On Üçüncü Ay (I)

Değil mi ki; kaleme ve geceye edilmişti yemin; geceyi şahit bilip, gece karası kurşun kalemi ile yazdı. Ve değil mi ki; gizli ve aşikâr olan biliniyordu, Yusuf yürekli ayetlere sığınıp, aşkı diledi.
Mâdem yazılmıştı kutsal kitapta Züleyha ile Yusuf’un ismi yan yana; yazılsın istedi is­minin yanına, yüreğine yakışanın ismi.
Ve mademki; yer yüzüne ikram ile indirilen her şey , külli olandan bir cüz idi, o hâlde; İlâhi aşkın özleminde yüreğini aralamalıydı. Yaşananların içine sızmasına izin vermeliydi.
Sabahın ilk ışıklarına dek içini döktü Serap kağıtlara. Kalemi elinin kontrolünden çok, yüreğinin akışı ile kayıyordu. Yazdı, yazdı ve yazdı. Gözlerini kapatıp sustu. El­leri duaya açık, öylece sustu. ” Rabbim.” dedi ve “amin.”
………………
Hızla geçti, Manav Ahmet’in önünden selamsız sabahsız. Çiçekçi Zarife’nin gülümse­mesi yüzünde yarım kaldı. Uçar gibi, kayar, gibi, akar gibi geçti Serap. “Serap gibi.” dedi, Zarife arkasından merakla bakarak.

Mimar Mehmet, ofisinin penceresinden caddeyi izliyorken; Serap’ı görüp görmediği konusunda kendini ikna etmek için uğraştı. Serap’ın kendi rüzgarında savrulan beyaz elbisesiyle, filbahri çiçeğine benzediğini düşündü.

Başka sabahlara uyanıyordu birkaç gündür Serap. Sonbaharın ilk günlerinde olmala­rına rağmen, çiçeğe durmuştu; eli, yüzü, sesi, teni, yüreği.
Mevsimler gibi yaşardı oysa.
Oysa yağmurlar içine yağardı.
Güneş içini yakardı, su…
Susardı.
Ellerine yağardı kar, üşürdü.
Çalışır, oyalardı kendini…

Reis ona şöyle demişti; -Reis’e ise Kutsal kitap- “Evet gerçekten güçlükle beraber ko­laylık vardır. O halde, boş kaldın mı hemen yorul.” (1)

Yorulmuştu.
Umudunu, yüreğine dokunabilecek bir sevdaya ilikleyip, yorulmuştu. Birkaç sabah öncesine kadar içi hiç bu kadar tanınmaz duygularla kıpırdamamıştı. Hiç böyle bakan gözlere bakmamıştı. Ve çocuk yıllarından sonra, bunca yıldır hiç kimse elini sımsıkı yumruk yaparak uzatmamıştı. Yumruk yapılarak uzatılan ele o kadar şaşırmıştı ki; eline bırakılacak şey hakkında bir tahmini olmamasına rağmen , farkındasız bir şekilde elini uzatıvermişti.
Eline bırakılanın şeffaf jelatine sarılmış bir küçük şeker olduğunu gördüğünde, otuz­lu yaşını unutup, çocukça hatta belki de şımarıkça gülümsemişti. Onca yorgun, onca kuralcı ve onca dakik yaşamının içinde, bu muzip bu tavır aklını başından almıştı. Galiba akmıştı, uzatılan elin sahip olduğu yüreğe. “Aşk bildiğim tüm hukuku şaşır­tan bir akışmış meğer.” dedirtmişti Serap’a.

Reis’e gitmeli, yüreğini götürmeli, içindeki coşkuyu paylaşmalıydı. Bir ona anlatabi­lir, bu coşkuyu bir onunla paylaşabilirdi.

Uçar gibi gidişi bundandı.

Fıstıkağacı’nın fıstıksızlığının kaygısına düşmüyordu birkaç sabahtır…

Çocukluğundan beri bu semtte yaşıyordu Serap. İstanbul’un nadide semtlerinden bi­ri Üsküdar’da… Sonu Fıstıkağacı’na açılan mahallesinde hem var gibi hem yok gibi yaşıyordu.
On yıl önce, annesi, babası ve şark hizmetine gönderilen öğretmen ablası ile birlikte, Doğubeyazıt’a yerleşmişlerdi. Babası: “Beni çok yordu bu koca şehir hanım, gidelim buralardan, emekliliğin tadını çıkaralım, Mehtap’ımız gurbette bir başına kalmasın hem.” demişti. “Bu gelin çiçeği yeter kendine, arada bir o gelir, arada bir biz gideriz. Ma­dem bırakmıyor İstanbul’u; biz bırakalım onu İstanbul’u ile baş başa. Benim kızım asker kızı, her şeyin üstesinden gelir alim Allah, yalnızlığın bile…” İş bu kadarla bitmiyordu tabi. Serap fakülte son sınıfta idi o vakitler. Okulunu bitirmeliydi. Resim okuyordu. Bir ressamın atölyesinde çalışıyordu hafta sonları. Sonra ablası evlenmiş, tayinler, torunlar derken, annesini ve babasını Serap’ın tâbiriyle “zimmetine” geçirmişti. Birkaç ayda bir görüşüyorlardı. Ama çocukluklarındaki gibi, dört kız kardeş bir masanın etrafında ye­mek yemeyeli çok uzun zaman olmuştu.

Ahşap baba evinde, alnına kondurulan bir öpücük, yüreğine günbegün işlenmiş, Rabb’e emanet edilerek öğretileriyle başbaşa bırakılmıştı. Dimdik durması gerektiğini öğretmişti babası Serap’a. Dimdikti. Mahallede merak edilen evdi Serapların evi. Tat­lı bir gizemi taşırdı, iki katlı ahşap ev. Sabahları Kur’ân duyulurdu pencerelerden, babasının davudi sesi ile okunan. Kimi akşamlar annesinin mızrabı udun tellerine dokunurdu usul usul. Hicaz şarkıların nağmeleri bağdaş kurardı kaldırımlara. Çoğa­lır, azalırlardı. Ağlaşıp, gülerlerdi. İki düğün görmüştü bu ev. İki ablası bu evden ge­lin çıkmıştı Serabın.

Babasına yük olmamak için öğrencilik yıllarında başlayan iş hayatı, onu bir tasarım şirketinde yoğun bir tempoya sürüklemişti. Sabah çıkar, akşam yorgun argın alışveriş yaparak dönerdi eve. Esnaf, kendilerine emanet edilmiş gibi kayırırdı Serap’ı. Selam­dan ve tebessümden öteye geçmeyen, az ama güvenli bir iletişim kurmuşlardı Serap’la aralarında. Hafta sonlarında küçük atölyesinde resim çalışır, koca şehirde hem yalnız hem iç dünyasının kalabalığı ile yaşardı. “Neredeyse münzevi olup çıktım.” diye düşündüğü oluyordu.

Yıllar geçtikçe yüreğinde bir boşluk oluşmaya başlamıştı. Var olan sevgilerinden baş­ka bir sevgisi olsun, babasının elinden başka bir el değsin istiyordu saçlarına. Gün batmalarında bir yürek eşlik etmeliydi yüreğine. Bir fincan kahvenin kokusunu, ga­zete sayfalarının çıkardığı sesi paylaşabileceği bir yürek. Yağmurlu yolların ıslaklığı­nı, paçalarına sıçrayan çamurun serinliğini, yanı başındaki bir çift ayakla yaşamalıy­dı. Bir yuva kurmalıydı. Annesi gibi, o da çocuklarına ud çalmayı, babası gibi Kur’an okumayı öğretmeliydi. Kendi kendilerine yetebilecek bir aile kurmalıydı. Ama… Aması girift bir bilmece gibi dikiliyordu son zamanlarda her sabah karşısına. Tele­vizyonsuz bir evde kitaplarla büyümüştü.
Hoş şimdi işyerinde, evinde televizyon vardı da seyrediyor muydu? Kitaplarla dost olmayı öğrenmişti. Romanlardaki aşkları defalarca okumuştu. Aşkı o vakitler sevmiş­ti Serap. Aşka dair, ne çok tanım öğrenmişti. Ama aşk kendi üzerinde nasıl durur, bunu henüz bilmiyordu. Birkaç gün öncesine kadar…
………….
Nazlı, nazlı olduğu kadar kaprisli bir sevgiliye benzeyen bu şehir, Serap’ın sabrını yokluyordu yine. Caddeye indiğinde, trafiği görünce “Hırçın sevgili yaptın yapaca­ğını yine, ben nasıl gideceğim şimdi Reis’e?” diye mırıldandı. Evden arabasına bine­rek ayrılmış, ana caddedeki trafiği görünce ara sokaklardan dönerek arabayı bırak­mış, “Yürümeli.” deyip koyulmuştu yola. Üsküdar iskelesine inecek, vapura binerek Eminönü’ne geçecek, kalabalıktan, seyyar satıcıların ısrarlarından, kırmızı trafik ışık­larından sıyrılıp, tramvaya binecekti. Beyazıt’da inecek, Yeni Cami’nin görkemli du­ruşuna yine hayran kalacak, güvercinlerin kanatlarına dokunup, umudunu duaya kalbeyleyerek sahafların yolunu tutacaktı. Topu topu bir saatini almayacağını bildiği bu ulaşım, şimdi, içinde büyüdükçe büyüyordu. Gerçi Reis’e her gidişinde bir an ön­ce ulaşma isteği taşırdı. Bu sabah ise o tatlı telaştan çok taşmış bir heyecan ve telaş vardı içinde.

Ailesinin Doğubeyazıt’a gitmelerinden bu yana çocukluğundan beri gelip gittiği bu kitap dükkanı, Serap için neredeyse bir terapi merkezine dönüşmüştü. İlk kitap koku­sunu burada duymuştu. Kahve telvesine, ilk kez burada parmağını batırarak yemesine, Reis izin vermişti. Neyin inleyen sesi burada işlemişti içine. El yazması sayfalara ilk bu­rada dokunmuştu.

Reis bir güzel insan.

Baba dostu Reis, babasından yadigâr kitap dükkânında, sadece kitapların şirazelerini değil, yüreklerin de şirazesini toplar. Meşin ciltler yapar. Hat yazar. Efkârın rüzgârına kapılırsa bir cigara sarar ve yakardı.

Serap, “Sakın çekileyim deme Reis, bedenimi değil ruhumu yasladım sana, düşerim bak.” deyince bir şakaya güler gibi bir parça sesli gülerdi.

Şakaklarındaki aklara ve elli yaşına rağmen delikanlı duruşu şaşırtırdı Serap’ı. Ekose­li gömlekleri, boynuna deri ile taktığı hamaili, parmağındaki kalkedon taşlı gümüş yüzüğü ile tam bir klasik reisti. 7

“Neden Reis derlerdi? Bir ismi vardı da unutuldu mu? Herkesin derdini dinlerdi de kendi derdi yok muydu?” diye düşünür, zar zor ismini hatırlardı. (Sadece Reis’in ba­basına askerde iken yazdığı kartların altında ismini göımüş, bunun dışında ne babasının nede bir başkasının ona ismi ile hitap ettiğini duymamıştı)

“Bir gün büyüdüğüme inandığında açacaksın sen de bana yüreğini.” diye içinden ge­çirirdi.
………..
Vapurun güvertesindeki ahşap banka kendini bıraktı. “Neme lazım , temiz yıkanmıyordur bardaklar” deyip hiç içmediği çay mis gibi koktu. Bir tane aldı.

Bir çiftin martılara simit atışını ve martıların simit parçalarını kapmak için yaptıkları pikeleri izledi.
Denizin tuzunu hissetti genzinde.
İstanbul’a yeniden aşık oldu. Kız Kulesi’nin sabah mahmurluğundaki ihtişammı zihnine yazdı.
Boşluğa parmağını uzatıp bir yüz çizdi.

Uzaklara bakan, akşam saati dinginliğinde bir çift göz ve sımsıcak bir gülüş yerleştir­di çizdiği yüze.

Avucundaki minik şekeri sıktı.

Reis’i düşündü.

Reis’in ne düşüneceğini düşündü.
…………

Tramvaydan inince koşar adımlarla, sahaflara yöneldi.

Reisin “Hoş geldin Çölün Kızı” diyeceğini düşünüp gülümsedi.

Dükkânın önündeki ıslak kaldırımda hasır iskemlesi boştu, sehpasının üzerinde ga­zeteleri katlı hâlde duruyordu. Dükkânın içine doğru “Reis ben geldim” diye sesle­nirken, sesinin bu tonuna kendisinin de alışık olmadığını fark etti. Reis gülümsedi, “Hoş geldin Gelin Çiçeği” dedi.

Serap şaşkın “Çölün Kızı’na ne oldu?” diye sordu. “Çölün Kızı, aynada kendini görüp, kum olduğunu, kumun da ayna olduğunu anla­yınca, mevsimleri aştı değil mi?”
“Sanırım öyle oldu Reis” dedi Serap.
…………….
Altın sarısı yaldızla kenarları çizilmiş ince belli bardaktan demli çayı kopma şekerle yudumlarken Serap, bir şelâle coşkusunda akıyordu.

“Bu şehir bu mevsimde hep mahzundu Reis. Sana akşam karası yaslarımı, yalnızlığı­mı taşırdım bu mevsimlerde.”

“İçimdeki şehrin ışıkları yandı Reis. Hisarda gece kuşları böyle coşmazdı, yanmazdı boğaz, tutuşmazdı gemiler böyle Reis.”

“Kısa bir süre için gitti, gelecek ama söz verdi. Kıvrılıp giden yollara düştüğünde, gözlerini gözlerime mıhlayıp, ellerini uzaklara götürdüğünde ardında bıraktığı bir deli ormandı Reis. Kuytularına sığınıp, bağrında bağdaş kurabileceği bir deli orman. Ben, Reis, ben…”

Reis gülümseyerek dinliyorken; bir delikanlı girdi içeri. Reis kalktı, Serap çayları tazeledi. Delikanlı raflara dizilmiş kitapların bir çoğuna do­kundu. Aralarından seçmekten zorlandı. Bir külliyatı sordu. Parasını hesapladığı göz­lerine yansıdı. Sonra, “Reis on birinci ayda param gelecek, yarısını o zaman versem” dedi.

Reis gülümsedi. “Olur düşelim kayda. Kaçıncı aydayız Gelin Çiçeği?” diye sordu. Se­rap, o ana kadar yüzüne hiç takılmamış bir tebessümle “On üçüncü aydayız Reis” de­yiverdi.

Ömrünün hiçbir demine benzemeyen bu Eylül, her zaman ki Eylül aylarından biri değildi. Duvardaki takvimler dokuzuncu ayı, Serap’ın yüreğindeki takvim; adı kon­mamış, onda hiç yaşanmamış zamanları gösteriyordu. Yineledi;
“Onüçüncü Aydayız!”

(1) İnşirah(6-7)
Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Türk Sinemasında Çocuk / Gülşah Nezaket Maraşlı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -... / Şiraze
Gelin Tanış Olalım / Ay Vakti
Şehir-Dua / Esra Karabiber
Aşk Beyaz / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster