On Üçüncü Ay (II)

Bildim ki; Yusuf’un zindanı, o vakitten bu vakte ve dahi kıyamete kadar, aşkı taşıyan bütün yüreklere zindanmış. Yine bildim ki; aşk Rabbin Yusuf’a armağanından bizlere de sunulan bir ikrammış. Yusuf’un kokusu göze de gönle de şifaymış.

Mesai bitmişti. Saatler on sekizi gösteriyordu. İstanbul’un ana caddeleri iş yerinden çıkan­larla, her geçen dakika biraz daha kalabalıklaşıyor, trafik durma noktasında ağır ağır akı­yordu. Mevsim sonbahardı ve İstanbul hüznü andıran loş bir akşam üzeri yaşıyordu.

Serap, Altunizade’den Fıstıkağacı’na inerken, bu yoldan ilk kez geçiyormuş gibi izliyordu etrafını. Sağ tarafında ilahiyat Fakültesi ve cami yolun bir başında tüm görkemi ile yerini almış, yolun diğer köşesinde yükselen , Anadolu yakasının büyük alışveriş merkezi ile tu­haf ama alışılmış bir manzara oluşturuyordu. Alışveriş merkezinin önünde dalgalanan üç Türk Bayrağı ilk kez dikkatini çekiyordu. “Dışarıda Türk Bayrağı, içende Amerika markaları ve karşısında cami, her biri sonu meçhul bir pazılın parçaları gibi görünse de, kendisi ve İstanbullular için malum ve kanıksanmış bir manzara” diye düşünüyordu.

Korna sesi ile kendine geliyor, dikiz aynasından, arkadaki araba şoförünün el kol işaretleri­ni; önündeki trafiğin bir parça ilerlemiş olduğunu görünce anlamlandırabiliyordu. Sade­ce bir araba boyu oluşan boşluk İstanbul trafiğinde önemli bir mesafe idi.

Arabanın radyosundan haberleri dinliyor, etrafında ki gürültüye bir de Pakistan’ da ki dep­remin gürültüsü ekleniyordu. “Asya ağlıyor” diyordu haber sunucusu. Pakistan 7,6 büyük­lüğündeki depremle sarsılmıştı. Elli dört bin ölü. Acı ile burkuluyor yüreği, İzmit depremi­nin, İstanbul’daki etkisi ile yaşananları hatırlıyor, sanki o geceyi yeniden yaşıyordu. Gayriihtiyari, yürek kapısı dudakları, duaya durmuştu. Avrupa Birliği müzakeresinin kabulü ha­berinde radyonun sesini biraz daha açmıştı. Muhalefet yine muhalefetteydi. Ülkesinde bu­nun adı demokrasiydi, iyi şeyler olmasını diledi.

Daha önceleri, trafikte iş planlarını yapar, yan koltuktaki ajandasına firma randevularını not alır, şirket ile gideceği firmalar arasındaki yolu milimetrik hesaplarla dakikaya vurur, zamanını en iyi nasıl değerlendirebileceğinin hesabını yapardı . Kestirme yollar keşfetmişti. Ana caddede sıkışık trafikte oturmaktansa, ara sokaklardan fazla kilometre gitmeyi tercih ederdi. Son birkaç gündür, kontrolünden çıkmış bir iç akış yaşadığının farkındaydı, içindeki başkalık ve coşku renkleri, sesleri, İstanbul’u başkalaştırmıştı. Bu başkalaşım onu tazele­mişti sanki. Ama tedirgindi. Bilmediği şeylerden hep çekinir, tedirgin olurdu. Bu yüzden Serap için mekanların ve yüreklerin keşfi çok önemli idi.

Arabanın yan koltuğu genellikle boş olurdu. Kimi zaman sesli düşünür, kimi zaman bir düş kurup gülümserdi. Kendi kendine yetmeyi öğrenmişti. Aslında buna öğrenmek denir miydi emin değildi. Yarımmış gibi yaşar ve bunu hep hissederdi. Eve girdiğinde yarısının dı­şarıda kaldığı zannına kapılır bu hisle tedirgin dolaşırdı ahşap iki katlı evin odalarında. Merdivenlerin hafif gıcırtısını dua bellemişti.Kendine eşlik eden diğer yarısıymış gibi konuşurdu merdiven gıcırtıları ile; “Sızlanmak yok” diye başlayan hasbihâlleri olurdu.

Bu gün , onca iş planını bir kenara bırakıp, .yüreği ve zihnini allak bullak eden önceki ya­şanmışlıkları , içinde demleyebilmek için dinginliğe, tenhalığa, her zamankinden farklı ola­cak bir yalnızlığa ihtiyaç duyuyordu.

“O minik şeker… Bütün suç o minik şekerin.” Dedi sessizce. “İçimdeki çocuğu o uyandırdı. Tanımadığım bu coşku, avucuma bırakılan o şekerle gelip kondu içime .”
………………..

Selim; tasarım firmasının merdivenlerini söylenerek çıkıyordu. – Nasıl böyle ertelenebilir­di? Bunlar kendilerini ne sanıyordu?-

ikinci kat holünde Selim’i yüzüne kocaman bir gülücük takmış, asistan Ayça durdurdu. Nasıl yardımcı olabilirdi? Yiğit sesindeki siniri kontrol etmeye çalışarak ,
-Serap dedi . Serap hanımı göreceğim .
-Müsait mi bir bakayım dedi Ayça. Kim soruyor?
-Ben! Dedi Selim, bir parça bağırarak. Ayrıca müsait olmalı.
Ayça’nın arkasından, fütürsuzca geniş salona oda girdi.
Serap yüksek ses tonuna şaşırmış olduğu halde başını kaldırdı . Eliyle Ayça’ya sorun olma­dığına dair bir işaret yapıp,
-Buyurun kimi ağırlıyorum ?diye sordu.
Selim suskun, bilmediği bir lisanda konuşuluyormuş da anlamıyormuş gibi baktı.
Sadece ;
-Bağışlayın diyebildi.
-Estağfirullah. Buyurun. Tanışıyor muyuz?
-Tanışmıyoruz ama çalışıyoruz , gibi bir şeyler mırıldandı .
Serap, gözlerinin mavisinde boğulacağını ummadığı Selim’e öylece baktı .
Selim boğulmuş, serap gözlerine değen bakışlardaki farklılığı sezmiş ama hafif bir algı oldu­ğunu düşüp hemen zihninden anlık geçen bu sezgiyi ötelemeye çalışmıştı.
Serap, deri koltuğu göstererek, masasının başına geçti.
-Dinliyorum. Dedi.
-Aksesuarlar, aydınlatma, açılış, şurada ne kaldı? Anlatabiliyor muyum? Dedi Selim.
-Hayır derken Serap, soru dolu bir deniz gibiydi gözleri. Anlayamıyorum. Çünkü hangi fir­madan geldiğinizi, kim olduğunuzu siparişinizin ne olduğunu bilmiyorum henüz.
Selim sağ elini kaldırıp, saçlarında dolaştırdı. Alnında gezdirdi elini. Başını kaldırıp bakmak­la, bakmamak arasında gel git yaşadı. Hızla ayağa kalktı elini cebine soktu, “Onca kızgınlı­ğım cebime mi saklandı” diye düşünürken, düşündüğü bu şeyin bile ne kadar rahatlatıcı bir şey olduğunu fark etti. Gülümsedi. Gülümseyişine de gülümsedi. Elini yumruk yapılmış olduğu halde cebinden çıkarıp, masanın başında hâlâ ayakta duran Serap’a uzattı.
Serap, hoyrat adımları ve yüksek sesi ile randevusuz gelen, anlaşılması zor kelimeleri yan yana dizen, bu uzun boylu adamı anlamaya çalışırken, hiç farkında olmadan elini uzattı. Selim’in gergin yüzündeki ateş, soluklandı. Önce Serap’ın uzanmış avucuna, sonra duala­rını can simidi yapıp, mavi gözlerine baktı.
-Derdimi anlatabileceğim bir zaman yine geleceğim. Gerçi derdim neydi hatırlayamıyorum ama dedi. Anlık bir tereddüt geçirip, yumruk hâlindeki elini Serap’ın açık avucunun üzerine getirip açtı. Turuncu küçük bir şeker bir karışlık mesafeden Serap’ın avucuna ışıldaya­rak düştü. Serap şaşkın bir refleksle avucunu kapatıp, tuhafına mı yoksa hoşuna mı gittiği­ni ayırt edemeyerek bir çocuk gibi gülümsedi.
Selim, şirketin büyük salonuna, kokusunu, minik turuncu şekeri ve anlaşılmazlığını bıraka­rak hızlı adımlarla çıktı.

Serap merdivenlerden inen ayak seslerini dinledi. Şirketin demir kapısının kapandığını duy­duğunda içinden “Tekrar gelir mi?” diye geçirdi.

Avucu sımsıkı kapalı, kapıya asılı bıraktığı gözlerini koparıp alırken, sehpanın üzerindeki deri çantaya ilişti gözü, içinde şen bir kıpırtı zig zag çizdi. “Gelecek.” Dedi.

Arabanın dikiz aynasından salınan küçük seramik pabuca uzanıp, ters çevirdi, içindeki tu­runcu küçük şekeri düşürmemeye çalışarak avucuna aldı. “Bütün suç bu şekerin” dedi muzipçe.

O şeker, turuncusuyla, içindeki metruk şehrin ışıklarını yakmıştı. Bir küçük çocuk koşuyor­du şimdi içindeki şehrin sokaklarında. Mor salkımlar salınmıştı bahçe kapılarından, bir şair şiir okuyor, bir ressam mahallenin duvarlarına resimler yapıyordu, içindeki tüm şehir, o gün iş yerindeki salona hapsetmeyi dilediği kokuya bürünmüştü. Pencerelerden tüller uçu­şuyor, şen kadın sesleri hayatın tılsımını çözüyordu. Bir çocuk akşam gazetelerinin manşet­lerini tiz bir sesle bağırıyordu. Sokağın sonundaki kahveden mis gibi Türk kahvesi, elmalı nargile kokusu taşıyordu. Şuh bir kadın kahkahası içindeki şehrin ahlakını sorgulamasına neden oluyor, bir yanı günah kesilip, arzularını uyandırıyor, diğer yanı, “şafaklardan ve ay­nalardan utanmamayı” diliyordu. Bir genç kız balkonunda Beyaz Geceler‘i* okuyor, -Nastenka- Petersburg’un dört muhteşem gecesini, içindeki şehre armağan ediyordu. Anna Karenina** tüm zerafeti ve ihaneti ile yine içindeki şehrin en cafcaflı caddesinde cesurca sü­zülüyordu. Bir delikanlı Mihail Nuayme‘nin*** satırlarında kendini arıyordu. Eski şehzade konağından nihavent bir fasıl, şehrini ahenkli bir hüzne sürüklerken, Göksu’da bir pembe mendil düşüyor, bir çift sürmeli, akşam karası göz, aşkı gözlüyordu. O minik şekeri veren el, içindeki şehri böyle şenlendirmişti. Suskun ve karanlık sokaklarında ürkerek dolaştığı şehrine hayat armağan edilmişti. Şimdi içi; bir şairi, bir ressamı, bir çocuğu, bir adamı, bir aşkı, bir tarihi, bir düşü, bir gerçeği, bir onu, bir kendini ağırlıyordu .

Bu düşüncelerle tüketti yolu. Fıstıkağacın’a varmıştı. Yol kenarına arabasını park edip, arabasından inecekken, arabanın kapısı açılıverdi. Yüreğinin yerinden kopacağı zannı, dö­nüp bakmasını kısa bir süre engelledi. Derin bir nefes alıp döndü. Aldığı nefesi bir çırpıda geri verip,
-Aşk olsun Mehmet, korkuttun beni dedi. Dedi demesine de, heyecanını saklayıp saklayamadığından emin olamadığından bir an önce ayrılmak istedi .
-Görüşürüz.
-Dur biraz bir hâl hatır sorar insan dedi Mehmet sitemkâr.
-Acelem var, sonra görüşsek diyiverdi.
-Peki peki derken, buruktu sesi Mehmet’in .

Aracı kilitlemeden hızla markete, manava, fırına uğradı. Eve atmalıydı kendini. Başka za­man olsa Mimar Mehmet’i başından savarcasına geride bıraktığına hayıflanır, kendisine duyulan sevgiye karşılık veremese de, sevgilerin saygıyı hakkettiğine inandığından bu dav­ranışını beğenmez, kendine bir parça kızardı. Ama şu sıra bunu düşünecek halde değildi

Hatta farkında bile değildi. Kısa kelimelerle hatırlaştı esnafla. Arkasından bıraktığı ortak fi­kirden habersizdi. “Bu kıza bir hâller oldu ama hayrolsun” diyordu esnaf, kızı gibi benim­sediği Serap için.

Elinde poşetlerle ahşap evin kapısını açmaya çalışırken, cep telefonu çalıyordu. Telaşla elindekileri bırakıp, telefonunu el yordamı ile çantasında bulmaya çalıştı. Bulduğunda artık susmuştu. Son aramaya baktı. Gizli numara aramıştı.

Selim, bunca yaşında yapmadığı, kendini tarttığında yadırgadığı ama yapmaktan da kendi­ni alamadığı, muzip, çocuksu bir heyecan ve telaşla cep telefonuna yazdığı numarayı ara­mış, sonra teleşla kapatıvermişti. Şirketten ayrılırken, alt kattaki santralden Serap Hanım’ın soy ismini öğrenmesi, ona şirket dışında ulaşmasını sağlamak için yeterli idi. Ev ve cep tele­fonlarını öğrenmesi birkaç dakikasını almıştı. Tekrar şirkete gitmek yerine ona telefonla ulaşmayı düşünüyordu. Şirkette yaşanan umulmadık akış, çok basit bir iletişimi Selim’in için­de bir çıkmaza sürüklüyordu. Numarayı çeviriyor tıpkı şirkete gidiş nedenini öteleyivermesi gibi ne diyeceğini toparlayamadığından telefonu bir kez çaldırdıktan sonra kapatıyordu.

Tasarım şirketine, işlerinin yetişmeme endişesinden kaynaklanan kızgınlık ile gittiğinde , bir çift okyanus mavisi gözün rüzgârıyla, bilmediği diyarlara yelken açacağını hesaplamamıştı. Kendi asistanından, yetkili ismi, adresi alıp, “Açılışta rezil mi edecekler beni, şunun şurası ne kaldı, bir şeyi takip edemediniz” diyerek, kendi şirketinde terör estirmiş, soluğu tasarım şirketinde almıştı. Bildiği tek isim Serap’ı bulacak ve nasıl bu kadar ihmalkar bir ta­vır içinde olabildiğini soracaktı. Soramamıştı. Soramadığı gibi, komik ve gülünç bir şey yap­mıştı. Bir küçük şeker vermişti, hiç tanımadığı, ilk kez gördüğü bir hanıma. Umurunda mıydı? Değildi… Bu tuhaf davranışı onun için bir belge niteliğindeydi. Kendine aşkı başka türlü ispatlayamazdı. Diğer hanımlara gayet nazik ve bilindik tavırlarla selam verir, olumlu etki bıraktığını gözlemler, suni bir keyif alırdı. Serap… Serap böylesi suni nezaketi hak etmeyecek bir ışığa sahipti. (ki böyle davranmıştı)

Selim, dışardan bakıldığında çok şanslıydı. Köklü ve zengin bir ailenin tek veliahdı idi. Ame­rika da Kolombiya Üniversitesi’nde gazetecilik okumuş, babasının ısrarları üzerine oteller zincirinin başına getirilmiş, doğuştan girişken yapısı ve organizasyon yeteneği ile ticarî işle­rini; donanımlı ekiplere teslim edip, önceleri hobi olarak başladığı gazetecilikte şimdilerde Türkiye’nin nabzını tutan ünlü bir isim olmuştu. Deliler gibi çalışır, yazı işleri müdürlüğünü üstlendiği gazeteye emek verir, otelleri de kontrolünde tutardı. Etrafındaki hiç kimse bun­ca varlık içinde bu kadar çaba sarf ediyor olmasını anlamlandıramaz, Selim’in kronik bir işkolik olduğunu düşünürlerdi. Her şeyi vardı yahut istediği, icat edilmiş her şeye ulaşabilirdi. Hovarda fakülte yıllarında, bir akşam yemeği için Türkiye’ye uçup geldiği, ayrı mekanlar­da annesini ve babasını görüp, her ikisinin yanındayken bir diğerinin düşünü kurmak zorun­da kaldığını acı bir fark edişle anlamıştı. Bu anlayış ona, eksiğinin sevgi olduğunu haykır­mıştı. Belki şefkat, belki ilgi ve belki de önemsenmek bunlar, kendisine haykırıp duran sev­gisizliğin içindeydi. Bilinmek istemişti, bu yoklarının yerini doldurabilmek için. Her adımını bilinmekten yana atmıştı. Girdiği her yerde bilinirdi. Oysa o biliyordu ki; bilinmek istediği, bir kendisini bilecek yürekti, saf, sade, tenha bir yürek. Bir çok kız arkadaşı olmuş, bir tür­lü aitlik ve sahiplik hissini yakalayamamıştı. Nerede akşam orada sabah mantığı ile yaşadığı o yıllar, para ile alınan hiçbir şeyin, kendine yetmediğini, dışı ile tanışan hiç kimsenin yüreği­ne dokunmadığını anlatmıştı Selim’e. Bunların keşfi, Selim’i iş hayatına yöneltmiş, başarıya endeksli bir hayatı taşır olmuştu. Eline attığı her şey başarı ile sonuçlanmalıydı. Disiplin ve düzen ile yürek yoksulluğundan oluşacak boşlukları dolduruyordu. Her şeyi sayar, her şeyi defalarca düzeltir, en küçük hataları yakalar, otoriter tavrı ile etrafına ördüğü duvarları; değil kimsenin aşmasını, yaklaşmasını bile imkansız kılardı.

Bir sigara yaktı Selim. “Sakin olmalıyım” dedi.
Olanları bir bir aklından geçirmeyi denedi. Olan fazla bir şey yoktu aslında.
Bir çift mavi gözün, rüzgârıyla yol almış, duyduğu sesin tınısı yüreğinde su ile ateşin dansı kadar aykırı bir ritmi tatmıştı. İçini kıpırdatan görünürde bu kadardı. “Daha güzelini gör­düm” demesi içten bile değildi. Bu kadarı tarif edilebilen kısmıydı. Tarif edemediği kısmını; -muhteşem bir ışığı- vardı diye tanımlayarak yetinmeye çalıştı. “Aşk bu” dedi. “Malum şiire göre, yolun yarısındayım ve bu aşk kardeşim, bal gibi de aşk bu.” Duvardaki takvime iliş­ti gözü, aylardan Eylül’dü. Mevsim sonbahar. Selim hiç bu mevsimde aşık olmazdı. Onun gençlik yıllarında yaz aşkları olmuştu. Bahar bazen kanında deli bir coşku olup akar, ama eski tatsızlıklarını hatırlayıp, aşk yerine seyahatleri ya da Türkiye’nin gündemine oturacak bir konuyu ekranlara taşırdı. Bu aşktan daha heyecan verici gelirdi Selim’e. Çünkü muha­taba gerek yoktu. Maşuk olmasa da olurdu. “Ne mevsim tutuyor, ne mekan, ne durum. Bu bildiğim zamanların dışında bir zaman ve bildiğim mevsimlerden başka bir mevsim. (Televizyonda ki 32. gün programını hatırlayıp) Bu On üçüncü Ay olmalı. Mevsimlerden aşk!” dedi.

iki nefes aldığı sigarayı söndürdü. Kül tablasını döküp, temizledi, salona geri dönüp, çalış­ma masasına oturdu. Cep telefonunu elinde evirip, çevirdi. “Hadi oğlum, nedir bu hâlin, topla cesaretini” diye sesli bir talimat verdi kendine. “Ne diyeceğim?” sorusu yeniden dur­durdu onu.

Onu durduran ne diyeceğini bilmiyor olması mı, hanımlarla kurduğu diğer iletişimlerden farklı bir akışın olması mı yoksa Serap’ın etrafında dolaşan saf, net, emin ama gurursuz, varsayılan ışık helezonları mıydı? Kelebek hafifliğindeki elini,şeker düştükten sonra sım­sıkı kapatıp, gözlerine çocukluğundaki uçurtmaları düşürmesi miydi? Bilemedi.

Derin bir nefes aldı. Yeni bir sigara yaktı, bir nefes alıp söndürdü. Ve numaralara tek tek bastı. Ara tuşuna basmadan önce, çocukluğunda babasından bir şey isterken yaptığı gibi, “Lütfen Allah’ım lütfen.” Dedi ve aradı…

Serap, ikinci kattan çalan telefonuna ulaşmak için merdivenleri ikişer ikişer inerken, özel numaranın aramasını dilediğini fark etti. Çünkü özel numaradan aranmazdı. Cep te­lefonu numarası ise çok fazla kişide yoktu. İçinde, inanılması zor bir his dua olmuştu. Te­laşla telefonu eline aldı. Ekranında -Babam- yazıyordu.

(devam edecek)

* Fyodor Mihailoviç Dostoyevski / Beyaz Geceler
** Lev Nikoloyeviç Tolstoy / Anna Karenina
*** Mihail Nuayme /Kendini Arayan Adam Arkaş









Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Çizgi-14 / Behice Kolçak Şark
What is The İmam? / Gülşah Nezaket Maraşlı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -18 / Şiraze
Dost İlinden Gelen Ses / Kadriye Yılmaz
Japonya, Japonca ve Japon Şiirine Dair / Muhittin Fırıncı
Tümünü Göster