tedib

203
Görüntüleme

Dinlemiyorlardı  /  tennenni tenenni tenniDinletemiyordum.Bu yüzden cümleler noktaya ulaşamadan, tamama ermeden, anlamını bulmadan mahzun, mazlum, meksur kalıyordu. Başlasam şöyle: “Bir güçlük karşısında bulunduğumuzda ya da yanıtı verilemeyen  bir soru…” * Gerisi gelmiyordu.“Öyleyse” diyordum kendime, “ot toplayalım, at binelim, ok atalım; hatta halay çekelim.” Kalın kış örtüleri altına gizlenip bağıran kaldırım taşları vardı, yüksekti; kurusun diye asılmış beyaz bir çarşaf rüzgar estikçe ucuyla dokunur gibi oluyordu.Odam vardı, masam vardı. Adım, çadırım, medarım, nâr’ım, saded ile bağlanmışlığım yokluk safında erimeye gitmişlerdi.Ve zamanla ağırlaşan adımlarım bana “vakit azalıyor” diyordu. Susmalıydım.Vakit azalıyordu.Azalıyordu kelimelerim istemeden.Hep istemeden azalttım her şeyimi.Elimi uzatmalarımı, bakışlarımı yerden kaldırmalarımı, mektuplarımı, selamı sabahı, kendime cefayı, kendimle cedelleşmeyi…Çok bakıp, az konuşmak üzerine düzenli çalışmalar gerçekleştirdim.Böylece hiçkimse cümlelerimi kesmek zorunda kalmıyor, ben de onlara karşı içimde öfke kuleleri dikmiyordum. Herkes konuşuyor, ben susuyordum.Anladım ki kimse susanları dinlemiyordu   /   vahKimse bakanları görmüyordu    /   ahKimse kendisinden başkasını anlatmıyordu   /       eyvahBen’ler altında kaldıklarını farketmeden kat üstüne kat ekleyip yükseltiyorlardı binalarını.Görüyordum. O şarkılar böyle zamanların birinde çıktı karşıma.İçime damlayan her şeye sebep şarkılar: “Vakit tamam seni terkediyorum Bu incecik bir veda havasıdır…”Dünyanın küçüklüğünü çizdim toprağa,dinledikçe melodiler aşağıda, yukarıda; yerde, tavanda: “Mat niyom davno siminta Pifar na idiyom bıla Znada diyanka flumber Pet mişa…” Aklımdan geçenler seslenen biri mi var diye çevrelerine bakınıyor, bir ninni yakalamış da kaçırmamak telaşı ile bir koşu tutturuyorlardı.Geceydi.Sıcak bir geceydi.Uyku tutmuyor, uyanık kalınmıyordu.Birgün eskiyeceğimi, büyüyeceğimi; eskimeden, büyümeden anlayamayacaktım.Bana dek uzanan “uykudan önce gece masalları” kırıntılarından yakaladım bu düşünceyi. Geceydi. Sıcak bir geceydi. Ülkenin kuzeyinde yanan ateşe bakıp basamakları saydım: Bir, iki, üç…                   İkişer atlayalım hep beraber. Daha hızlı, çok daha hızlı. Beton basamaklarda yuvarlanır gibi mi? Ya da basamaklara dokunur gibi mi? Yok! Bu basamaklar say say bitmeyecek sanki. Bir adam kahverengi montumdan çekiştirip “git” dedi.Gideyim ben.Gideyim de nereye?Dünyanın neresine sığarım? Oraya gideyim: Aden Körfezi’nde bir gemi güvertesi İnsan kalabalığı boğuyor sıcağı Sıcakta tuz kokusu, yosun kokusu, bir de yağ kokusu Demir tadında yiyecekler Aden Körfezi’nde sığacak yer arayan belki biraz uzun, belki biraz zayıf omuzunda meşin çantalı  ben… Eksiliğimdendi bütün bu sıkıntılı zamanlar.Eksi yanlarımın kesikleri ardından gelen bitmez bir seyahat arzusu.Okumalara başlamam böyle oldu.Önce “dava”yı okudum.Ardından “sevda”yı…Sonra “tin”, “kin” ve “korku”…Okudukça saklananlar, kaybolanlar, tamamlanmamışlar beni daha kolay buluyordu.Okumalar bana büyük okumalar yapmam gerektiğini anlatmayı başardığında çevremde kitaplardan duvarlar örüldü. Okudum. “Zaman”ı, “kalan”ı, “ışıkta boğulan”ı, “zorda kaçan”ı… Okudum. “Bir daha aşk yok”ları. “Kendini unut”ları.                                                           “Geceleri insan ne yapar”ları. “Unut”ları. “Sus”ları. Okudum. Uyanmaya başladı tüm unutulanlar.“Çift hörgüçlü develer geziniyor çayırlarda” dedim.Sesim çıkmadı.Yeniden söz yeteneği kazanmalıydım.Kapı önünde duran Prezevalski atlara yaptım ilk konuşmalarımı.Onlara “nereden geldim?” başlıklı bir metin okudum önce.Sessizce dinlediler.“Miş’li geçmiş zaman’lı cümleler” hakkında en radikal fikirlerimi anlattım.Tüm muhalif fikirlere kapalı olduğumu, en geleneksel yaşam biçimlerinde gizli kalmış anların saklanarak değerlendirildiğini, kızların şapka takıp yüksek topuklu çizme giymeyi uyumlu zannederken bu tarzı niye sevdiklerini bilemediklerini de ekledim sözlerime.Birbirinden kopuk ve ilgisizdi konularım. ihaneti boynumda bağlı yağlı ilmek hükmünü kendin ver, çek ipi tut saçlarımdan der-i  aşk derd-i  ser muhâl ender muhâl çizgiler atıyorum tenime hükmünü ver, çek ipi tut saçlarımdan Akşam olmuş, söz sarf etmek ağır gelmişti.Yorgun, bitkin, halsiz düşmüştüm.Birkaç tablet uyku  içmeliydim.En sık yaptığımdı uzun zamandır   / uyumakBir kaçış, bir saklanış, bir korunma şekli, bir zamanı tüketme yolu, hatta bir tedavi yöntemi…Uyudum.Gerçekler beni bulamasın diye.“Yanılmak insanîdir” ** diyeAklım gezmelere takılmasın diye.İstememek, beklememek, hayâl etmemek, özlememek için…Uyudum, uyurken bende olan ne varsa uyuttum, buluşma noktalarını uyuyanların uğrak yerlerinden seçtim. Hâlim hâl değildi, zevâlim de zevâl… J. M. Suther’e göre iki çeşit dağılma vardı.Dağılanlardan biri de bendim.Her parçam başka başka yerlere sıçramıştı. Ya melankoliktim Ya da bunamış…Fuzulî’ce “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” gezinmelerimde parça toplama girişimim bir sonbahara denk düştü. Gobi’den altın kumlarımı, Şâh-ı Merdân’dan berrak damlalarımı, Medeo’dan ulviyyetime dâir hislerimi yakaladım. 73 ile başladım. İki hece’ye takıldım. Raksım da oldu, hayranlığım da; hoşendam, hiç endam, hep endam vakitler dizdim satırlara; hoşhâl, hiç hâl, hep hâl örtülerin altına gizlendim. Anlayana çok idi söz: yıl 19…, ay 12, gün 25… Rûk ile tanış oldum, Ays ile hoş beş Fâz aralandı bitim günlerinde Esû, Hay, Fettû işlendi sahilde bir yere geriye say on gün şimdiden kuzeyden geçiş başlayacak az güneye az güney çok güneyanlatmak istemiyorum sana ve seninle olanlara                                 …  …  … ne yazdım ne yaptım ne yaktımavucundaki dumanı savurbüyük sözler sarfetben onları havada yakalarım şimdi çilek mevsimi ve kiraz sepetimde çilek ve kiraz aklımda hep çilek ve hep kiraz te’dib etmeli bu nefsi aşk ile naz aşkın ile naz *     Munn**   Pierre  Charron

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanı gözlerinden yakalamak / Eyüp Azlal
yokoluşun cazibesinde yaşamı düşünmek / Necmettin Evci
yirmi beş ıssız gece-2 / Mazlum Civan
Yalnızlık Büyütüyor Seni Diyecektim / Nurettin Durman
yakındır / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster