Pakdil’i Notlarından Okumak

118
Görüntüleme

“Suskunluğu, tırnaklarımın altında bir tahta

kıymığı gibi taşıyorum”

N. Pakdil

Hayat, sınavların en zoru.

Ömür boşluklarından hayata sızarak yaşamak, en güzel meziyeti insanın. Nuri Pakdil, hayatı kılcal damarlarından yakalamış son dönem entelektüellerinden biriydi. Ve onun en güzel yönü, şuurlu bir Müslüman olmasıydı. Belki zordu onu okumak, anlamak, hakkında söz söylemek cesaret işi… Bizim cesaretimiz, onun söylediklerinden ileri geliyor. Kalem, onun sözlerinden ilham alarak yazabildi bir- kaç satır…

İnsanın sınavlardan geçmesi için yaratılmadı mı dünya? Yaşamın zorluğu buradan gel- miyor mu? “Bir Yazarın Notları”nda insanın süren sorgusu bağlamında bu soruları sorar ve der ki: Bilincin mağarasıyla her gün yeni- lerim evrenselliğimi, okumadığım gün karan- lıktayım… Pakdil, “Hira” ile aydınlanmış Müslüman bir yürekti. O, kitabın müjdelendi- ği ve bütün kâinatın aydınlığa kavuştuğu bir mağara imgesiyle hayata bakmayı bilmişti. Platon’un mağarasında bulunan “gölgeler- le” değil, “hira şuuru”yla bakmıştı hayata. Gölgelerin ve seslerin yankısıyla değil; çıplak hakikatin özüyle aydınlatmıştı içini… İnsanın bu dünyadaki serüvenini mütemadiyen süren bir sorgu ile anlamaya çalışan Pakdil; tüm yeryüzünde, şeytana boyuneğmişliği ateşe tuta tuta çekip çıkaracaksınız insanın yazgı- sından! diyerek tavizsiz duruşunu adeta mer- merden bir sütuna dönüştürmüştü. Karanlık kuyulara baş aşağı sarkıtılmış aciz insanın Yusuf aydınlığına kavuşması elbette kolay değildi. Lakin O, yüreğine astığı Kudüs fene- riyle yolunu bulmuş, bilincini asude bir lima- na demirlemeyi bilmişti.

Pakdil okuyanlar bilirler ki, O ne yazarsa yaz- sın kalemi hep tiyatroya meylederdi. Aklında daima bir replik ya da bir tirat bulunurdu.


Notlar’ını okuduğumuzda onun uzun bir monologdan kesitler sunduğunu zannederiz. Sahnede şuuru kuşanmış bir kahraman, hiç durmadan seyircisiyle söyleşmekte. Bazen kendisiyle cebelleşmekte, bazen sahnenin

dışındakilerle… Bu üslup belki de  sadece O’nda vardı. Farklı ve zor bir üslup. Okunması ve anlaşılması “yorucu” bir tarz. Sözün değerini önceleyen bir entelektüelin diyalektiği başka da olamazdı zaten.

Pakdil, her şeyden evvel bir eylem adamıdır. Bu “eylemsellik” O’nun bütün cümleleri-  ne sirayet eder. Söz, kendini aşar; kendisi dışında dil ötesi bir işleve dönüşür, yürür, bir ara matematiksel bir işlemin parçası olur ve nihayet bir bütünün tarif edilemeyen cümle dışı unsuru olarak bağımsızlığını ilan eder. Bu üslup, okurun sıradan alışkanlığını felce uğratır. Pakdil, dizenin değil dizgenin peşindedir. Cümleler arasındaki illiyet bağı çözüldüğünde ilk cümle ile son cümle ara- sındaki onlarca “anlam parçacığının” sadece bir parantezden ibaret olduğunu fark ederiz. Sahneden inmeyen kahramanın “Baylar!” hitabıyla başlayan ilk repliği, sonsuz parodiler arasında kelimelere çarparak anlam oluştur- duğu bir bağlamda, okur anlamsızlığın önce- lendiğini düşünür. Hâlbuki Pakdil, cümlenin değil, cümle dışı unsurun hakikatini daha çok önemsemektedir. Dil, zihinsel faaliyeti cismani bir anlatıya dönüştürdüğünde kendi karmaşasını da resmeder. Bundandır ki her anlatı, aslında anlamını yalnız kendinde sak- ladığı bir imgeyi betimlemeye çabalar. Bütün bu dil faaliyeti Pakdil’i apayrı bir noktaya taşır. Okur, mümkün olduğu kadar dizgeden kaçmaya meyleder.

Pakdil, hayatı kanlı bıçaklı bir öğretiye ben- zetir. Notları’na “Silah başına!” hitabıyla başladığında bilinçaltı, hemen epik bir tavır bekler. Oysa yazdıkları epopeden uzak, pito- resk bir nutka daha yakındır. İnsanın daya- nılmaz yanılgısı karşısında tenkit dilini daha ciddiyetle kullanır. “Tanrının gazabına uğra- yası kentliler!” repliğini adeta bayraklaştırır. Kendini, köklerini ve amacını unutan kentli- nin yenilmiş kimliğine isyan eder: “Kaynaktan özsu getiren hiçbir damarı çalışmıyor yaban- cılaşanın?”

Dil, düşüncenin üretiminde öyle bir güce sahiptir ki okur, yeri geldiğinde teslim olur yazara. Metne dâhil olmayan kelimeleri “ölmüş kelebekler”e teşbih etmek Pakdil’e yaraşan bir tanımlamadır. “Harca katmadı- ğım sözcükleri yerden toplarım ve en büyük işkenceyi kendime yaparım: yazarak”

Yazmak, anlatıp hafiflemek değil, omuzlara yük almaktır. Yazmak, yazarın kendine yap- tığı bir işkencedir. Zira anlatamadıklarınız anlattıklarınızdan çok daha fazladır. Dilin acizliği karşısında: “Suskunluğu, tırnakları- mın altında bir tahta kıymığı gibi taşıyorum” demekten başka çareniz kalmaz. Pakdil’ce yazmanın ekseninde, vicdanın aynasında kendisiyle didişmek vardır.

Yaşamak, ağır hükümleri olan bir yasadır. Çırpılmış bir yumurta akı gibi sıvılaşabilen yerinde olunca ‘zaman’ın; yeryüzü yakın mı, uzak mı bilemedik.” Biz, algılarımızı ve kav- ramlarımızı kaybettik. Sabah, günün bölünmüş muayyen bir zaman dilimi olarak hala varsa da “kuşluk vaktini” dedemizin köstekli saatinde unuttuk. Akıp giden zaman trenin- de “trendleri” olan çağdaş insanın yanılgısı pekala bir yenilgidir.

Kendinden, kültür ve medeniyetinden hoş- nut olmayan “bireyin hikâyesi” Pakdil’in kalemine konu olmuş temel olgulardan biri olarak çıkar karşımıza. Sonu ölümle biten bir oyun olarak hayatın algılanmasında düşün- me eylemini kutsayan bir bireye evrilmiş olmayı övünç nesnesi olarak görür. Fani olanla kuşatılmış insanın kendi olması zor olsa da başarması gereken ödevi de budur. Söyleyen, düşünen, üreten ve sorgulayan “şuurlu birey” Pakdil’in zihin ve inanç harita- sında makbul olanı işaret eder.

Pakdil, dilce geliştirdiği teatral savunmada dili tüketirken kendini, fikrini, davasını yeni- den var eder. Kelimeleri eskitmeden baş- kalaştırmayı bildiğinden anlam katmanları arasında ustaca dolanır. Tekil öznenin dil mantığını emir kipiyle bir hitabete dönüştür- me çabası O’nu kelimeler dünyasında çok renkli bir atlasa dönüştürür.


Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -100 / Şiraze
Tarihsel Perspektifiyle İran Tasavvufu / Enes GÜLLÜ
Aforizmalar – 1 / Naz
Kırık Ney Taksimi II / Yunus Emre Özsaray
Gökyüzünden Dökülen Kırıntılar / Muhammed Korkmaz
Tümünü Göster