Mevlânâ ve Ölüm

89
Görüntüleme
Ölüm; canlı varlıkların hayatiyetinin son bulması ve her canlının er veya geç karşılaşacağı, ondan ayrı düşünülemeyen olayı ifade eden kavramdır. Ölüm kavramı her canlı varlıkta, his veya fikir olarak mevcuttur. Bu evrensel prensip Kur’an-ı Kerim’de; “Her nefis (canlı varlık) ölümü tadıcıdır” şeklinde ifade edilmiştir. Ölüm, bir çok ehl-i irfanın eserlerinde yer bulan, Mevlânâ’nın da üzerinde durduğu önemli konulardan biridir. Mevlânâ’nın ölüm anlayışı, onun Allah, kâinat, insan, ruh, hayat ve devir hakkındaki görüşlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mevlânâ’ya göre; bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a vuslatın yolu, ölümden geçmektedir.

Mevlânâ, ölümü tasavvuf geleneğinde sıkça vurgulandığı gibi; “İradî Ölüm” ve “Tabiî Ölüm” diye ikiye ayırmaktadır. Ona göre iradî ölüm; tasavvuff terbiye metotlarıyla (seyr-ü suluk), ruhun arındırılması ve nefsin tasallutundan kurtarılmasıdır. Bu husus Hz. Peygamberin; “Ölmeden önce ölünüz” hadisinin, Mevlânâ dilinden söylenişidir. Mevlânâ iradî ölümü eserlerinde şu cümle­lerle vurgular:

“Riyazetle bedenin ölmesi, diriliktir. Şu bedene zahmet vermek, canı ölümsüzlüğe ulaştırmaktır.”
“Ne mutlu o kimseye ki ölmeden önce öldü. Yani bu bağın, bu üzümün aslından bir koku aldı.”
“Eğer beden ölürse ona baş üstünde yer verirler, onu baş üstün­de götürürler. Eğer diri olursa onu çekemezler, başına ayağına kastederler…”


Mevlânâ, Allah’ın kullarından muradının da iradî ölüm olduğunu belirterek;
Allah’ın “…Canına, başına andolsun ki, sen ölmedikçe, benlikten kurtulmadıkça, kendimi sana vermem..” buyruğunu vurgular ve O’na vuslat için adeta yalvarır ve der ki;
“Ben aşk derdinden öldüm, bir an için olsun bana nefes et, üfür. Üfür de o mübarek nefesle, ben ölümsüz bir hayata kavuşayım.”

Yine Mevlânâ iradî ölümün, tabiî ölümün korkulan yüzünü sevimli hale getireceğini belirtir ve; “Ölümde adalet ve din ehline bir başka hayat vardır. Ölümden temiz ruhlara, huzur ve sükun gelir. Ölüm Hakk’a ka­vuşmadır, cefa etmek kin gütmek değil­dir. Fakat ölmeyen kimse (öleceğim di­ye) sürekli ölür, durur. En büyük derdi de budur.”

“Her an gamın beni öldürse de sen beni öldürme. Bırak bütün dünya beni öldür­sün, yalnız sen öldürme…Aşkınla diriltti­ğini sen öldürme.”

“Ey bengisu, senin aşk şerbetinden kim tattıysa, ömrüne ömür katıldı. Ölüm geldi, beni kokladı, senin kokunu ben­de alınca, o günden beri ecel ümidini benden kesti.”

“Ben aşıkım, la kılıcıyla, yokluk kılıcıyla öldürülmüşüm. Benim canım, yokluk davulunun nöbet vurduğu yerdir.”

“Eğer öğüt dinlersen, iki üç gün çalışır, çabalar ölmeden iki üç gün önce ölür gidersin. Dünya, bir çok kocadan geri kalmış ihtiyar bir kadındır. İki üç gün bu çok ihtiyar kadınla düşüp kalkmasan ne olur?”

Mevlânâ tabiî ölümü ise; ten kafesine mahkum edilmiş, Allah’tan bir parça “Nefha-i İlâhi” olan ruhun tekrar aslına dönmesini, aşık İle maşukun kavuşması (Şeb-i Arûs) olarak niteler. Bu hususu da şöyle takdim eder;

“Ben ölürsem sakın bana “öldü” deme­yin. Aslında ben ölü idim, dirildim, beni dost aldı, götürdü.”

“Hayat denizinden geçip giden bir ge­mide bulunan kişi, karşı kıyıdaki kamışlı­ğın yürüyüp geçtiğini sanır. Tıpkı bunun gibi dünyadan göçüp gidiyoruz da sanı­yoruz ki bu dünya gidiyor.”

“…Ecel günü aşkı bırakıp da korkudan can derdine düşen, cana bakan gözden bıkmışım, uşanmışım.”

“Eğer senin uğrunda can verirsem sevi­nerek ölürüm. Senin kölenin kölesi olu­rum, neşe ile can veririm…”

“Ecel gelince, can bedenden uçar. Eski giysi gibi bedeni sırtından çıkarır atar. Böylece topraktan yaratılan teni gene toprağa geri verir de, kendi eski nurun­dan bir ten yapar ve ona bürünür.”

“Ölüm tatlı geliyor bana, bu yurttan gö­çüşüm, kuşun kafesi bırakıp uçması sanki…”

“Dünya aslanı av arar, azık arar. Allah aslanı ise hürriyet arar. Çünkü ölümde yüzlerce varlık görür, pervane gibi varlı­ğını yakar gider o. Ölüm sevgisi, ger­çeklerin boyunlarında bir gerdanlıktır.”


Mevlâna’ya göre ölüm, insanın iç dün­yasının bir aynasıdır. Ölümden korkan­lar, kendi iç yüzlerinin çirkinliklerinden, kötü işlerinin nefislerinde bıraktığı izler­den korkmaktadırlar;

“Ey ölümden korkup kaçan can, işin as­lını sözün doğrusunu istersen, sen ölümden korkmuyorsun kendinden kor­kuyorsun. Çünkü ölüm aynasında ürküp korktuğun ölümün çehresi değil, senin çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer, ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir. O yaprak iyi ise de kötü ise de senden bit­miştir. Nasıl ki hoş olsun hoş olmasın, senin gönlüne gelen, her hayal her dü­şünce senden, senin kendi varlığından gelmişse.”


Mevlânâ ölümü, ruhun aslına dönüşü, “kavuşma” ve “vuslat” terimleriyle ifade etmektedir. Bu, sevenle sevilenin, aşıkla maşukun kavuşmasıdır. Hak aşıklarının hayatı ölümdedir. Bu konuda Hallac-ı Mansur’la aynı fikri paylaşmaktadır. Hallac Divân’ında; “Ey fedakar dostlar beni öldürün, çünkü benim hayatım ölümümdedir. Benim ölümüm yaşamaktır, hayatım ölmektir.” diyordu.

Mevlânâ, ölümsüzlüğe erişmenin, asla rücu etmenin ve maşukla buluşmanın herkese nasip olmayacağını, bunu an­cak nefsini tezkiye edenlerin, ruhi teka­mülünü tamamlayanların başarabilece­ğini savunmaktadır. Mevlâna’ya göre bunun yolu da “Aşk”tır. Bunu da şöyle ifade eder;

“Aşksız yaşama ki ölmeyesin,
Aşk yolunda can ver ki, sonsuz bir hayata kavuşasın”


“Gerçeklerden haberli olarak ölen Hak aşıkları, sevgilinin huzu­runda şeker gibi erirler. Ötelerden haberdar olanlar, Hak sevgi­sinde derlenip toparlananlar, şu insan kalabalığı gibi ölmezler. …Aslında Hak aşıklarından ölüm uzaktır. Onlar ne ölürler, ne de yok olurlar…”

Mevlânâ, eserlerinde iradî ve tabiî ölüm konusuna kâfi ölçüde yer ayırmış bir düşünürdür. Hayatın bir ayrılık hikayesinden iba­ret olduğunu savunan, ölümün korkulacak bir durum olmadığını aksine, Hak aşıkları için arzulanan bir husus olduğunu savunan Mevlânâ’nın, bütün bu söyledikleri, yolunu takip eden Mevlevîler için bir rehber olmuştur.

“Bu dünyada yaptığımız işlerden ötürü, gönlümüzde yüzlerce davul çalınıyor, kıyametler kopuyor. Yarın, yani ölünce davulla­rın gümbürtülerini duyacağız.

Bu gün gaflet, kulağımıza pamuk olmuş, onu tıkamış; göze de, hakikati göstermeyen kıl kesilmiştir. Bu yüzden, biz, sevda ves­vesesine kapılmış ve yarının gamı ile, endişesi ile çırpınıp duruyo­ruz. Hallac-ı Mansur gibi, safa ehli gibi; sen de, hakikati duyur­mayan gaflet kulağına aşk ateşi düşür, onu yak da, sağırlıktan kurtul. Aşk ile buluşma zamanı yakınlaştı, bu sebeple kendine çeki düzen ver, buluşma günü için güzelleş!

Bizim ölümüz, her ne kadar sana matem olursa da, aslında, Hak’­la buluşma vakti olduğu için, bizim en neşeli, en mutlu zamanımızdır. Çünkü bu dünya, bizim zindanımızdır. Zindanın harap oluşu, yıkılışı, zindandakileri sevindirir. Yani bizim bedenimiz, ru­humuz için bir zindan kesilmiştir. Ölüm, bedeni yıkınca, toprağa düşürünce, ruh zindandan kurtulacak, Hakka kavuşacaktır. Aklını başına al da, fanî olan bu dünya zindanında kimsede vefa arama! Bu dünyanın vefası bile vefasızdır!”


Özellikle vefatı öncesi dostlarını teselli etmek için şu gazeli söy­lemiştir;

“Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama, yazık vah vah deme! Şeytanın tuzağına düşersen o zaman eyvah demenin sırasıdır.

Cenazemi gömdüğün zaman firak, ayrılık deme! Benim buluş­mam, kavuşmam işte o zamandır. Beni toprağa verdikleri za­man elveda, elveda demeye kalkışma! Mezar cennet topluluğu­nun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret. Güneş’le Ay’a guruptan hiç ziyan gelir mi? Yere hangi tohum ekil­di de bitmedi? İnsan tohumu bitmeyecek diye şüpheleniyor mu­sun? Toprağa konulduğumu sanıyorsun değil mi? Ayağımın al­tında bu yedi gök vardır.”

“Bizim mezarımızı toprakta arama. Bizim türbemiz aşıkların gönlündedir.”


Mevlânâ’nın bu mesajlarını alan Mevlevîler, onun Allah’a kavuş­tuğu veya ölümsüzlüğe erdiği geceyi “Şeb-i Arûs” (Düğün Gece­si) metaforuyla ifade etmişlerdir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sokak Seslerinde Kaybolmak -I- / İsmail Bingöl
Modern Bir Kerem: Talibî Coşkun / Alim Yıldız
Göçebenin İkinci Gelişi / Mehmet S.Rindokur
Çobanlar Ateşi Güzel Yakar Hep / Selami Şimşek
Zemzem / Cafer Petek
Tümünü Göster