka kimse beni tanımaz buralarda bunu bilir misin? Ya ev sahibinin tekerlekli sandalyede gün boyu pencere önünde oturduğunu? Muhtemel, sen kendi adımlarından ve kendi kelimelerinden ve dahi kendi yüreğinden başkasını bilmezsin. Ama sen hep en çok bilensin…

Bir yanım seni böyle darağacına asıyor. Öte yanım, bilmiyormuş gibi duruşlarının yanılsamadan ibaret olduğunu söylüyor. Hani ki en çok bilişin gibi… Ve dahi bilmenin taarruzuna maruz kalmaktan çekinir gibi… Tabiatın tabiliğinden çalar gibi… Anla diyor öte yanım sesini yükseltip, anla “mış” gibi…

***

– Gidiyorum Şevkinur. Seni ziyarete geleceğim.

– Gitmeseydin. Kalsaydın. Sen de gidince…

– Üzülme seni görmeye geleceğim. Telefonlaşırız. Anahtarları buraya bırakıyorum.

– Tamam

– Şevkinur?

– Efendim?

– Sana bir şey bıraksam, beni arayacak olursa verir misin?

– Kime?

– İlk sorana ver Şevkinur. Âlemsin beni kaç kişi sorar ki?

– Anladım. Epeydir gelmedi. Gelirse ve sorarsa…

– Ha evet. Sorarsa…

– Tamam, sorarsa vereceğim. Şevkinur ev sahibem.

Elini uzatıyor, vereceğim şeyi almak için. Avucumda bez bebeğimin, iri siyah gözleri. Uzatıyorum ve bırakıyorum. Şevkinur irkiliyor. Gözlerine bakıp, içim acıyarak gülümsüyorum. O da…

Gözlerini bıraktığım bez bebeğim, sırt çantam ve senin parmak izinle batı kapısına yöneliyorum.

İstanbul’u arkamda bırakıp sen daha fazla yanımda, koyuluyorum yola.

Ne vakit Tekirdağ il tabelasını görüyorum o zaman anlıyorum ki ben senden değil, Sadece İstanbul’dan gidebiliyorum.

Bez bebeğin gözleriyle birlikte yüreğimi de bıraktığımın, bez bebeğimi gözsüzlüğe, kendimi  yüreksizliğe mahkum ettiğimin ayırdına varıyorum. Gitmelerimin gitmek olmadığını anlayıp boş bir çuval gibi, gözleri bırakılmış bez bir bebek gibi şehri terk ediyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yüzleşme / Bilal Tırnakçı
Yazmak ve Yaşamak / Necmettin Evci
Yalnızlığa Methiye / İsmail Bingöl
Sükût / Yavuz Ertürk
Senden Sarktım Yar Zaman Kimin İçin / Cihat Duman
Tümünü Göster