Komşu

79
Görüntüleme

Zili çaldım ve bekledim. Her zaman otuz saniyede açılan kapı bu sefer açılmadı. Bir daha çaldım. Yine açılmadı. Üstelik içeriden ses de gelmiyordu.

Bendeki anahtarla kapıyı açtım, girdim. Tam ikinci adımımı atacaktım ki, “Ahmet sen misin? Hoş geldin,” dedi Selma.

“Evet, benim canım,” dedim.

Elimdeki çantayı mutfaktaki masaya bıraktım, sesin geldiği tarafa doğru yürüdüm.

Odaya girdiğimde Selma’yı yer yatağında yatarken buldum. Akşam başının ağrıdığını, hafif ateşinin olduğunu söylemişti, ama ciddiye almamıştım; çünkü bu ilk kez olmuyordu.

Önceleri de benzer ağrılar hissetmişti ancak, kısa süre sonra geçmişti. Yine onlardan biri diye düşünmüştüm.

İçimden kendime kızdım. Onu ciddiye almalı, bugün işe gitmemeliydim dedim. Başucuna çöktüm, elimi alnına koydum, ateşine baktım.

Yanıyordu Selma. Üstelik yorgan ve battaniye örtündüğü halde üşüdüğünü söylüyordu. Daha da önemlisi hamileydi ve yedinci ayına girmişti. Yatakta iki kişi yatıyordu yani.

Selma doğrulmak istedi, ancak yapamadı. Tuvalete gideceğini söyleyince yardım ettim. Bir kolunu omuzumdan geçirdim, tuvaletin kapısına kadar onunla yürüdüm.

Canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Hamile olmasa daha mantıklı düşünecektim sanki. Karnında çocuk olunca ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum. Daha doğrusu en akıllıca kararın ne olduğunu bilmiyordum. Hamile bir kadın doktora gider miydi? Gitse ilaç kul- lanabilir miydi?

Arada bir okuduğum kitaplardan öğrendiklerimi hatırlamaya çalıştım, fakat hiçbir şey gelmiyordu aklıma. Yine de en doğru kararı doktorun vereceğini düşünerek, dışarıya çıktım, yoldan geçen taksilerden birini çevirdim, Selma’yı hastaneye götürdüm.

Hastanenin acil girişinde bizi karşılayanları onu içeriye aldılar. Birkaç dakikalık bir bekl- eme ve muayeneden sonra Selma’yı servise çıkardılar. Bana da beklememi söylediler.

Boş banklardan birine oturdum, başımı iki avucumun arasına aldım, düşünmeye başladım.

Selma, odunlar kışı çıkarsın diye ben işe gittikten sonra sobayı yakmıyordu. Akşam eve geleceğim saati bildiği için, ben gelmeden birkaç dakika önceden yakıyordu sobayı. İçerisi sıcacık oluyordu ben geldiğimde.

İlk bunu fark ettiğimde bir daha yapmamasını söylemiştim ama beni dinlememiş, bildiğini okumaya devam etmişti. Aklıma hastalanacağı, bebeğin bundan zarar göreceği hiç gelmemişti. Aptalın biriyim dedim kendime. Canımı acıtmak, kendimi cezalandırmak için her türlü deliliği yapabilirdim. Mesela kafamı duvara vurabilirdim. Hastanedeki görevlilere çatabilirdim. Ya da hiç kimsenin beni göremeyeceği bire köşeye çekilip çocuk- lar gibi hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdim.

Hiçbirini yapacak cesaretimin olmadığını anladığımda, başımı kaldırıp, “Allah’ım. Karımı ve çocuklarımı bana bağışla. Onlara bir şey olmasın. Selma’nın, benim odun alacak param olmadığını düşünerek yakmadığı soba yüzünden ölmesini istemiyorum. O ölürse bebeğimiz de ölecek. Allah’ım, parasızlığım yüzünden ölürlerse benim de canımı al, ne olur,” diye yalvardım.

Selma’yı götürmelerinin üzerinden iki saat geçmesine rağmen henüz bir haber yoktu.

Hemşirelerden birine sordum, serum bağladıklarını, ateşinin düşmesini beklediklerini söyledi.

Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Kafamın içindeki sorular ve pişmanlıklarla boğuşurken, üzerinde ev kıyafetiyle bir kadının hızla bana doğru geldiğini gördüm. Kadın iyice yaklaştıktan sonra bana elini uzattı, bir şeyler mırıldandı ama hiçbir şey anlamadım. Farkında olmadan ben de elimi uzatmıştım. Kadın avucuma bir miktar para sıkıştırdı ve uzaklaştı.

Giderken de bir şeyler söyledi ama ben gene anlamadım.

Şaşkınlığımı üzerimden atamadan aynı kadının bana doğru hızla geldiğini gördüm. Bu sefer tebessüm ediyordu. Para hala elimdeydi. Bir yanlışlık oldu herhalde, beni birine benzetti, geri almaya geliyor dedim içimden. İyi ki cebime koymadım, ayıp olur dedim mırıldanarak.

Ancak öyle olmadı. Kadın, hastanenin tam karşısında babasının evinde misafir olduğunu, biz evden çıkarken eşinin bizi gördüğünü, kendisine telefon ettiğini ve üzerinde ne kadar para varsa bana vermesini istediğini anlattı tane tane.

Parayı verirken benim onu tanımadığımı anladığı için, Selma’nın durumunu öğrendikten sonra açıklama yapmaya gelmiş.

Mahcubiyetle birlikte mutlu olduğumu göstermeye çalışırken, hayatta iyi insanların hala var olduğuna sevindiğimi de belli etmeye çalışıyordum.

Saat tam üçü gösteriyordu ki bir hemşire, “Selma adlı hastanın kocası kim?” diye bağırdı. Hızla hemşirenin yanına vardım, “Benim,” dedim. “Benimle yukarıya gelir misin?” dedi hemşire. Sevindim. Selma’yı görecektim.

Asansörü kullanmadık. Merdivenden iki kat yukarı çıktık. Geniş ve uzun koridorun sonundaki kapının önünde bir başka hemşire bizi bekliyordu. Koridor çiçek bahçesine dönmüştü. En çok da kauçuk, sardunya ve orkideler dikkatimi çekti. İçimden, Selma’ya beyaz çiçekli orkide almak geçti. Buradan çıkınca ilk işim, orkide alamasam da üzerinde orkide resmi olan bir başörtüsü ya da elbiselik kumaş almak olacaktı.

Mor çiçekli mi alsam acaba diye mırıldandım kendi kendime.

Hayır, hayır, beyaz çiçekli olsun. Evet, evet beyaz olsun. Sadeliği sever Selma dedim.

Üzerinde, ‘YENİ DOĞAN ÜNİTESİ’ yazılı kapının önünde bizi bekleyen hemşirenin yüz ifadesini hiç beğenmedim. Üzgün ve solgundu. Bakışlarını kaçırmaya çalışıyordu. İçeri girmemiz için hafifçe yana çekilince birlikte geldiğim hemşire benden önce içeriye girdi. Arkasından da beni buyur etti.

İçeride yan yan sıralanmış beş adet kuvöz duruyordu. Biri boştu. Diğer dördünde kablolar bağlı bebekler vardı. “Efendim, başınız sağ olsun,” dedi benimle içeriye giren hemşire, karşı masanın üzerindeki beyaz bohçayı göstererek.

“Bebeğiniz az önce vefat etti,” dedi hemen arkasından.

Düşecek gibi oldum ki duvara tutundum. Kapıda bekleyen hemşire ne olacağını tahmin etmiş olmalı ki elinde bir bardak suyla içeriye girdi, bana uzattı, “İçin, iyi gelir,” dedi.

Bir yudum aldım, bardağı geri verdim.

“Selma,” dedim kısık bir sesle. “Selma biliyor mu?” “Hayır,” dedi benimle yukarıya çıkan hemşire.

“Sizin söylemenizi istedik. Bu daha doğru olur. Eğer isterseniz sizi ona götürebilirim,” dedi.

Bir an önce Selma’yı görmek istediğimi söyledim.

Selma’nın yattığı odaya girdiğimizde yanında o kadın vardı. Selma’nın başucundaki san- dalyeye oturmuş, elini avucunun içinde tutuyordu.

Selma beni görünce tebessüm etti, “Hoş geldin,” dedi. “Hoş bulduk,” diye karşılık verdim.

Kadın Selma’nın elini bıraktı, kalkacak oldu ki gitmesine izin vermedim.

Hemşire çıkmıştı. Selma, o kadın ve ben vardık odada. Bir de iki boş yatak… Bir de sehpanın üzerinde yarıya kadar su dolu bir sürahi… Ve karşıda içi boş bir vazo…

Başucuna kadar geldim, sağ elini tuttum, avucumun içine aldım, sıktım, gözlerinin içine baktım, az önceki tebessümlerine gecikmeli de olsa karşılık verdim.

Selma bu kez daha sıcak ve samimi bir şekilde tebessüm etti. Bu, kadının da hoşuna gitmişti.

İlgisiz kalmadı, “Geçmiş olsun kardeş,” dedi bana. “Sağ ol ablam. Allah razı olsun,” dedim ben de. “Şey bebeğimiz nasıl,” dedi kadın.

Tam kalbimin üstüne yemiştim kurşunu.

“Bebek,” kelimesi bir hançer gibi saplanmıştı göğsüme. Tek kelime etmeden ölmeyi tercih ederdim.

Bu kez Selma, “Oğlumuzu gördün mü?” diye sordu. Arkası arkasına hançerleniyordum.

Gözlerin açık halde ölümü yaşamak nasılmış, daha iyi anlıyordum. Dizlerimin üstüne çökmemek için zor tutuyordum kendimi. Geciken cevap her şeyi anlatmaya yetmişti.

Selma, çığlığı bastığında ev sahibinin eşi gözyaşları içinde dışarıya atmıştı kendini. Selma’ya sarıldım, ağlamasına eşlik ettim.

İki kez kapı açıldı, geri kapandı. Belli ki atılan çığlıklara gelmişlerdi.

Hastane odalarında sıklıkla duyulan bu çığlıkların sahibini merak ediyorlardı insanlar. Aynı notalarla koridorlarda yankılanan ve yine aynı duygularla hemen herkesin er ya da geç tanışacağı çığlıklar…

Eve geldiğimizde ev sahibinin bebeği küçücük bir tabuta koyarak defnettiklerini öğrendim.

Gördüğüm insanlığa sevinirken, bebeğin ölümüne kahroluyordum.

Hele ev sahibinin ikindi namazından sonra namazdan erken çıkıp, camidekileri toplayarak mezarlıkta cenaze namazı kıldırmasını duyduğumda, hepten koptum.

“Kiracımın cenazesi var, ama kimsesi yok. Cemaat olarak katılalım, hep birlikte namazı kılıp, defnedelim,” demiş.

Kader bebek koymuştuk adını.

Bizi bırakıp gitmişti, ama o kadar şey geride bırakmıştı ki öbür dünyada ilk işim bunları ona anlatmak olacaktı.

Ne kadar mutlu olacağını tahmin ederek acımızı hafifletiyorduk.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -100 / Şiraze
Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu / Enes GÜLLÜ
Aforizmalar – 1 / Naz
Kırık Ney Taksimi II / Yunus Emre Özsaray
Gökyüzünden Dökülen Kırıntılar / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster