okumak mı, yazmak mı?

186
Görüntüleme

Sevgili Şeref Akbaba ağabey, Ay Vakti’nin Mayıs sayısının okuma’ya ayrıldığını bildirdiğinde ne yazmalı diye düşünmeye başlamıştım. Zihnimi okuma üzerine yoğunlaştırdığım her anda, okumanın önünün yazma perdesiyle kapalı olduğunu görmekteydim sürekli. Elbette ilk emir oku ile başlamaktaydı. Okumakla ilgili beyitler, mısralar sarıp sarmaladı zihnimi bir süre. Yunus’un; “Okumanın manası kişi Hakk’ı bilmektir / Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir” mısraları dolanıp durdu bir süre de. Okumanın mı yoksa yazmanın mı öncelenmesi gerektiği düşüncesinde gel-gitlerle uğraşırken evrak-ı perişanım arasında yıllar önce yazdığım bir yazı geçti elime. Yazıyı, o yılları da düşünerek birkaç kez okudum. Dünya meşgalelerinin ağırlığından kaleme kâğıda küstüğüm, uzun süren bir suskunluk döneminden sonra kurtuluş fermanı gibi gelen ilk yazıydı bu. Okuma sayısı için uygun olacağını düşündüğüm söz konusu yazının ufak değişikliklerle tekrar yayımlanmasını istedim. Kim bilir, belki birilerinin de yüreğini harekete geçirmeye vesile olur. İntihara karar verdi kardelenMektuplar postaya verilmez oldu Nasıl başlamalı gülüm. Bir fetret dönemidir, çekip çevrelemiş bizi. Şiir, hikâye, deneme ve makale mazide kalan, hatıraları süsleyen bir nostaljidir şimdi. Yer suskun, yıldızlar bir başka kederin şarkısını mırıldanıp durmakta. “Gece saçları dağınık bir kadın gibi” girmiyor şiire. Ve “ceset süründüren, delirten, meczup hale getiren Fahir’in sevdası”da anılarla birlikte bırakılmış bir kenara… Ajandalarımızda mutfak malzemeleri, borç listeleri, felsefe dersinden tutulmuş bir not:“Bataklıktan geçerken etek biraz çamurlanır”.Bütün bunlar bir yere kadar iyi de unuttuğumuz ya da unuttuğumuzu sandığımız bir şeyler yakalıyor yüreğimizi; şiir…Sahi şiir nerede?O, bizi ta yüreğimizden yakalayan, gecenin bir vaktinde Üsküdar sahiline salan, oradan ağır aksak Salacak’ta yakamoz seyretmeye sürükleyen mısralar nerede. Artık varolmayan sakallarımızı, doğmayan çocuğumuzun küçücük parmakları arasına bırakıp, “Bir şairdim ben, kalbi dumanlı odalarda büyüyen” demenin vakti mi geldi yoksa. Menekşeler, papatyalar nerede gülüm. Hangi çemenzârda açmaktadır şimdilerde. Çocukluğumuzun kış gecelerinde, bembeyaz tepelerde şavkıyan ay ışıkları, köy odasında aksakallı ihtiyarların cenge gönderdiği Ebu Müslimler ne vakit dönerler gülüm. Hangi yalçın dağın eteklerindedir şimdi, bir türkü ile geçit isteyen Kerem. Kaybolan sadece çocukluğumuz mu, yüreğimiz mi, hayallerimiz mi… Dünya, sabahleyin güneşin daha ilk ışıklarıyla vuslat vaktine erişmeden, evimizin az ötesinde, mezarlığın kenarındaki söğüt ağaçlarının dallarında dünyayı velveleye veren alakargalar kaybolmuş olsa da yazmalıyız gülüm. Çünkü “Hızır” aramızda ve “Roza” dilimizde dolaşıyor hâlâ. Ve hâlâ, çok şükür, şiir yazmaya devam ediyor bir “derviş”. Birileri çıkıp “Abi, şiir bitti mi?” diye soruyorsa, yazmanın tam vaktidir.Rahvan atlar gibi girmeli şiire mısralar. Kardelenler tekrar boy göstermeli yüreğimizde. Turna sesleri ulaşmalı kente, kentin dağdağasında varlığını unutan kalabalıkların yüreğine. Mektuplar postaya verilmeli yeniden. Gecelerin dostları konuşturmalı kalemlerini çıkacak yeni bir derginin şekillenmeye yüz tutan sayfalarında. Nasıl veya nereden başlamalı değil gülüm, başlamalı artık, yenilenen bir yürekle okumaya başlamalı, yeni bir besmeleyle başlamalı şiire, hayata başlamalı, besmeleyle yürünmeli dünyaya. Merhaba denilmeli tekrar, yüreği hâlâ yüreğinde kalan insanlara.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ikindi vakti / Celal Türk
hocam Cahit KOYTAK’a / Ferman Karaçam
zurnanın ölümü / Mehmet S.Rindokur
zamanın dışına çıkmak / Bilal Kemikli
yaz okumaları / İsmail Bingöl
Tümünü Göster