Ebrulanamayacak Yürek Yoktur

Ebrû nedir? Kısaca tarihinden ve tekniğinden bahseder misiniz?

Ebrû, sırlar âleminden bizlere gizli güzellikler sunan aşk, şevk, neş’e dolu bir sanattır.

Ebrû, bir çeşit resim sanatı olmakla beraber, resim sa­natı olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir de. Ebrû, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür -tıpkı adını telaffuz ederken olduğu gibi- : EEEBRUUU! Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar bağdaş­mamış, bu kadar iç içe geçmemiştir. Suyun yalınlığı, renklerin düğünü, insanın duyguları, doğanın kusur­suzluğu ebrû sanatında buluşur. Ebrû, fikre düştüğü ilk andan, gözle buluştuğu son ana kadar kendine has mistisizmini asla yitirmeyen bir ifade şeklidir.
Nerede başladığı, nerede bittiği belli olmayan, sonsuzluk, önsüzlük duyguları verir ki görüntüler insan yapısı gibi gelmez…

Ebrû, görsel zerâfetinin yanı sıra, bizlere mikro ve makro âlemler­den, çıplak gözün göremeyeceği il­ginç güzellikler sunar. Ayrıca Ebrûnun terapi özelliğine sahip oldu­ğu, bu tarihî sanatın meraklıları için tartışılmayan bir gerçektir.

Ebrû, kökleri çok eskilere giden bir Türk sanatı olarak Orta As­ya’da doğdu. Bilinen ilk adı Çağa­tay’ca “Ebre” olan bu sanat İpek Yolu ile İran’a geldi. Ebri (bulutumsu) ya da abru (su yüzü) adı­nı aldı. Anadolu’da ebrû olarak anılan sanat, yaygın olarak kulla­nıldı. 17. yy.m başlarında “Türk Kağıdı” adı ile Avrupa’ya gitti.

Ebrûnun Yapılışı

AB-RU = (su yüzü), su yüzü res­mi olarak çok kısa bir şekilde tarif ettiğimiz ebrûyu yaparken kitre gibi kıvamlaştırıcı bir zamk ile su­yun yoğunluğu arttırılır. Toprak boya olarak bilinen ve tabiatta bu­lunan, suda erime özelliğine sahip metal oksitler, sığır ödü ile ezile­rek hazırlanır. Gül dalı ve at kuy­ruğundan yapılmış fırçalar yardı­mı ile kitreli suyun yüzeyine ser­pilir. Suyun üzerinde kontrolsüz açılan damlalar sonsuz renk ve zevk alemini gözler önüne serer. Buna “Battal Ebrûsu” denir. Bir iğne yardımıyla çakıl taşlarına benzeyen battal ebrûsu çizilerek değişik desenler elde edilebilir.

Bunlar; Taraklı, Gel-git, Şal Örneği, Bülbül Yuvası, vs. gibi isimler alırlar. Ayrıca yine suyun üzerine daha kontrollü olarak renkler damlatılıp, lâle, gül, karanfil, sümbül, papatya gibi soyut resimler de yapmak mü­kündür.


Ebrûnun günümüzdeki işlevi nedir?

Günümüzde ebrû, zanaat anlayışını sürdürmekle bir­likte, soyut sanat gibi değerlendirilmeye başlanmıştır ve bir Rönesans yaşamaktadır. Sanatı yaşatmak için yaşamak gereklidir. Peki bunun için ne yapabiliriz? Bu ilginç su yüzü boyama tekniği­ni günlük yaşantımız içine sokabilir miyiz? Tabii ki evet. Ebrû, tarihi içinde hep bir kağıt süsleme sanatı olarak günümüze kadar gelmiştir. İran, Orta Asya ül­keleri, Hindistan, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarında çok önemli amaçlara, bir zanaat olarak hizmet etmiştir. Bugün geleneksel yöntemin kapsamı genişle­yerek devam etmektedir. Önceleri, ebrû sadece renkli bir süsleme aracı olarak kullanılmıştır. Kitap ciltlerin­de yan kağıdı, (kitabı kapağa bağlayan sayfa) ve kapak kaplama, hat sanatında zemin veya pervaz olarak yay­gın kullanım alanı bulmuştur. Düşünelim, ebru yan kağıtlı bir kitabı elimize aldığımızda, ilk sayfasının, ta­nımlanması zor bir güzellikle bizlere “kitabıma hoş geldiniz” demesini mutlaka hissederiz. O kitaba olan muhabbetimiz artar sanki, bir an evvel içindeki güzel­liklere ulaşmak için heyecan duyarız…

Ebrûlama yöntemi, bilinen tarihi içinde çoğunlukla ciltçiler ve hattatlar tarafından kullanılan bir “kağıt süslemesi” olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu yönü ile bugün hem zanaat faaliyetini devam ettirmekte, hem de çiçekli ebrular ve bazı yeni arayışlarla sanat olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak günümüzde bir Rönesans yaşayan bu teknik, geniş bir yelpaze için­de değerlendirilerek değişik amaçlara hizmet etmekte­dir. Devlet Güzel Sanatlar akademisinde gördüğüm tekstil eğitimi ile birleşen ebrû deneyimlerim sonucu gerçekleştirdiğim ebrûlu kumaşlar son yıllarda yaygın olarak uygulanmaktadır.

Su üzerinde yüzdürülen boyalar ebrulanacak kumaşların cinsine uygun boyar maddeler ile yapılır ise, kumaşa alınması ve yine ku­maş ve boyar madde cinsine uy­gun olarak fikse edildiğinde kalıcı bir desenleme yapılmış olur. Bu fikirden yola çıkarak, eşarplar, fu­larlar, kravatlar, mendiller, masa örtüleri, her türlü giysi, hatta per­de ve döşemelik kumaş bile üret­mek mümkün olmaktadır. Alan­ya’da, 1994 yılında 225 odalı beş yıldızlı Serapsu Oteli’nin tüm per­deleri ebru ile tarafımdan desenlenmiştir. Yedi ay süren bu proje­de yaklaşık 4000 m2 pamuk pol­yester karışımı kumaş ebrulanmıştır. Kağıtlarda kullanılan me­tal oksit (toprak boyalar) ve pig­mentler selüloz yapısı benzerliği sebebiyle ahşap üzerine rahatlıkla uygulanabilmektedir. Böylece hem masif ahşabı doğrudan ebrûlayarak hem de ahşap kaplama tü­rü malzemeleri ebrulayarak mo­bilya veya (kutu, tepsi gibi malze­meler üzerinde) aksesuar olarak kullanılabilmektedir. Seramik bo­yalarının bir çoğu yüksek ısıya dayanıklı metal oksitlerden elde edildiği için geleneksel yöntemde kullanılan boyalara yakınlığından kolay bir uygulama ile porselen, seramik, çini ve çömleğe uygula­nabilmektedir. Burada iki yöntem söz konusudur. Sır altı ve sır üs­tü. Bisküvi olarak pişirilmiş mal­zemeler önce ebrûlanır, düşük bir ısıda tekrar fırınlanarak kitre veya diğer kıvamlaştırıcı maddeler ya­kılır. Daha sonra koruyucu tabaka olan sır tatbik edilerek tekrar fırınlanır. Böylece ebru deseni şef­faf sırın altında kalarak çok uzun yıllar (yüzyıllarca) korunabilir. Ayrıca sırlı olarak pişirilmiş sera­mikler, sır üstü boyamasına uy­gun bir diğer boya çeşidi ile ebrû­lanarak pişirilirse, son derece da­yanıklı bir ebrûli desenlenme elde edilir. Yüzeyi matlaştırılmış cam da yine camlar için üretilmiş özel boyalar ile ebrûlanabilir. Bu cam boyalar bazen düşük ısılarda (160-180 C) fırınlandığında daha da sağlamlaştırılmış olur. Antik bir sanat olan ebrû, günde­lik yaşamamızda, çağdaş dekorla­rımızda kullanılabilir. Ebrû öyle bir yöntemdir ki; bence doğru boyar madde ve doğru tek­nik kullanıldığında ebrûlanmaya­cak yüzey yoktur. Kumaş, sera­mik, ahşap, metal, plastik, deri hatta mum bile ebrûlanabilir. Bu çok geniş yelpazedeki kullanım alanını yaygınlaştırmak, ebrûyu yaşamak ve yaşatmak açısından son derece önemlidir.

Bu yönü ile ekonomik ve estetik değerlere pek çok olumlu katkıları olmaktadır. Ebruyu güncelleştirerek yaygınlaştırmak amacı ile İstanbul, Üsküdar’da eski bir konak restore edilerek bir merkez hâline getirilmiştir. Ebristan (İstanbul Ebrû Evi) adı verilen bu ye­rin iç mekanlarında ve sanat galerisinde yaygın olarak ebru tekniği (perde, tavan süslemesi, ahşap mobilya, seramik, aydınlatma gibi) kullanılmıştır.

Ebrûnun plastik sanatlar diye nitelendirilen sanat­lardan farkı var mıdır?

Ebrûnun sanat ve zanaat yönü vardır. Sanat yönü ile di­ğer plastik sanatlar içinde yer alır. Ancak, öncelikle sana­tın ne olduğunu, zanaattan farkını konuşalım isterseniz. Türkiye’de, özellikle bizim kesim bu zanaatı, sanat zannediyor. Aslında sanat daha önce yapılmamış olan­dır. Ebrû ilk çıktığında, onu bulan kişi bir sanatkârdı. Ama aradan o kadar uzun bir zaman geçti ve o kadar çok tekrarlandı ki, sanat olma özelliğini kaybetti. Sa­natta tek olmak şartı da vardır. Yani ikincisi olmaya­cak. Bizim yaptığımız ebrûlar da tektir ama sanat ol­masına yetmez. Yöntem aynı, boyar madde aynı, sis­tem aynı yani görüntü çok benzer. Herkes battal ebrû yapıyor. Hepsi birbirinden farklı, her biri tek. Fakat bu tarif, bu tanım için yetersiz kalıyor. Aynı şeyler çok tekrarlandı. Bu yüzden sanat kapsamından çıktı. Sa­natçı konusuna gelince, buna müzikten bir örnek ve­reyim. Diyelim ki, Mozart’ın bir senfonisini İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası çalıyor. Oradaki kemancı, şimdi bir sanatçı mı? Önünde bir kalıp, bir nota var. Daha evvel bestelenmiş, onu icra ediyor. İşte o zanaatkardır veya icraatçıdır. Yaptığı işi çok iyi yapıyordur, çaldığı parçayı çok iyi icra ediyordur. Ama biz daha çok, yaratan için değil icra eden için sanatçı tabirini kullanırız. Peki sanatçı kim? Mozart. İşte burada bir incelik var. Biri kalkmış battal ebrûyu yapmış, yüzyıl­lar önce. Biz ancak tekrar tekrar aynı yöntemi, benzer desenleri yapıyoruz. Aynı şarkıyı beş yüz kere söylese­niz bir yerinde nefes alışınız bile farklı olur. Buna hat­tatlar karşı çıkıyorlar.
Bir hattatın bilinen bir yazı üslubunda bir istif yapma­sı bile zanaat. O yazının kuralları var. Yedi nokta bü­yüklüğünde Elif olacak. Kalıpları değiştiremezsiniz. Değiştirirseniz kabul görmezsiniz. Çünkü aynı kalıp­ları kullanıyorsunuz. Bakın, bir sülüs yazının da bir kalıbı var ve insanlar bu kalıbı değiştirmeden yeni yo­rumlar, istifler yapıyorlar. Bu sadece bir çeşitleme olu­yor. Peki, bu ne zaman bir sanat olur biliyor musu­nuz? Yepyeni bir yazı karakteri ortaya konduğu za­man. Biraz önce Amerikalı misafirlerim vardı. Onlara besmele örnekleri gösterdim. Hiçbiri birbirine benze­miyor. Biri talik yazı, biri nesih yazı, biri divani yazı. Şaşırıp kaldılar ve dediler ki, “Bunların hepsi aynı cümle mi?” “Evet” diye cevap verdim. Talikle, sülüs yazı, -aynı ibare yazılsa bile- hiç bilmeyenin gözünde farklı gözüküyor. İşte yepyeni bir yazı tekniği ortaya koyduğunuz zaman, o sizin bulduğunuz ve ismini koyduğunuz hat sanatı çeşidi oluyor. Meselâ bizim bil­diğimiz, Hatip Mehmet Efendi adında bir zat var. Hatip ebrûsu diye bir ebru çıkarmış. Necmettin ebrûları diyo­ruz, işte o sanatçılık oluyor. Ondan sonra Mustafa Düzgünman lâle, karanfil, gül, sümbül gibi çiçeklere papat­yayı kattı. Ben de efsun çiçeğini kattım. Yani sanat teri­minde tenevvü dediğimiz, eski bir tabirle onun bir çeşitlemesini yapmış olduk. Bir bestekâr, ne zaman yeni bir makam üretip adını da koyarsa ona sanat yapmış de­mektir. Böylelikle işte o zaman siz bir sanatçı olursunuz.

Ebrû ile ifade ve anlatımlar yapılabilir mi? Psikoloji ve psikiyatri birimleri ile paralel çalışmalar yapılabilir mi?

Bu sorunuz başlı başına bir makale olabilecek nitelik­te, ama kısaca cevaplayayım. Ebrû ile bir çok ifade ve anlatımlar yapılabilinir. Renklerin bir dili vardır. Desenlerin biçimlerin ve çiçekle­rin ifade ettikleri anlamlar vardır. Meselâ, “Lâle” İslâm sanatlarında Allah (c.c). ‘ı, gül ise Hz. Peygamber’i (S.A.V.) temsil eder. Sanat ile uğraşmak başlı başına bir terapidir. Hatta sa­nat uğraşıları psikolojik bir koruyucu hekimliktir.
Eskiden darülşifalarda müzik ve sanat ile tedavilerin yapıldığını biliyoruz. Bunun benzer örneğini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pisikiyatri Kliniği’nde Dr. Oruç Güvenç ve merhum Prof. Ayhan Songar Beyefendilerle yıllarca gerçekleş­tirdik. Teşhiste ve tedavide çok olumlu sonuçlar alındı. Şimdi ne yazık ki devam etmiyor, ancak yurt dışında devam eden bu tür faaliyetlerimiz var.

Ebrû sanatında akımlar var mıdır?

Bu konu ile ilgili bazı duyumlar alıyorum. Gelenekçi, modernci, yenilikçi gibi sınıflara ayırıyorlar. Ama ebrû gibi gizemli bir sanat ile ilâhi güzelliği arayan bir sanat­kâr yaptığı işin ciddiyetinin farkı­na varır ise bu tür ayırımlara hiç­bir şekilde dahil olamaz. Geleneği ve moderni bu gün tarif bile ede­miyoruz. Gelenek geçmişe âit bir şey değil. Geleneği, eğer bu gün yaşıyorsak o çağdaştır değil mi?

Galile “dünya yuvarlak” dedi diye az daha idam edilecekti. Michelangelo’da yenilikçi diye yadırganmıştı. Daha sonra yaptıkları klasik oldu. Geleneksel dediğimiz aslında şu anki yaşadığımız bir hal. Geleneksel deyince, sanki eskiden yapılmış, bitmiş gibi geli­yor. Bu sanatlara da geleneksel sa­natlar demek doğru değil. Daha evvelden yapılan anlamına gelen bir kelime kullanmak lazım. Hün­kar beğendi, geleneksel Türk mutfağının bir yemeğidir.

Eskiden de yapılıyordu, şimdi de yapılıyor. Battal ebrû, geleneksel bir ebrû çeşidi diyoruz. Ama ya­rın ben öğrencilerime battal ebrû yaptıracağım. Haftaya, ondan sonraki haftaya, ömrüm yeterse üç sene sonra da yaptırmaya de­vam edeceğim. Eğer bu sanat ta­mamen unutulmuş olsaydı, o za­man Osmanlı sanatı veya başka bir şey diyecektik. Geleneksel ke­limesini gelecekle eş anlamlı kul­lanmalıyız. Zaten kelimeler de ay­nı. Yalnız tek bir harf değişiyor, n ve c harfleri. Eğer yaşatabiliyorsak geçmişle gelecek iç içe. Gele­nekli demek belki de daha doğru. Sanat her zaman tekâmül etti. Gelişmeseydi yaşamazdı. Yenilik her zaman şarttır. Yenilenmeyen sanatların hepsi kayboldu gitti. Ye­nilik yapmak insanoğlunun yara­dılışında vardır. Ayrıca insanın ya­radılışında farklılık arayışı ve yeni­ye olan özlem olduğu gibi, bir bık­ma duygusu da var. Ne kadar gü­zel olursa olsun her gün üç öğün baklava yenilir mi? Yaradılışın sır­rında bir tekamül söz konusu.


Bir Hadis-i Şerifte belirtildiği gibi “İki günü birbirine eşit olan zarardadır.” Hayatın tekâmül eden bu yönü­nü görmezlikten gelip onunla birlikte gelen yenilik kapısını da kapamamak gerekir. Çünkü o insanoğlu­nun ümit kapısıdır.

Ebrû yapan insanların ortak fıtratları olabilir mi? Mesela ressam ve heykeltıraşlar için bohem ve aykırı insanlar denilir.

Yalnız ebrû değil diğer tüm İslâm sanatları ile uğra­şanlarda bir farklı fıtrat olmalıdır kanaatindeyim. Çünkü bu sanatların hedefleri diğer bazı sanatlardan farklıdır. Bu sanatların özünde ilâhi güzellik arayışı vardır. Bu ifade tasavvufun ta kendisidir. Sözün özünü merhum Necip Fazıl söylemiş:

Anladım işi sanat Hak’ı aramakmış
Marifet bu gerisi çelik çomakmış…


Sanatta öğrenilen ilim, olgunluğa erdiğinde irfan hâli yaşanır ve irfan hâlinin de hilm’e dönüşmesi murad edilir. “Hilim” Arapça yumuşaklık anlamına gelir. An­cak bu huylarda ve davranışlarda meydana gelen bir yumuşamadır. İnsanda el-Halîm isminin tecellisi… Hi­lim sahibi olan insanların inançları güçlüdür. Birçok dünyevî vesvese, vahamet, sıkıntı ve üzüntü gibi duygu­lardan kurtulurlar. Hoşgörülü ve tevazû sahibi, olurlar. Kırgınlık, kızgınlık bilmezler. Yalan söylemez, dediko­du, gıybet yapmaz, iftira atmazlar. Etrafındaki tüm mah­lukata hep iyi davranırlar. Tarihte bunun en güzel örne­ğini Osmanlı sultanları vermiştir. İstisnasız bütün padi­şahlar mutlaka bir sanat eğitiminden geçirilmiştir. 16 ta­ne bestekâr sultan vardır. Bu dünyadaki hiçbir impara­torluğa nasip olmamış bir zenginliktir. Şair, ressam, hat­tat, marangoz, kuyumcu padişahlar vardır. Neden bu­na gerek duyulmuştur biliyor muşuz? Hilim sahibi ol­sunlar ve tebaasına merhametli davransınlar diye.

Ebrû yada Hat sanatı gibi İslâm sanatları ile meşgul olan sanatçılar eserlerine imza atmaktan çekinirler. Bunun sebebi nedir?
Ebrû ve diğer bu tür sanatlarla uğraşanlar eserlerine imza atmamayı tercih ederler. Amaç “İlâhi güzelliği aramak” olduğunda insanın ilk vazgeçmesi gereken kendi nefsi olmalıdır, imza benliği ortaya koymaktır. Bazı imzalar büyük tevazu ifadeleri ile birlikte atılır, “el Fakîr” gibi. Derviş tevazusunun güzel bir örneği.

Ancak, günümüzde durum biraz farklılaştı. İmzasız eserlere kimse itibar etmiyor. Bazen de büyük ustaların eserlerini alıp, altına kendi imzalarını atanlara da ne yazık ki şahit olduk.

Bir de şu var: Zanaatkâr imza atmaz, sanatkârlar ancak imza atar. 2000 yılında Porto Rico’da Uluslararası Za-naatkarlar Festivali’nde, sempozyum ve sergiler oldu. Oradaki bildirilerde üstüne basa basa bunu ifade etti­ler. Zanaatkâr imza atmaz. Bu marangoz için de geçer­li, klasik ebrûyu aynı şekilde götüren için de geçerli. Ama daha evvel yapılmamış yepyeni bir eser yaparsa­nız o zaman o sanatın entelektüelleri zaten sizi tanır.

Değerler değişince imzasız eserler ilgi görmemeye, iti­bar kaybetmeye başladı. Bendeniz fakir de bir çare buldum bunun için. 2001 yılının ocağından itibaren bu kararı aldım. İmza olayı beni hep rahatsız ettiği için artık ‘Hikmet-i Hûda’ diye imza atıyorum. Allah’ın hikmeti diyerek hem ebrû sanatının bir çeşit tanımını yapmış oluyor, hem de ben ortadan çekiliyorum.

Ebrû hakkında ulusal bir müze yahut bir müzenin ulusal anlamda çalışmaları var mı? Zira ebrû dünya­da “Türk Kağıdı” olarak bilinmekte.

Müzelerimizde ve kütüphanelerimizde eski ebrû ör­nekleri tabi ki var. Ancak özel bir çaba gösteren müze­nin varlığından haberim yok. “Türk Kağıdı” adı ile batıya giden ebrû, hemen her yer­de yapılıyor. Ancak en güzel örneklerini şüphesiz yine Türkler veriyor. Zaman içinde çok gelişen, özellikle İtalya’da yaygınlaşan ebrû sanatı adını “Mermer Kağı­dı” veya “İtalyan Kağıdı” terimlerine dönüştürdü.
Çünkü bizler bu sanatı gereği gibi değerlendirip yenileyemedik. 1997 yılında “Yüzeyin Ötesi” adıyla yapılan ebrûzenler toplan­tısına yaklaşık seksen yabancı eb­rû sanatçısı katıldı.

(Gönül isterdi ki bir o kadar da Türk sanatçısı katılsın!) Gelen misafirlere ebrûnun müzelerde ve kütüphanelerdeki en eski örnek­leri gösterildi, bu sanatın arkasın­da yatan felsefe anlatıldı, “İstan­bul Ebrû Evi, Ebristan” tanıtıldı.

“ARTIK EBRÛNUN DA BİR EVİ VAR”

Batılılar, Türklerden öğrendikleri ebrû sanatını çok sevip zaman için­de geliştirdiler. Ebrûzenler toplan­tımıza sadece Amerika’dan kırk beş sanatçı katıldı. Katılamayan yüzler­ce sanatçı daha var. Ancak Türkiye’den yirmi sanatçıyı büyük güç­lüklerle bir araya getirebildik!

İstedik ki ebrû sanatı öz vatanın­da kalıcı ve yaşayan bir müze ile perçinleşsin. Bu fikirden yola çı­karak 19. yüzyıldan kalma eski bir konağı restore ederek, “İstan­bul Ebru Evi; EBRİSTAN” ı faali­yete geçirdik. Burada ebru sanatı­nın eski ve yeni örnekleri teşhir ediliyor, öğretiliyor, uluslararası sergiler, seminerler, kurslar düzen­lenmesinin yanı sıra dokümantas­yon ve yayınlar yapılarak bu sana­tın yaşaması temin ediliyor. İleride inşallah burası yaşayan bir müze olarak faaliyet gösterecek.

Bu gün klasik yollardan boya el­de edebiliyor musunuz?

Eğitim sistemimizin tamamı ata­larımızdan bize intikal eden şek­liyle sürüyor. Topraklardan boyalar, metal ok­sitler, at kuyruğu gül dalı, hepsi klasik yöntemle öğrenciler tara­fından hazırlanıyor.

Ülkemizde ebrûcuların bir vakıf, dernek etrafında birleşmeleri söz konusu mu? Böyle birlikten ne gibi fâideler doğar?

Bunun için yıllarca uğraştım. Ancak bir türlü bir araya gelemedik. Bilmem neden ama anladığım kadarı ile her usta kendi çadırının direği olmak istiyor. Ben gelirsem filanca gelmesin, filanca katılırsa ben gelmem gibi bu sanata yakışmayan davranışlar yüzünden henüz bir birliğimiz yok. Birlikten kuvvet doğar.

Ebrûda Lâle dik mi durmalı?

Genellikle lâlenin dik durduğu varsayılır. Ancak boynu bükük lâ­le de zaten tabiatta var. Ebrûda lâ­le dik durmalıdır diye bir kural olamaz. Ebrûda yapılan lâle bir botanik kitabı için veya fotoğraf gibi kullanılmaz.

Uzun bir dönem ebrû sanatında bir tutukluk yaşandı. Bunun sebepleri nelerdir? Ve ebrû sana­tında tekâmül gerekli mi?

Yalnız ebrû değil diğer sanatlarımızda da bazı tutuklu­luk olmuştur. Birkaç yüzyıl öncesinden başlayan kültü­rümüze yabancılık bugün kısmen devam etse de artan ilgi ve uyanış bizi memnun ediyor
Yüz yıllardır bazı aydınlarımız (!), Batılı olamamaktan yakındı durdular. Kültürümüzden, benliğimizden hep şikayetle bahsettiler. Türkleri bilinçsizce batılılaştır­mak, bunun için temel kurumları ortadan kaldırarak alternatif bir kültür ve tarih yaratmak isteyen nesiller oldu. Batının insana, eşyaya ve doğaya bakış açısı en ideal olarak kabul edilmiş, biz öyle bakamadığımız için kültürümüz hakkında yersiz şüpheler oluşturulmuştur. Halbuki sanatın oluşum süreci başka bir bakış açısın­dan incelendiğinde dünya haritasındaki Doğu sanatla­rının konumu bambaşka yerlere getirilebilecektir.
Estetik teorileri için de aynı şeyler geçerlidir. “Estetik” diye bir disiplinin farkına varıldığı günden beri, tercü­me yolu ile Batı’dan sürekli estetik teoriler ithal eden aydınlarımız, kültürümüzün zengin estetik birikimle­rini bu teorilerin ölçülerine vurarak bir çok eksiklikler bulmuş, gerçeği Batılılar gibi kavrayamadığımız için büyük kayıplara uğradığımızı anlatıp durmuşlardır. Bizi yüzyıllarca mutlu eden özlemlerimizin, aşklarımı­zın, sevinçlerimizin, acılarımızın yaşam gerçeklerini yansıtmadığını öne sürüp Batılı sanat akımlarının pe­şine takılıp durdular. Bu koşuşturma içinde bağlı ol­dukları kültürlerini yitirmeye başladılar. Peşine takıl­dıkları bu ithal kültürlerde herhangi bir gelenek kuramadan bir diğerinin peşine takılmak zorunda kaldılar.

Biz bir dönem, üzerinde oturduğumuz kilitli kültür sandığın farkına varmadan elimizi açıp Batı’dan kültür ve sanat dilendik. Ancak bu insanların farkına varma­dığı “geleneğin gücü” kendini gösterdi. Aslında bu fik­ri savunanların genetik yapılarına, DNA’larına indiği­nizde karşınıza Itrîler, Dede Efendiler, Matrakçı Nasûhlar çıkıyor. Mozart, Rafaello, Vivaldi yok. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Batı sanatları göze ve akla, Doğu sanatları gönüle hi­tap eder. (Sevgi dolan kalbin adı gönüldür) Tutuklu­ğun bir başka nedeni de, kültürü ve geleneği korumak adına yapılan bağnazlıklardır. Çünkü geleneği tarif ederken, bir kültürün kendini koruma refleksi ve var­lığını sürekli bir yenileme bilinciyle devam ettirme gü­cüdür diyoruz. Yenileşmeyi veya değişmeyi geleneğin tabii işlevlerinden biri olarak anlamak gerekiyor. Yeni­leme bilinci olmayan gelenek kaybolmaya mahkûm­dur. İşin tuhaf yanı da bazı katı gelenekçi görünen us­taların bile yenilikler yaptığı görülmektedir.

Tekâmül yaradılış sebeplerindendir, yaradılışın gereğidir.

Günümüzde ebrû sanatında orijinal eserler var mı?

Elbette var, şimdiye kadar denenmemiş türden orijinal eserler var. Tarihi içinde kâğıt dışına çıkmayan bu yöntemin açıları çok genişledi. Ebrûların üzerine re­sim, minyatür ,gravür gibi sanatlar icrâ edilmeye baş­landı. “Ebristanbul” adını verdiğimiz bir projede eb­rûlar üzerine İstanbul resimleri yapıldı. 119 parçalık bu koleksiyon yakında bir millî müzede teşhire sunu­lacak. Orijinallik olmaz ise sanat tekâmül etmez. Yüce duygulara ulaşamayız.

“YÜCE DUYGULAR AŞAĞI İNMEZ, BİZ YÜKSELMELİYİZ”

Ebrû teknesi nasıl açılır? Duasıyla, temasıyla bahse­der misiniz?

Bu sorunuzun cevabını, ehlinden, yakın tarihimizdeki tüm değerli ebrû üstatlarını yakından tanıyan ünlü bi­lim adamımız sayın Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin Üsküdar Sempozyumu’nda (2003) verdiği bildiri metninden aynen nakledeyim.

ÜSKÜDAR’DA EBRÛ SAN’ATI

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre
Ebrûnun Nirengi Noktaları:
Üsküdarlı Altı Ebrû Üstadı
Ebrû sanatının gelişmesinde me­kân olarak Üsküdar’ın rolü bü­yüktür. Bu sanat, günümüzde sekülerleşinceye kadar, daha çok dergâhlarda ve tasavvuf ehlinin nezdinde neşvünema bulmuş ve itibâr görmüştür. Çünkü ebrû ya­pımı, insanın:
1) Kevnî lem’deki hilkatin esrârı- nı ve edebini idrâk etmesi,
2) Nefsinin oyunlarını teşhis ve tesbit edebilmesi,
3) Ezel Hükmü’nün edebine ri­âyet edebilmesi,
4) Bu âleme daha rahmani bir nazarla bakabilmesi için daima bir mânevî eğitim aracı olarak te­lâkki edilmiştir.

Bir boy abdesti alarak ebrû tekne­sinin önüne oturan ebrûcunun, Âlem-i İmkân olarak idrâk ettiği bu tekne karşısında:

“Bismillâhirrahmânirrrahiym. İlâ­hî, yâ Rabbî! Ezel ‘deki Hükm’üne uygun olarak bu teknede zuhûr edecek olan nakışların, Hilkatinin nakışlarında meknûz olan Hik­metini idrâkden âciz olan bu faki­rin nefsini teshir edip de enâniyyetini[l] azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Halik olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği bir şirk-i hafiden de, hubb-i riyâsetten[2] de koru, yâ Hafız! Fakiri “Lâ Fâile illâllah” sırrının edebiyle teçhiz et! Bu tekne başın­daki mesâiyi senin zikrinle taltif, ve sana olan kulluğumun bir nişa­nesi olarak kabûl et! Destûr yâ Hakk!” diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişamını, gönlü iftihârla dolan bir üstâd olarak değil de, aksine, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin basit ve mütevâzî bir aracı olduğunun idrâkiyle müşahede etmesi beklenirdi.

Geleneksel sanatlarda kullanılan -zen- takısının anla­mını açıklar mısınız? Ebrûcu mu, ebrûzen mi?

Ebrû sanatının kökleri Orta Asya’ya kadar gidiyor. Sel­çuklulardan, OsmanlIlardan beri bilinen bir sanat. Eb­rûcu Hatip Mehmet Efendi, Ebrûcu Mustafa Düzgünman ya da Ebrûcu Necmettin Okyay diye hitap edildi­ğini hiç duymadık şimdiye kadar. Bu ekleri sanata ya­kıştıramayız. Sanki biraz avam tâbiri gibi geliyor kula­ğımıza. Sucu, muslukçu der gibi. Güzellik arayan bir sanatkâra ne kadar uygun. Meselâ bizim dilimize yer­leşmiş, çok güzel kelimeler var. Semâzen, neyzen, kudümzen gibi. Ne kadar aristokratça geliyor kulağımı­za. Semâcı, neyci, kudümcü demek tuhaf geliyor değil mi? “Zen” eki Farsça bir ek ve vuran, kesen, atan, iş üstünde olan anlamına geliyor. Lâf-zen=laf atan, dem vuran, zikir vuran, ney vuran yani bu işle meşgul olan kişi anlamında. Semâzen denince, sema yapan akla geliyor. Kudümzen, kudümü çalan, onun ustası anlamındadır. Bu ek bence ebrû sanatına da yakıştı. Bunu bir gazeteci arkadaşımız Ekrem Kaftan Bey baş­lattı. Bizim de hoşumuza gitti, çok benimsedik. Ge­çenlerde bir sergide iki tane ortaokul öğrencisinin aralarında konuşurken ebrûzen kelimesini kullandığını duydum. Demek ki bu tabiri onlar da benimsemiş. Bi­zim dilimiz birçok dile açık bir dil. Tarihe bakarsanız, Arapça’ya, Farsça’ya, bugün ise bütün batı dillerine açılmış. Öz Türkçe bir isim olsa daha memnun olur­duk! Ama bu yakışan bir isim madem, niye karşı çıka­lım? Biz ebrû yapan birine marbler deseydik, -Batılılar öyle diyorlar- kimse yadırgamazdı. Türkçe’yi çok dar kalıplara soktuk. Bence yakışan neyse onu kullanmak lazım. Üstelik bunun bir mantığı, bir istinâdı (dayana­ğı) ve çok benzer örnekleri de var. Uydurulmuş bir kelime değil. O hâlde kullanabiliriz. Siz bu güzellikler­le uğraşmayın. Allah’a emanet etmenin yerine ‘bye bye’ diyenlerle uğraşın.
1. Enâniyyet: Benlik tutkusu.
2. Hubb-i riyâset: Nefsin en gizli oyunlarından baş olma sevdası ya da kendi­ni herkesden üstün görme alışkanlığı.
3. Naif: Fransızca’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. 1) Çocukların icra ettik­leri tarzda, 2) eserindeki unsurlarda çocukça bir uslûb ya da basitlikler görü­len sanatkâr, ya da 3) böyle bir sanatkârın eseri anlamındadır.
4. “Hindistan’da kağıt yapımı” ile ilgili olarak Alexandria Soteriou’nun Gift Of Qonquerors – Hand Papermaking in India başlıklı kitapta (Grantha Corpo­ration U.S.A. ve Mapin Publising Pvt. Ltd. of Ahmadabad, India; 1999) 1650 yıllarında yapıldığı tahmin edilen ve Yeni Delhi Müzesi’nde 56:87b numara ile kayıtlı olan, kalıplar ile yapıldığı anlaşılan bir ebrûda “Amal Safi” diye, gene kalıpla yazılmış ebrûlu bir imza bulunmaktadır.
5. 26 Ekim 1923 Cuma günü “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi”nde yapılan törende Süheyl Ünver’in (1898-1986) almış olduğu ebrûculuk icazetnamesinde şöyle yazmaktadır: “Medresetü-1 Hattâtîn talebesinden Süheyl Efendi bin Enver Efendi ebrî san’atımızdaki meleke ve mahâretini işbu eseriyle ibraz ettiğinden, bundan böyle arzu edenlere ta’lim etmek üzere kendisine icâzet verilmiştir. Cenâb-ı Hak ömrünü efzûn ve feyzini müzdâd buyursun, min. El Fakır Nec- meddin 1339”. Bu zâtın hayatı hakkında ek bilgi için Bk. Ahmed Güner Sa­yar, A. Süheyl Ünver – Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren Yayınla­rı, İstanbul 1994.
6. Mustafa Düzgünman’ın hayatı hakkında Bk. Ahmed Yüksel Özemre, Üs­küdar’da Bir Attâr Dükkânı, 4. baskı, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2003 7. Bk. 1) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı, 4. baskı, Kubbealtı Neşriyât, İstanbul 2003; 2) Ahmed Yüksel Özemre, Üsküdar’ın Üç “Sırlı”sı, I. Bölüm: Üsküdarlı Hâfız Eşref Ede Efendi, (Baskıda), Kubbealtı Neşriyât.
8. Mustafa Düzgünman ile Niyâzi Sayın bir keresinde tam 13 yıl dargın kal­mışlardı.
9. Bk. Phoebe Jane Easton, MARBLING, A History and A Bibliography, Daw­son’s Book Shop, Los Angeles 1983. Bu eserde, s. 22’de yazar, M. Düzgünman’ın özgeçmişinden ve atölyesine yaptığı ziyâretten bahsetmekte ve s. 68’de de Düzgünman’ın iki adet orijinal ebrûsu bulunmaktadır.
10. Muhtemel bâzı iltibâslara yol açmamak için şiirin orijinal imlâsı ve nok­talama tarzı burada muhâfaza edilmemiştir.
11. ab-ı rû: Yüz suyu, ab-rû: su yüzü.
12. Destizenk: Farsça “deste-seng” kelimesinden türemiş galat-ı meşhûr. Deste-seng: mermerden bir altlık ile gene mermerden bir merdâneden oluşan ve ebrû boyalarını ezmede kullanılan bir araç.
13. Tenşit: Şenlendirme, neşelendirme, ferahlandırma.
14. “Eynemâ”: Kur’ân’da Bakara sûresinin 115. âyeti olan: “Fe eynemâ tuvellû, fe semme vechullah” (Nereye dönerseniz dönünüz Allah’ın Vechi orada­dır) âyetine işâret.

15. Son iki beytin mânâsı: “Ey Mustafa! Hakk’a olan aşkının nakışları sana neler öğretti? İçinde gizli olan ve bu Mükevvenât’ı inceden inceye işlemiş olan Nakkaş ise sana nereye dönerseniz dönünüz Allah’ın Vechi oradadır âyetinin sırrını ilhâm etti. Ebrû kapısı insanı Bâkıy olan Allah’ın Vech’ini fehmetmeye sevk eder. Arif olan kişi ise bütün bu zuhûrâtı Vahdet noktasından müşâhede eder”.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Türk Sinemasında Çocuk / Gülşah Nezaket Maraşlı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -... / Şiraze
Gelin Tanış Olalım / Ay Vakti
Şehir-Dua / Esra Karabiber
Aşk Beyaz / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster