Çiçek Derman ile Tezhip Üzerine Bir Söyleşi

86
Görüntüleme
Prof. Dr. Fatma Çiçek DERMAN:
(Ankara, 1945) İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sa­nat Tarihi Bölümü mezunudur. Hâlen Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk El Sanatları Bölü­mü öğretim üyesi ve Tezhip-Minyatür Ana Sanat Dalı başka­nıdır.

Tezhip sanatını usta-çırak usulüyle, D. Süheyl ÜNVER (1898- 1986), Muhsin Demironat (1907-1983) ve Rikkat Kunt’dan (1903,1986) öğrenmiş, 1982 yılında Rikkat Kunt’dan müzehhiplik icazeti almıştır.

1976’dan 2000 yılına kadar, Kubbealtı Nakışhanesi’nde tez­hip hocalığı yapmıştır. İlk şahsî sergisini 1987 yılında, Kanunî Sultan Süleyman Sergisi kapsamında Chicago’da açmıştır. Bunu, 1994 İslâmâbâd, 1996 Frankfurt, 1997 Tunus, 2003 Tokyo, 2005 Saraybosna gibi yurt dışı ve çeşitli yur tiçi şahsî ve karma sergiler takip etmiştir. Tezhip sanatıyla ilgili sem­pozyum ve panellere katılarak, tebliğ ve konferanslar vermiş­tir. Konusuyla ilgili çeşitli makaleleri ve “Türk Tezyinî Sanatlarında MOTİFLER, Motifs in Turkish Decorative Arts” (1991, 1995, 2001, 2004) isimli (Dr. İnci Birol ile bir­likte) bir kitabı bulunmaktadır. Evli olup üç erkek çocuk annesidir.

Çiçek Derman tezhip sanatıyla ne zaman ve nasıl tanıştı?
Tezhip sanatıyla, Dr.Süheyl Ünver Hocamın Bayezid’deki İstanbul Üniversi­tesi’ndeki Merkez Bina’da bulunan atölyesinde, liseyi bitirdiğim (1962) yı­lında tanıştım; bu sanata hayranlığım ve muhabbetim bu güne kadar arta­rak devam etti ve 43 yılını tamamladı. Bunca yıl sonra şuna inanıyorum ki; sanat, eğer severek yapılırsa insana hayat verir; ama neticeye varmak isti­yorsanız, sizin de ona hayatınızı ver­meniz icâb eder.

Tezhip sanatını merkeze koya­rak sanattan bahsedelim biraz?
Sanat, Allah’ın bazı kullarına nasib et­tiği bir kabiliyettir. Tabii ki eğitim ile bu meziyet geliştirilmelidir. Ama ne kadar eğitim görürse görsün, eğer ki­şinin kabiliyeti yoksa netice almak im­kânsızdır.

Gelenekden gelen izleri koruyarak, ama bu günün zevkiyle eser verilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü gele­nek; dünü olan demektir; bugün de var olması, çağın ihtiyaç ve zevkiyle yoğrularak mümkün kılınabilir. Kana­atimce, sanata yüzyılların kazandırdığı ana kaideler her zaman korunmalıdır.

Sanat, asırlara rağmen kalıcı olandır. Klasik sanatlarımız içinde bin yıldan fazla varlığını sürdüren Tezhip Sanatı, uzun bir zaman, sabır ve kabiliyet is­ter. Bu sanatın uygulamasında kulla­nılan yegâne alet fırçadır. Ama o fırça şayet ehil elde olmazsa, eser meyda­na getirmek imkânsızdır. Fırçaya aklınızın yanında eğer gönlünüzü de kat­mazsanız neticeye varamazsınız. Ben­ce sanat, ibadet hazzıyla gerçekleşti­rilirse, alınan sonuç muhteşem olur.

Sanat dedik, ya sanatkâr?
Sanatkâr, kendisinde var olan bu ka­biliyetin emanet olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Büyüklenip guru­ra kapılmak yerine, bunu her an kay­bedebileceğini düşünerek bu emaneti geliştirmeli ve çok iyi korumalıdır. Ken­disine verilenin şükrü içinde olmalıdır.

Dedelerimiz kendisine daima tabiatı örnek almıştır. Eserini hazırlarken sadelik içinde güzelliği aramış ve tabiata ters düşmemeye gayret etmiştir. Dr. Süheyl Ünver Hocamız bizlere sık sık şu örneği verirdi: “Çevrenizdeki mey­ve ağaçlarına bakın. Bir kiraz veya portakal ağacı düşünün. Dalları mis kokulu çiçeklerle veya meyvelerle do­lu olsun. Böyle bir ağacın yanından gelip geçenlere bağırdığını hiç duydu­nuz mu? Ama lisân-ı hâl ile: -Koşun, gelin, bakın ne güzel kirazlarım var, mis gibi kokan meyvelerim var. Çiçek­lerimin rengine, kokusuna gelin. Baş­ka nerede böyle güzeli bulunur-de­mektedir İşte hakiki sanatkâr da ese­rini tabiattaki gibi sessiz sedasız ver­melidir. Reklama ihtiyacı yoktur. Az da olsa, farkına varıp değerini bilenler bulunur.

Rikkat Kunt Hocam da bizlere sık sık; “Sanatınızı üzerinizde taşıyın; bu, eser vermekten daha zordur. Ahlakın be­zenmesi, esas hedefiniz olmalıdır.” di­ye nasihat ederdi.

Hocam Muhsin Demironat da “Sanat ahlâkın tasfiyesidir” derdi. “Sanatla uğraşan kötülük yapmaz, kimsenin kuyusunu kazmaz. Bütün gayesi da­ha güzeli, daha iyiyi bulmak içindir.”

Eseri oluştururken nasıl bir ruh hâli içinde olur sa­natçı. Onun med ve cezirlerinden bahseder misiniz?
Bizlerin birer ayna vazifesi görerek, eser yarattığımıza değil, yansıttığımıza inanıyorum. Yaratmak sadece Allah’a mahsus­tur. Kanaatimce sanatkâr, tabiatın içinde ezelden vâr olan güzelliği bulup ortaya çıkarandır, yani keşfedendir. Sanat, ta­biatın içinde gizlidir. Ama ortaya çıkması için insana ihtiyacı vardır, işte bu güzelliği ortaya çıkararak dokunulabilir, görü­lebilir ve duyulabilir hâle getiren sanatkârdır. Nitekim Türk sanatkârı tabiatı örnek alarak desen hazırlarken de aynen kopyadan kaçınmış, üsluplaştırarak çizmiştir. Bu yolun sanat dünyasında bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Ne tabiat aynen kopya edilmiş, ne de tamamen zıt düşen şekiller çizilmiştir. Lakin esere bakıldığında hem tabiatı, hem de sa­natkârı görmek mümkündür.

Bugün tezhip sanatı hangi konumda, gelenek de­vam ediyor mu?
Arapça’da “altınlamak” manasına gelen tezhip kelimesi, zah­metlice ezilerek fırçayla sürülecek hâle getirilmiş olan varak altın ve muhtelif renklerin kullanılmasıyla gerçekleştirilen, bir kitap sanatıdır, isminden de anlaşılacağı üzere asıl maddesi hakiki varak altındır; tezhip, mutlaka altın ile yapılmalıdır. Günümüzde altın yerine kullanılan yaldız aynı neticeyi verme­mektedir. Bir de tezhipde iyi netice almak için aharlı kağıt kullanılmalıdır.

Bunların yanı sıra en önemli noktalardan biri de tasarım ve işçiliktir. Bu ikisi bir arada olduğu zaman, gerçekleştiren kim­se eserin sahibi olur. Sanat olabilmesi için tasarım şarttır.

Konuşmamın başından beri bu sanatın uzun zaman isteyen, zor kazanılan bir sanat olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdilerde üç aylık kurs görüp kartvizitine “müzehhip” diye yazdıranlar var. Sanatta son noktaya ulaşmak için insan öm­rü kâfi değildir. Ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum. Zaten “ol­dum” dediğiniz an, geri gitmeye başlarsınız.

Sanat, yapana önce edeb, sonra da sabır kazandırmalıdır. Şan, şöhret ve para için sanat yapılmaz. Özellikle gelenekli sanatlar, tarihimizde benliği yok etmek için basamak olarak kullanılmıştır. Hakiki sanatkâr olmak, eğer gayemiz ise, bu­gün de bu düşünceden bu sanatı öğrenmek isteyen gençle­re şu sözlerimle seslenmek istiyorum: “Sanat vakıf gibidir, ta­libine karşılıksız öğretilir ve verdikçe artar. Sanatınızı, bir çocuk yetiştirir gibi özenle geliştirin.” Sanatta edepten ayrılmamak icâb eder. Aksi hâlde, sıradan bir “sanatçı” olursunuz.

Tarihimizde sanatkâr eserini satar, fakat sanatını satmaz. Öğrenen, hocasının hakkını, sanatı bozmadan kendinden sonraki nesle öğreterek öder. Bu an’ane sanatın bozulma­dan bugüne kadar devamını sağlamıştır ve sadece gelenekli sanatlarımız için geçerlidir. Bu sebeple, hoca-öğrenci münâse­beti 3-5 yıllık değil, ömür boyudur. Asırların koyduğu bu ge­lenek, bugün Kubbealtı Nakışhanesi’nde aynen devam et­mektedir.

Tezhip Sanatında kullanılan malzemelerden biraz bahsedelim. Hangi malzemeler kullanılıyor?
Osmanlı’dan beri yeri geldikçe tekrarlanan cinaslı bir atsözümüz vardır: “Kem âlât ile kemâlât olmaz.” Zamanımız için açıkla­mak gerekirse: Kötü aletlerle iyi eserler verilemez. Dedeleri­miz her sahada olduğu gibi, tezhip denilen bezeme sanatını da en iyi alet ve malzemeleri kullanarak icra etmişler; bunun böyle olmadığı zamanlarda ortaya çıkan “eser” demeye dili­mizin varmadığı örnekler de yukarıdaki sözün doğruluğunu aksi yönden göstermiştir. Bu sanatta kullanılan alet ve mal­zemeyi bilebildiğimiz kadarıyla kısaca bir makalemden alıntı­layarak sunayım sizlere…

FIRÇA: Eski kaynaklarda adı kıl kalem olarak geçen fırça, bu sanatın gerçekleşmesini sağlayan başlıca aletdir. Motiflerin dış sınırına çekilen ve tahrir denilen çizgilere, bu fırçalar yar­dımıyla nüans verilir. Tarihte, müzehhipler fırçalarını kendileri yaparlar ve çulluk kuşunun ensesinde bulunan gümüşî renk­te yay biçimi tek tüylerin bir araya getirilmesiyle farklı kalınlık­ta fırçalar hazırlarmış. Tahrir çekme işleminde kullanılan fırça başka maksatla boyaya sokulmaz, yine altın fırçası sadece bu işe ayrılır. Bugün Avrupa’dan ithal edilen ve 000’dan 3-4 nu­maralara kadar değişen samur tüylü fırçalar kullanılmaktadır.

ALTIN: Bir altın alaşımı, içine katılan madenlerin cinsine gö­re renk alır. Gümüş ilavesiyle yeşil altın, bakır ilavesiyle kırmı­zı altın ve diğer tonlar bulunur. Altın, gümüşle alaşım netice­sinde zamanla kararmasına rağmen tezhipte yeşil altın çok kullanılmıştır. Klasik usulde, zarlar arasına konulup dövülerek elde edilen ve kalınlığı mikronla ölçülebilen 5×10 cm ebadındaki on varak altına bir deste, yirmi desteye ise bir tefe de­nir. Böylece hazırlanan bir tefede 200 varak altın bulunur. Avrupa’dan gelen 8×8 cm ölçüsündeki varak altınlarsa defter hâlindedir ve her defterde 25 altın varak bulunur.

Altın varak XIX. yüzyılın sonuna kadar İstanbul’un Beyazıt ve Süleymaniye semtlerinde Varakçılar Hanı ve Çarşısı denilen yerlerde imal ediliyordu. Saflı­ğı ve ayarı bakımından çok üstün olan Osmanlı altın varakları, Avrupa’dan gelen daha ucuz fabrika işi altın va­raklarla rekabet edemeyince bu zana­at kısa zamanda sönmüştür. Bizdeki son altın varakçı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapan Beykozlu Hüseyin Yaldız (Ö.1949) ustadır.

Tezhipte kullanılan altın, bu varakların aşağıda anlatılacağı şekilde ezilmesiy­le hazırlanır: Altın varakların ezme işi büyük ve çukur bir çini veya sırlı top­rak kap içinde yapılır. Kabın derin ol­mamasına, sır kısmında çatlak bulun­mamasına ve içinin yivsiz, temiz ve yağsız olmasına bilhassa dikat edilir. Altın, parmakların yardımıyla ezileceğinden, bu işe başlamadan önce eller sabunla iyice yıkanarak temizlenmelidir. Ezme işleminde arapzamkı ile süz­me bal aynı sonucu verdiği için, iyi cins arapzamkının koyu mahlulünden veya süzme baldan birkaç damla alı­nıp kabın ortasına konur, önce sağ elin orta parmağı zamka hafifçe değ­dirilip altın varak alınarak kabın için­deki zamkın üzerine bırakılır. Parlaklı­ğı tamamen kayboluncaya kadar
etrafa yaymadan tek parmakla ezile­rek hamur hâline getirilir. Bu esnada diğer varaklar da birer birer kaba alı­nıp aynı işleme tabi tutulur. Varaklar çoğaldıkça altın üç orta parmakla döndürüle döndürüle iyice ezilir. Va­rakların hepsi zamk üzerinde toplan­dıktan sonra, oturur vaziyette altını ezmeye en az bir saat devam edilme­lidir. Eskiden daha da ince olması için el ayasıyla ezerlermiş. Ezme esnasında kap kucağa sıkıştırılarak, diğer el ile iyice kavranırsa ezme işlemi daha ba­şarılı olur. Zamk veya bal, parmak ha­reketine mâni olacak derecede koyu­laştığında, birkaç damla su damlatılır. Fakat mümkün olduğu kadar az su ilavesine dikkat edilmelidir. Hatta, eski müzehhipler parmaklarını kanayan su­yun buharına tutup nemlendirme işle­mini böyle hallederlermiş. Parmak rahat hareket ederken altın iyice ezil­mez, ancak zorlandığı zaman esas ezilme başlamış olur. Altının iyi ezilip ezilmediğini anlamak için iki damla su damlatılır. Eğer altın, hareler hâlinde su damlalarının üzerine çıkacak kadar incelmişse ezme işine son verilir. Fa­kat büyük parçalar görülüyorsa yeni­den aynı tarzda ezmeye devam edilir. Ezme işlemi tamamlanınca, altını ez­mekte kullanılan parmaklar, kabın içinde temiz su ile yıkanır. Parmaklar iyice temizlenince kaptaki altın su ile karıştırılır ve parmakla çalkalanır. Bu suretle altın zamktan kısmen ayrılmış olur. Daha sonra kabın alabileceği ka­dar su ilave edilerek 8-10 saat bir ke­nara bırakılır ve altının tamamen dibe çökmesi beklenir. Bekleme süresinde kabın sarsılmaması gerekir. Altının di­be çökme müddeti ne kadar uzun olursa o kadar iyi ezilmiş demektir, iyi ezilmeyen altınlar kısa zamanda dibe çöker ve ortada toplanır. Bu altını ye­niden ezmek gerekir.

Çökme işi tamam olunca altının üzerindeki kirli ve zamklı su, mümkün olduğu kadar yavaş ve sallanmadan diğer bir kaba aktarılır. Kaptaki ıslak altın zerreleri az bir su ile küçük ve de­rin olmayan bir kaseye boşaltılır. Kabın ağzına kadar temiz su ile doldurularak ikinci defa 10-12 saatlik müddetle bekleti­lir. Altın dibe çökünce üzerindeki su boşaltılır. Bu şekilde al­tın kullanılma kıvamına gelmiş olur. Kabın dibinde kalan ıslak altın kendi hâlinde kurumaya bırakılacağı gibi, hafif ateş üze­rine konarak suyu uçurulabilir. Sarı boya görünümündeki bu altın üstü kapalı olarak saklanmalı ve her türlü tozdan korun­malıdır. Ezilen altını kullanmak gerektiğinde jelatinli suyla ka­rıştırılıp fırçayla sürülür.

MÜHRE: Sarı boya görünümünde olan sürme altın, kuru­duktan sonra parlatılarak hakiki rengi kazandırılır. Bunun için, zermühre veya mıskale denilen, ucunda sert ve cilalı parlak bir taş bulunan kalın kalem biçimindeki özel bir alet kullanılır. Akikten, Süleymanî taşından, yeşimden, yemen ta­şından yapılan ve farklı uçlara sahip olan zermühreler vardır. Yassı (bademî) mühre, kartal burnu (sivri) mühre gibi… Bun­ları imâl eden ustalara da endamcı denilirdi. Mühreleme, mat ve parlak olmak üzere iki şekilde yapılır. Yağlı cilde te­mas ettirilip kayganlaştırılan mührenin altın sürülmüş yerler­de fazla bastırılmadan yeterince dolaştırılması ile parlak altınlanmış zemin üstüne ince saman kağıdı konularak aynı işlem yapılmakla mat cila hasıl olur. Ekseriya zemin olarak kullanı­lan altın mat, motifler parlak mührelenir. Mührelemenin bir diğer faydası da tahrir çekme safhasında fırçaya mani olacak pürüzlerin giderilmiş olmasıdır.

Altın, zermühreden başka iğne perdahı (perdahtı) denilen nokta çukurlaştırma usulüyle de parlatılır. Bu işlem sırasında kullanılan alet, ucu kağıdı delmeyecek kadar yuvarlanmış ve bir sapa yerleştirilmiş olan iğne veya ince çividir. İşlem sırasın­da kağıda karşı dik açıyla elde tutulan alet ile, altın sürülmüş yerlere aynı sıklıkla ve eşit kuvvetle bastırılarak noktalar ko­nulur. XVII. yüzyıldan itibaren rağbet gören bu parlatma tarzı, ufak alanlarda uygulandığı ve aşırıya kapılmadığı takdirde cazibesini korur. Nitekim, iğne perdahtına fazla yer verilmiş olan XIX. asır tezhiplerinde aynı asaletin bulunduğu söylene­mez.

TUTKAL: Eskiden ezilmiş altının fırçayla zemine sürülmesin­de morina balığından çıkartılan ve balık tutkalı denilen yapış­tırıcı suda eritilerek kullanılırdı. Fakat günümüzde bu maksat­la jelatinden faydalanılıyor.

BOYALAR: Bugün tezhipte Batı’nın sentetik sulu boyaları tercih edilmekteyse de, eskiden bin bir emekle elde hazırla­nan tabî boyalar kullanılıyordu. Bu cisimli boyalar deste-seng (el taşı) denilen ve üst tarafından kavranılan, alt tarafı dış­bükey bir mermer taşıyla -sulu vasatta- ezilerek inceltilip zer­relerine ayrılırdı. Bu zahmetli işlem bitince, arap zamkı eriyi­ğiyle karıştırıldıktan sonra kullanıma hazır hâle gelmiş olur­du. Boyadaki arap zamkı miktarı çok mühimdir, çünkü fazla­sı çatlamaya, azı boyanın yerinden çıkmasına sebep olur. Bu boyaların niteliği, üzerinden asırlar geçen tezhip örneklerinin aynı parlaklık ve canlılıkla renklerini muhafaza etmesinden bellidir. Bilinen eski boyalardan bazıları şunlardır:
Siyah: İs mürekkebi (is ve arap zamkı karışımı);
Beyaz: Üstübeç (bazik kurşun karbonat); tebeşir beyazı (kalsiyum karbonat);
Laciverd: Laciverd taşı, lapislazuli; (en makbulü Afganis­tan’ın Kuzey Doğusundaki Bedahşan’dan geldiği için Bedahşî laciverd olarak anılır);
Mâi (mavi): Çivet-indigo (en iyisi Pakistan’daki Lahor’dan gelenidir);
Mat kırmızı: Lâl, kırmızı böceğinin kurutulmuşundan yapı­lan ve yarı şeffaf özelliği olan mürekkep;
Tuğla kırmızısı: Gülbahar (demir oksit);
Sarı: Sarı toprak boyası (demir oksit); sarı zırnık (zırnıh-ı asfar);
Turuncu: Kurşun oksit, sülüğen (minyum); altınbaş zırnığı;
Yeşil: Bakır taşı (bakır karbonatı); sarı zırnık + Lahor çividi.

İs mürekkebi, tezhibin en zor işlemi olan ve en çok dikkat çe­ken tahrir çekme safhasında kullanılır. Su ile istenilen kıvama getirilen is mürekkebi, hem siyah boyadan daha incedir, hem de eserin her tarafında siyah rengi aynı tonda tutmak daha kolay olur. Bu boyalardan bir kısmı birbirine karıştırılmakla ara tonları da elde edilebilirdi.

KÂĞIT: Hat sanatında kullanılan uçuk renkli ve aharli kâğıtlar tezhibin de en makbul malzemesinden sayılır. Ahara din­lendirilmiş, düzgün mührelenmiş ve zemin rengi zamanla at­mayan kâğıtlar tercih sebebidir. Umumiyetle boyama işle­minde bitkilerden istifade edilmiştir. Kâğıt tekne içine daldırı­larak veya renkli suyunsünger yardımıyla kâğıda sürülmesiyle bu işlem yapılır. Kâğıt boyamada kullanılan maddelere ve verdikleri renklere birkaç misal:
Krem rengi: Çay suyu;
Kahverengi: Cevizin yeşil dış kabuğu veya nar kabuğu;
Sarı: Cehrî tohumu;
Kırmızı: Al bakkam;
Mor: Mor bakkam;
Şeker rengi: Şekerci ocağı isi;
Kırmızımtrak: Soğan kabuğu.

Boyanan kâğıtlar, ekseriye ipe asılarak kurutulduktan sonra, sıra aharlamaya gelir. Yumurta aharı, nişasta aharı, un aharı en çok kullanılan aharlama tek­niklerindendir. Aharlanan kâğıt eski­dikçe güzelleşir. Aharlanan kâğıtlar bir hafta içinde mührelenmezse, daha sonra yapılan mühreleme sırasında çatlamalar olur ve verilen emekler bo­şa gider. Çakmak mühresiyle güzelce mührelenen kağıtlar, uzunca bir za­man dinlendirildikten sonra kullanıl­malıdır.

Sürülen altının pürüzsüz zeminde par­latılması, kullanılan boyaların kağıtın içine nüfuz etmemesi ve en mühimi tahrirleme yapılırken fırçanın düzgün zeminde rahat oynatılması ve hatalı işlemlerin iz bırakmadan giderilebil­mesi, aharın tezhip sanatında ne ka­dar önemli olduğunun işaretleridir.

Tezhip sanatı Kur’ân’ın yazıldığı metinlerde yer alıyor. Bu konu­da neler söylemek istersiniz?
Hat ve tezhibin ortak kullanım alanı var. Hattatın gayesi Kur’an-ı Kerim’i insan elinin yazabileceği en güzel biçi­miyle ortaya çıkarmaksa, tezhip sanatkârınınki de ona yakışan bezemeyi adeta gönlüyle renklendirmektir. Şim­di tezhip sanatının asırlar içindeki du­rumuna geçmeden evvel mushaflarda görülen bezeme bölümlerini tanıta­lım:

Zahriye: “Arkalık, sırtlık” mâna­sına gelen zahriye, yazma kitaplarda esas metnin başladığı ilk sayfanın ar­kasındaki -yâni bir öncesindeki- sayfa için kullanılan deyimdir. Burası boş bırakılabildiği gibi, eser sahibinin veya müellifinin belirtildiği bir ifade de yer alabilir. Ancak, kitap sahibinin önemine göre buraya mahsus bir zahriye tezhibi işlenmesi de olağandır.

XVI. yüzyıla kadar, bu sayfada görü­len madalyon veya mekik biçimindeki tezhinatın içine -bazen dışına- eserin kime ait olduğunu, yahut kimin için yazıldığını belirten ve temellük kitabe­si denilen bir cümle yerleştirilirdi. An­cak, zahriyede, mushaflara mahsus olarak bu yazılı tezhip yerine bütün sayfayı dolduran sıvama tezhip yapıl­dığı, hatta bunun bazen karşılıklı bir -nadiren iki- çift sayfa olarak tertiplen­diği de görülür. Yine mushafların zah­riye tezhiplerinde Kur’ân’ın benzersiz üslup ve beyanını belirten (KK, XVII / 88), yahut ona ancak temiz kimselerin el sürebileceğini hatırlatan (KK, LVI / 79) bir ayete yer verildiğine de rastlanır. Büyük emek ve masraf ge­rektiren zahriye tezhibi XVII. yüzyıl­dan başlayarak yapılmaz olmuş, daha sonraları ender işlenen örnekleri de eski inceliğini kaybetmiştir.

Serlevha: Müzehhipler, Kur’an-ı Ke-rim’e duydukları hürmeti, zahriye ve serlevha sayfalarında, mevcut 114 su­renin surebaşı tezhiplerinde bütün hü­nerlerini göstermekle ispatlamışlardır, dense yeridir. Mushafın, zahriyeden sonra gelen ilk sayfasına Fâtiha’nın ta­mamı ve ikinci sayfaya da Bakara Suresi’nin ilk ayetleri karşılıklı yazılarak etrafına zengin bir tezhip yapılır. Zah­riye sayfasından sonra en yoğun bezemenin bulunduğu ve yazılı sahanın sınırlı tutulduğu bu say­falara serlevha veya dibace adı verilir. Yapılan serlevha tezhi­bi, eserin tezhip bütünlüğünü korumak amacıyla renk, desen ve motif bakımından zahriye tezhibinin devamı niteliğinde ol­malıdır. İklil, kubbeli, mürekkep gibi çeşitli formlar ihtiva eden serlevhalar, ender olmakla beraber mushaf haricindeki yazma eserlerde de -Muhibbî Dîvânı gibi- vardır. Serlevha sayfa­ları mutlaka karşılıklı ve çift olmalıdır. Eğer ilk sağ sayfada başlayan metin kısmının sadece üstüne tezhip yapılıyorsa ve tezhibin arasına o eserin adı (unvanı) yazılmışsa bu sayfaya unvan sayfası denir. XVI. asırda en zenin ve mükemmel ör­neklerine rastladığımız ve çoğunlukla dikdörtgen olan serlev­halar, tezhibin gerilemesine bağlı olarak ilerki asırlarda eski haş­metini yavaş yavaş kaybetmiştir.

Yazma eserin diğer sayfalarında yazı alanı, farklı kalınlıkta ve farklı renkte tahrirlenmiş altın cetvellerle çerçeveler. Bundan maksat, yazı sahasını ortaya çıkarmaktır. Mushaf tezhibinde, eserin çoğunluğunu meydana getiren bu sayfalarda ayet ara­ları durak denilen küçük, ekseri yuvarlak tezyîni şekillerle süs­lenir. Duraklar asıl görevlerinin yanı sıra yazının biteviyeliğini giderip gözü dinlendirir ve sayfayı bezerler. En çok karşılaştı­ğımız duraklar: Şeşhâne durak (altıgen nokta), mücevher du­rak (geçmeli nokta), helezon durak ve pençhâne durak du­rak çeşitleridir. Bir mushafta bulunan altı binden fazla durak şeklini, bir daha tekrarlamamak gayretine sahip tezhip usta­ları yetişmiştir. Ayrıcı mushaflarda; secde yerlerini belirten 14 adet secde gülü, her 10 ayette bir âşere gülü, her 5 ayette bir hamse gülü, her yirmi sayfada bir cüz gülü, her 5 sayfa­da bir hizib gülü ve her surenin başına yapılan sure başı tezhibi, müzehhiplere hüner gösterme vesilesi olmuştur. Sayfa­nın dışa bakan kenarında ve çerçeve dışında kalan alana ya­pılan ve genel olarak gül diye isimlendirilen bu tezhinî şekil­ler, eğer aynı sayfada birden fazla ise, yukarıdan aşağıya doğru çizilen bir eksen üzerinde yer alırlar. Bundan maksat, gülleri leke gibi görünmekten kurtarmak ve bulunduğu uzun dikdörtgen sahayı doldurmaktır. Gül tığları sadece iki yöne (üstü ve alt) olup gülün iki-üç misli uzun tutulur. Bezeme işi sona erince hattat, üstübeç mürekkebiyle gerekli yerlere, sure isimlerini, cüz, hizib, secde âşere, hamse numaralarını ve isimlerini yazar. Çoğu zaman imzanın da yer aldığı hatime (bitirme) sayfasının tezhibiyle mushaf bezemesi sona erer.








Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sokak Seslerinde Kaybolmak -I- / İsmail Bingöl
Modern Bir Kerem: Talibî Coşkun / Alim Yıldız
Göçebenin İkinci Gelişi / Mehmet S.Rindokur
Çobanlar Ateşi Güzel Yakar Hep / Selami Şimşek
Zemzem / Cafer Petek
Tümünü Göster