Beyaz Bilyeler

50
Görüntüleme
Gözkapaklarım iyice ağırlaşmaya başladı.Elimdeki kitap beni öylesine içine çekiyor ki, bir türlü cazibesinden kurtaramıyorum kendimi. Hava daha yeni yeni kararıyordu okumaya başladığımda. Şimdi karanlık basmış olsa da, pencereden dışarıya bakmanın gözlerimi dinlendireceğini düşünerek hafifçe aralıyorum perdeyi, dışarıda
yalnızca gözlerimi değil, aynı zamanda gönlümü de dinlendirecek bir beyaz bir güzellikle karşılaşıyorum. Sokak doyasıya bir beyazlığı kollarına almış, karanlık yarıdan yarıya aydınlanmış sanki, iri taneler hâlinde yağan kar, kocaman bir tebessümü dudaklarıma taşıyor. Gök, açık mavi renginde bir okyanus misali… Gecenin usulca dokunduğu bu okyanus, yıllar yılı koynunda taşıdığı değerli inci tanelerini toprağa teker teker hediye ediyordu sanki… Zarif ellerin işlediği zarif oyalar gibi, camın üzerinden kayıp pencerenin önündeki çıkıntıda biriken karlar, gittikçe büyüyen bir yün yumağı hâlini alıyor…

Gecenin ortasına sessiz bir çığlık gibi düşen bu narin beyazlık, “Bir varmış, bir yok­muş” diye başlayan adı henüz konulmamış bir masalın gerçek hayatta can buluşuy­du belki. Bütün mütebbessim ifadeleri içine doldura doldura gelen bir beyaz haber­di bu. Göklerin nazlı haberiydi.

Çocukken daha beyaz olurdu kış geceleri. Daha soğuk ama daha güzel… Kar tane­lerini beyaz bilyelere benzetirdim. Allah’ın çocukları çok sevdiğini anlatırdı annem. Bu beyaz bilyelerin de, Allah’ın çocuklara ama yalnızca çocuklara gönderdiği bir armağanı olduğunu düşünürdüm o zaman.

Kar aylarca kalkmazdı sokaklardan, o kadar çok yağardı ki, bir daha hiç çiçekler aç­mayacak, o sene yaz gelmeyecek sanırdım. Bütün kuşların kanatları soğuktan buz tutmuş da, bir daha bu buzlar çözülmeyecek ve onlar da uçamayacak sanırdım. Ço­cuk aklımla yağan kardan çatıların bir gün çökeceğini bile düşünürdüm, en çok da kedilere kıyamazdım. Karda yürüyen ayaklarının üşüdüğünü zanneder ve neden bu kedileri toplayıp, onların ayaklarının üşümemesi için çare düşünen bir büyük yok di­ye üzülürdüm. Evdeki sobanın dışarıya çıkan borusunu bütün kuş yuvalarının yanı­na kadar uzatarak, orada kalan yavruları böylece ısıtmayı isterdim.

Kar yağdığı gecenin sabahında, annemler daha uyanmadan kalkar, camın önünde dikilirdim. Hiç bıkmadan saatlerce seyrederdim yolların bu sevimli beyaz hâlini. Odamın camı yarısına kadar buzla kaplanmış olurdu. Buzlu kısmı elimle camdan ayırmaya çalışarak bunu bir oyun hâline getirirdim. Parmaklarımın ucunun soğuk­tan sızlamasına rağmen, kendim keşfettiğim için ayrı bir mutluluk duyardım bu oyundan. Benim camımdaki buzlar eriyince sıra diğer odaların camlarına gelirdi. Şimdi ne zaman kar yağsa ilk önce aklıma buzlanan camlar geliyor. Ama sobaların evden uzaklaşmasıyla beraber artık pencereler buzlanmıyor. Hâlâ buz tutsalardı kim bilir belki, bu yaşta bile, ben de kendi keşfettiğim o oyunu sürdürüyor olacak­tım..

Annem ısrar ederdi çok kar yağdığı zamanlarda dışarı çıkmamam için. Ama o ka­dar beyazken sokaklar, dışarı çıkmak ve karlara boylu boyunca uzanmak için öyle­sine güçlü bir istek uyanırdı ki içimde, dışarıda oynamanın tek yolunun sokak kapı­sını usulca kapatıp, anneme söylemeden kaçmak olduğunu düşünürdüm. Dua ederdim bu kış kar, ben dışarıda oynarken yağsın da, dışarıya çıkmak için annem­den izin almak zorunda kalmayayım diye.. Ama çocukluğumun neredeyse bütün karları ben uyurken yağmıştı..

Gizlice dışarı çıkar, annemin ördüğü, elimin dört parmağını bir arada tutan ve baş parmağımı dışarıda bırakan sarı kırmızı çizgili eldivenimi takar, aceleden şapkamı giymeyi unutur, bahçeye çıkar çıkmaz kendimi karların üzerine bırakırdım. Attığım adımlarda bütün dünya ayaklarımın altından kayıyor sanırdım. Bir türlü annemin bu harika beyazlığa dokunmuş olmanın, hasta olmaya değmeyeceği şeklindeki düşün­cesini anlayamazdım. Ön bahçede öylesine aceleyle bir kardan adam yapardım ki, annem eve çağıracak da yaptığım kardan adam yarım kalacak diye korkardım. Zeytinden gözler ve havuçtan burun ise, daha karın yağışını fark ettiğim o ilk an­larda dışarı çıkma planları yaparken hazırladığım şeylerdi. Annemin benim yokluğu­mu fark etmesi uzun sürmez, başını iki yana sallayarak, pek de mütebbessim olma­yan bir yüz ifadesi ile pencereden bana bakardı. Ama bir şey de demezdi kardan adamımı yapıp bitirene kadar. Çoğu zaman bu şekilde dışarı çıkmam, babamın iş­ten dönme saatine yakın bir zamanda, annemin mutfakta yemek yaptığı saatlere rastlardı. Babam eve gelinceye kadar da girmezdim içeriye. Babama şaheser niteli­ğindeki yaptığım o kardan adamı gösterir, benimle gurur duymasını beklerdim. Kardan adamımı tamamlamaya yardım etmesi için çok ısrar ederdim ama babam bu fikre hiç de sıcak bakmaz, nedense benimle beraber kar oynarken görünmüş ol­maktan çekinirdi. O akşam huzurlu bir uykuya dalarken dünyada benden daha mutlu bir çocuk olamaz diye düşünürdüm. Uykuya dalmadan önce defalarca kalkar penceremden yaptığım kardan adamın o gülen tombul yüzüne bakardım, onun dudaklarındaki gülüş içimi ısıtırdı sanki.

Bütün kardan adamların bakışlarına bir baba şefkati sığdırırdım. Bütün kar adam­lar benim kalbimde merhametli bir babaydı. Nihayetinde kahvaltılık iki zeytinden ibaret olan kara gözlerinde, derin bir pırıltı görürdüm. Bu beyaz ve ton ton adam­ların kalplerinin çocuklara karşı sevgiyle dolu olduğunu düşünürdüm. Ve onların ol­dukları yere çakılı kalmalarına bir türlü gönlüm razı olmazdı. Bu yüzden de kendi yaptığım kardan adamlara bir çift de ayak eklerdim. Böylece onları aynı yerde duruyor olmanın sıkıntısından aklımca kurtarmış olurdum. Ama bu çocukça merha­metimden dolayı gece olunca hafif bir pişmanlık duyardım. “Ya bir çocuğun elle­rinden tutarak bahçemden çıkıp, başka yerlere giderse?” sorusunu defalarca ken­dime sorar, cevabını da kesin olarak veremez ve bu tedirginlikle dalardım uykuya.

Arka bahçede yürümek kimsenin aklına gelmezdi. Ya da o zamanlar ben böyle sa­nırdım. Bozulmamış beyazlığa kendi ayak izlerimi bırakmaktan tarifi imkansız bir mutluluk duyardım. Annemi çekiştire çekiştire pencerenin önüne getirir, karda ka­lan küçük ayak izlerimi gösterirdim. Bu harika bir şeydi! Kocaman bahçede yalnız­ca benim ayak izlerim vardı, pencerelerden bakanlar bir tek benim ayak izlerimi gö­rüyorlardı. Annem pencereden bakınca çok mutlu olacaktı elbet!

Arka bahçede bana ait izler bırakmış olmanın heyecanı ile sabahı ederdim.

Karda kalan küçük ayak izlerime ne kadar da büyük anılar sığdırırdım?…

Dışarıyı seyretmeye devam ediyorum.. Bir adam karşı kaldırımda paltosunun içinde büzüle büzüle ve eldivenlerini almamış olmanın verdiği bir pişmanlık yüzünde hızlı adımlarla yolun sonuna doğru ilerliyor. Ayak izleri yolun üzerinde kalıyor. Durma­dan yağan kar adamın hemen arkasından bu izlerin üzerini kapatıyor… Sanki az önce oradan hiç kimse yürümemiş gibi..

Gece sessiz ve dingin… Bu saatte kimse dışarı çıkmayı akıl etmez nasıl olsa. Evlerin lambaları da bir bir sönmeye başladı zaten. Belki bir refleks olarak, içinde derin pı­rıltılı bakışları bulduğum o iki kahvaltılık zeytini ve bir tane de havucu küçük bir po­şete koyup, dışarı çıkıyorum. Ses çıkarmamamya özen göstererek yavaş adımlarla merdivenleri inip, arka bahçeye doğru yürüyorum. Çocukluğumdaki gibi ama bu sefer artık hiç de küçük olmayan ayak izlerimi karın üstüne bırakmak için…

Bu kadar beyazlığa rağmen arka bahçe karanlık hâlâ… Soluklarım büyük bir gemi­nin beyaz dumanı gibi yayılıyor bu siyahlığa… Yaşıtlarım evlerinde sıcak çay bardak­larını elleriyle kavramış çaylarını yudumluyor olmalılar… Şu saatte benim ne işim var evin arka bahçesinde? içinde iki zeytin, bir de havuç bulunan bu poşetle? Şu lam­bası hâlâ sönmemiş olan pencereden mahallenin çocuklarından birisi başını uzatıp da “Ercan amca ne yapıyorsun orada?” diye soracak olsa ne diyeceğim? Çocukken babamın benimle kar oynamasını istediğim zamanlarda babam benim şimdiki ya­şımdaydı. O zaman babamı anlayamıyordum ama galiba şimdi anlayabiliyorum onu. Ama bunun yaşla ne ilgisi vardı ki? Kardan adam yapma keyfi sadece çocuk­lara mı ait olmalı diye düşünürken bir yandan da kardan adamımın gövdesini inşa etmeye başlıyorum. Bir taraftan karları avucuma alıp bu küçük gövdeyi büyütmeye çabalarken, gözlerimi de karşıki evin pencerelerinden alamıyorum. O da ne? Üçün­cü katın perdesi usulca aralanıyor bir el tarafından. Birden elimdeki kar topunu gay­riihtiyari yere bırakıveriyorum. Dikiliyorum hiç kımıldamadan olduğum yerde sanki suçüstü yakalanmışım gibi… Bu evde yıllardır yaşlı bir teyze yalnız başına oturur. Ve odasının lambası gecenin geç vakitlerine kadar sönmez. Yaşına rağmen hâlâ pem­be yanaklı olan yüzü görününceye kadar perdeyi araladığını fark ediyorum. Birden annemden gizli kar oynamaya bahçeye çıktığım zaman, annemin camdan beni gördüğü andaki hislerime kapılıyorum. Bir an için göz göze geliyoruz, yaşlı teyzenin dudaklarına sıcak bir tebessüm yayılınca ben de kendimi rahatlamış hissediyorum.

Mahallenin çocukları sabah olup, benim boyumda olan koca kardan adamı, gör­düklerinde bunu Ercan amcalarının yaptığını asla tahmin edemeyecekler. Tabii kar­şı evdeki yaşlı teyzeyle karşılaşmazlarsa!

İşte gözlerini de yerleştirdim şapkasını ve burnunu da. Tıpkı eski günlerdeki gibi her şey. Farkında olmadan iki de ayak eklemişim kardan adamıma. Ama bu sefer bu ayaklarla bahçeden uzaklaşamayacağından eminim!

Sonra eve geri dönüyorum. Yatmadan önce bir kere daha bahçeye baktıktan son­ra, ertesi gün anneme göndereceğim mektubumun sonuna bir cümle daha ekliyo­rum:

“Ben çocukken, senin kocaman bir kalbin var Ercan derdin ya anne… Ercan’ın şim­di büyümüş bir bedeni ama bu bedeninin içinde hâlâ kardan adamlara tutkun mi­nik bir kalbi var…”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

What is The İmam? / Gülşah Nezaket Maraşlı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -18 / Şiraze
Dost İlinden Gelen Ses / Kadriye Yılmaz
Japonya, Japonca ve Japon Şiirine Dair / Muhittin Fırıncı
Beyaz Bilyeler / Zuhal Gedik
Tümünü Göster