zamanla yarış olur mu!

259
Görüntüleme

Kalemin mürekkebi damlıyordu, görüyordum damladığınıBir çocuk bir yerlerden düşüyordu, duyuyordum bağırtısınıBir tekne dalgalarla boğuşuyordu, rüzgara veriyordu gücünüBir balık kıyıya vuruyordu, pis denizin sahilinde öylece yatıyorduDağlardan aşağıya bir nehir dökülüyordu, sanki kaçıyordu… yok yok koşuyordu denize, denizin mavisine, denizin denizliğinin derinliğine…Okyanus var mı bu ülkede… toprakların bittiği yer okyanus mu yoksa… hangi topraklarda var okyanus tadı… tat tadımı çaldı, tadın tadını tatlar aldı, başka tatlar geldi başka tatlar kaçtı, tadımı tatlar mı kaçırdı, başka tatların tadında mı aradım tadımı, tadını, tadımızı… vurduğun rengin tadına bakmış mıydınBen, ‘deli mi olsam’ dedim birgün, babam ‘yok öyle olmaz delilik’ dedi bana, belki haklıydı… delileri severim ben, delileri kim severse ben de onun sevdiği gibi severim belki, bilmeden, bilmeye istemeye severim…Darma darma darma… ‘darmadağın bir yılın arkasına gizleneli beri kimin dağıttığını görmedim’ dedim soranlara, soranlar baktı baktı yılın darmadağınlığına, ‘suçlu’ dediler beni göstererek… haksızlıktı bu, haksızlık yapmayın hesabını veremezsiniz, bu haksızlığın altında ezilir gidersiniz, ‘kim yardım edebilir size kim’ desem… ben beni anlıyorum, ben beni dinliyorum, ben bana ben bana ben bana ben bana ben bana…Dişlerini gösterdi, o kurt çölün yakasına yapışmış bırakmıyordu, ‘çöl kanıyor’ dedim ‘bırak ölecek, bırak yakasını çölün’… dinlemedi ısırdı ısırdı, uluya uluya koştu sonra baktım peşisıra bu ne haldir çöl kanıyor parçalarını da o kurt aldı gitti, şimdi ben eksik bir gobi’de miyim, yazık oldu yazık çöl ağladı ıslandı, çöl ağladı ben ağladım ıslandık bir bir…Karşı tepeden biri göründü gibi, gölge gibi, karanlıkla bütünleşmiş gibi bir kıpırdadı durdu bir kıpırdandı durdu… kimdi, neylerdi gece gece, kimdi durdu orada öylece… beni gördü mü gördü mü… korkarım ben  böyle yapmayın kızıl günde güneş varken üstümden geçin gidin ama karanlıkta böyle bir başıma hem de çöl ile ağlaşırken gelmeyin gece gece üstüme korkarımBenim kırlentlerim vardı üç tane, onlar o şehirde ben çölde… çöle alıp gelsem kırlentlerimi kirlenirler bu yüzdendir hep yastıksız yatışım, kırlentlerimi mi özledim çöl bana yatak yorgan bir de yastık mıEdin edin… edinmeyeceğim ne gerçekleri ne seni edineceğim… eskiden bir çiçek koparmaktan ürkerdim, ya bana kırılırsa diye ‘hakkını helal et’ derdim kır çiçeğime, ya etmezse diye korkardım… ‘hani şimdi günahlarımı bir bir düşünsem içinden çıkabilir miyim, çıkılır tarafı var mı bu işin’ der dururdum… günahlar, eyy insan senin için, yani benim için… hatalar, eyy insan senin için, yani benim için … iyi de böyle böyle işlemedik mi her şeyi artık sonu gelmez bu işin mi desem kuyular kuyuluktan çıktı artık bir yanardağ her an her an patladı patladı patlayacak ne olacak… hata-günah saysan saysan ne olacak demeyesin gönül, bir şekilde bu işin de çıkışını bulacaksın, ölüm var, gerçek de… hep de her gerçekten daha bir gerçek üstelik, ‘ya ben bunca hatayı sırtlanıp mı yürüyeceğim ölüme’ deme bana zaten yürüyorsun sırtında bak hepsi üstelik, yok yok demem ben ölüme gittiğimi bile bile adım adım sen de bana söyleme bana bildiğim gerçekleri sıralama, bana başka şeyler söyle başka başka şeyler şöyle… benim yükümü hafifletecek başka şeyler söyle, yükümü taşımama bir yardımcı mesela yok mudur nerede o gar önü hammalları etrafımı saran, versem ‘taşıyın’ desem sırtlanırlar mı, herkes kendi yükünü çeker, çekmeli, ‘o bile ancak taşınabilir’ deme bana deme işte ben bilirim her şeyi bilirim de dilim varmaz demeye susarım susarım bir de sorulara gizlenirim hepten soruların ardına saklanmak kolaydır belki ondan, taşısa da biri günahlarımı son durağa dek, taşısa da yine benim sorgusu taşıyanın değil, bilirim.Zamanı iyi zamanlamalı belki, kapıları doğru seçmeli çalmak için belki, arkaya bakarak da yürümek gerekir belki, açlığı yaşamak da gerekir belki, çölde ağlamak da gerekir belki, sıra sıra köprüleri usul usul sarsmadan hiçbir şeyi de geçmek gerekir belki, bir köz alıp avuç içine tutmak da gerekir belki, anlamak için zamanı kum saatini kırmak da gerekir belki, güneşi yakmak için ateşi tutmak gerekir belki, aydan aydın günler için dolunayı incitmemek gerekir belki, belki belki belki neden her şeyde bir belki var gerçekler bu kadar mı gizli…Tarağımın kırıldığında anlamalıydım saçlarımı taramayı hiç sevmeyeceğimi, ben saçlarımı bu yüzden mi hep kısa tuttum, onları taramak çok zaman mı alıyordu, taraklara karşı mı bir sevgisizlik gösteriyordum, sanki ‘tarakları yapan da ne iyi yapmış’ demem mi gerekiyor üstelik böyle söylememi bekleyen birileri de yokken, tarakları yapanları, o tarağı kullanmayı seven bir sürü insan saygıyla anıyordur zaten, belki de kimsenin aklına bile gelmiyordur tarağı kimin yaptığı, ne kötü kaçımız düşünürüz tarağı yapanı bilmiyorum ama kaçımızın düşündüğü de meçhul bizi yaratanı, bu daha kötü biz düşünmeyi unuttuk belki günlük hayatın gereksizlerine kaptırarak kendimizi, asl olanı unutur olduk neden, bar bar bağıran birileri varken üstelik ahir zaman ahir zamaaaaan!Tut ki karnım acıktı, tut ki ciğerimi bir kedi çaldı, tut ki kasaplarda et çıldırdı, tut ki ayda ben yanımda da bir bilmediğim, tut ki yürüyorum havada ayaklarım kanat, tut ki toprağım çiçeğe can veriyorum, tut ki astım kendimi tavana, tut ki komşu kızını çağırdım pecereden, tut ki tut.. iyi tut bırakma eskiyen mevsimleri, ölenle ölünemez mi gerçekten ya ölenin ardından ölenlere ne demeli, ölüm bir tepe mi gerçekten tırman tırman ulaşılamayan, ölüm karalar mı bağlatır gerçekten karaya nedendir ölüm rengini veriş, ya arlan ya arlan ya arlan… ya da yok ol git karşımdan… toprak temizlermiş her şeyi ben de girsem, toprak ve de ateş arıtırmış kirleri ‘beni de’ desem atsam, ölümmüş rahatlatan insanı ölsem ölsem ölsem… bu ne ağır bir yük… sonsuzluğu kaldıramıyor insan, yürekler çat çat çat çatlamasın da ne yapsın, yürek mi dayanır.. ne hasretine, ne görmeye seni… ey sevgili neye dayanır bu yürek söyleÇarşafı uzattım sekizinci kattan aşağı, ‘çarşaf’ dedim ‘çarşaflığını bil, beni yere indir’… uzandım aşağı, yer yok git git yer gelmez… karanlık var, çarşaf var, ben varım bir de esmeyen deli rüzgarın sesi bile, duymaz oldum ben, hani artık ne duyarsınız, ne görürsünüz, ne hissedersiniz… artık hiçbir şey yapamazsınız… bu mudur olan biten yoksa bana… ben bu kadar kötü olabilir miyim, yok yok yok yoklanma, yokluğa bir gergin mızrak saplama sen de, yokluk dediğin hiçlikte mi, hiçlik dediğin nerede, dedi ki ‘ben çağırdım seni yeryüzüne, gelmek için bu dünyaya beni seçtiğin için teşekkürler’Bir nehir akıyordu aşağı aşağı aşağı ben de onunla akıyordum aşağı aşağı hep aşağı, nehir durur mu bir yerde, durulur mu su, bilemem aktım aktım, girdap oldum döndüm de döndüm, bir şelaleden devrile devrile indim suyun dibine vurdum, bir yerim acıdı sanki, yüzüm, ellerim, canım… canım canım canım mı acıdı… canım sen acıma, canım sen acıma, canım acısan da acıma…İsmine isim vermeyi denedim, hani isimlerin çok çok isimleri varmış bir zamanlar, bana adımı vermişler gibi, sonra büyümüşüm mahalledeki arkadaşım bana adım yerine başka bir ad koymuş da seslenmiş olmuş iki adım, sonra okula başlamışım okuldaki birileri başka bir ad bulmuşlar da kabullenmişim, öğretmenim başka başka adla seslenmiş bana olmuş dört adım, sonra yazmışım bikaç kelam ben de başka bir ad koymuşum yazının altına adım olmuş beş, sonra sonra sonraları başka başka adlara ‘gelin’ demişim ‘siz de gelin’ olmuş bir sürü adım, herkes kendince adlandırmış beni yüreğinde, adıma adlar katmışlar, ses çıkarmamışım yıllarca… adlarım can adlarım… şimdi benim adım ne, bilmiyorumKırmızıyı sevdiğim günü hatırlıyorum ben, yuvarlak bir masanın etrafında üç kişiyiz, o der sarı, o der yeşil, ben de bildiğim tek rengin adını söylemişim kırmızı, o gün bu gündür kırmızı aklıma getirir bana bu manzarayı… kırmızı nedir… ateştir, yakar mı yakar… güneştir, batar da batar… denizdir güneşe değer de değer… kırmızı rengime vur rengini, kızıl dünyada yaşayışım hep bu renkten midirGidişim böyle midirArtık gitmeyeceğim miArtık artık artığın biri miyimİnsan zamanın içine böyle mi sıkışır da kalır böyle miBir de bunu hissetmeye başladın mı…Zamanı delmek mümkün mü…Ya sevdalarıma ne oldu benim, sevda sevda kaçtılar mı… SULANMAYAN HER ŞEY ZAMANLA ÖLÜME BAKIYORDUBeklenmedik zamanlarda karşılaştığımız, bizi hep şaşırtır. Şaşırtır çünkü, söylendiği gibi beklenmediktir. Anidir… hızlıdır… sarsar… hırpalar… sallar… Beklenmedik zamanlarda karşılaştığımız her ne ise, bizi hep şaşırtır işte. “önce bakmaya çalıştık önümüze neşeli olduğumuz bir gerçekti kayıtsızdık karşılaşabileceklerimize karşı ne olabilirdi ki”  Hayat beklenmeyen ne getirdi ki?Her şeyi belki… Kırmızı başlık, büyük boy bisiklet, keçeli boya kalemleri, saksıda çiçekler, lacivert kısa bir etek, lastik top, baş ağrısı, FMF, beş katlı bir apartmanın beşinci katında bir daire, dat, pek çok diploma, pek çok kış, pek çok bulut, pek çok çikolata, kase kase yoğurt, tereyağlı ekmek, dört duvar, cam bardaklar, savaş… “şimdilerde her şeye karşı şüphe sana, ona, buna, şuna bana bile… yaşadıklarımsa hiç ben yaşamışım gibi değil”Bunlardan hangisine günler, haftalar, aylar… öncesinden hazırlık yaptım ki? Her şeye hazır olduğumu söyleyemeyecek kadar hazırlıksızım aslında yaşamaya. Ölüme mesela… Ne kadar kesinse öleceğim bir gün, o kadar kesin ona hiçbir zaman hazır olamayacağım. Gündelik bir insan olmanın telaşındayım sanırım çoğu zaman. Gündelik insan olmak… Çok şükür ki, ayda seksen milyon taksit ödemeye başlamadım henüz.“Önce çiçeklerin solduğunu farkettimçiçekler solunca sulayabileceğim hiçbir şeyim kalmayacaktıanılarımı sulamayı çoktan bırakmıştımgördüm kisulanmayan her şey zamanla ölüme bakıyordubir balık nasıl susuz kalabilir?Bir bardak su istesem sizden…”“bebeklerin aczini gördükçe ürperiyordumküçük olan her şeyin ilgiye, yardıma, sevgiye ihtiyacı olması kendi küçüklüğüme bakmama sebep oluyordu bir ninni olsa uykuya dalardım”“nasıl aldıysam evi sahibindenöylece bırakmalıydımözellikle ocak tertemiz olmalıyerler çamaşır suyuyla silinmelibalkonun darmadağınıklığı derlenip toparlanmalıkırılan varsa yerine yenisi alınmalıduvar kağıtlarında hassasiyetle durulmalı” “yer değiştirmeyi ne çok seviyordum mekana sıkışmadan yaşamak bu olsa gerekti kimseye uzun süre tanıdık gelmekten kaçmaktı belki bu şanslıydım ki sürekli aynı pencereden bakmak zorunda değildim şanslıydım ki sürekli aynı kapıdan girip çıkmak zorunda değildim”“ne kadar da güzel kiraz ağaçlarınız varcevizlerin sokaklara dökülmesi alışık olmadığımız bizimkestaneler de öylebiz severiz hem cevizi, hem kestaneyi…hem de kirazı…niyetimiz onları bitirmek değilseveriz sadecesevmek yeter bize, fazlasına bulaşmayız” “iki nehir boyu uzanan topraklardayız henüz birini bile görme şansını yakalayamadım” “o kıtanın üzerinde sanal yaşıyormuş insanlardediler ki bomboş sokaklarbiz sokakları severiz, yürürüz bol bolköşebaşlarında durup bakarızkaldırımtaşlarının çizgilerine basmamaya çalışırızyapacak çok şey buluruz istedikten sonrasağlık olduktan sonra…” “kedilerle konuşmak için çıktığımda dışarı havanın soğuk olduğundan yakındılar bana üşüyen patilerinden, titreyen tüylerinden bahsettiler henüz kış, henüz soğuk dedim onlara miyavlayıp uzaklaştılar”“epeydir kelimelere dokunamadığımdan parmaklarımda uyuşma varbu kadar uzak kalmak yaramadı onlarakalem elimi özledielim kalemi…” “şu buz tutmuş yolu gördün mü sen de su borusu patlamış ne kötü” Beklenmedik zamanlarda karşılaştığımız, bizi hep şaşırtır.Hayat beklenmeyen ne getirdi ki?Her şeyi belki… KIRMIZI ÇANTA KONUŞTU… ama ben pencereleri kapayalı çok oldu. Ne değişti oralarda?Ağaçları mı kestiler? Kaldırımları söküp, bir parça daha genişlesin diye yol, bir metre beriye mi çektiler? Meydanların çevresine başka başka isimlerde çiçekler mi ektiler? Eski apartmanları yıkıp yerine gökdelenler mi diktiler? Bulvarların refujlarındaki meyli beyenmeyip biraz daha mı derine deştiler? İş olsun da ne olursa olsun babından kazma sallayıp, kömür mü taşıdılar? Yollar boyu sıralanan arabaları koyacak yer olmadığından üst üste mi dizmeye başladılar? Kaybolan insanları günyüzüne çıkarabilmek için karanlığı kurşuna mı dizdiler? Karanlığın katillerini bir dörtyol ağzında pusuya düşürüp metris’e mi tıktılar? Türkülerin dozu mu arttı? … üşüyor koltuk, halı, yastık, yorgan; soğuk buralar. Gün değişti, ay değişti, yıl değişti… koridorun sonundaki küçük odanın kapısının kilidi değişti. Köşelerin yazarları, fotoğrafların canlılığı, reklamların uçukluğu değişti. Bilgisayarın şifresi, oturma odasının sehpa örtüsü, kırmızı gömleğin askısı değişti. Rüyalarında gezintiye çıkıp yaprağa yapraklığını, taşa taşlığını, buluta bulutluğunu sormaktan vazgeçen kızın deliliği değişti. Belki yumuşar diye, kara’ya tüm renklerini veren gökkuşağının anlamı değişti. … ştefan cel mare heykeline çiçek hediye ediyor bembeyaz gelin ve ona eş damat. İşte tam da yazının burasında şu nakaratı tekrarlamalı: ‘Zima… zima… zima…’ Siz de oralarda ‘zima’ diyor musunuz? İnsan hep ne anlama geldiğini bildiği kelimeleri mi söyler? Ya da söylemeli midir? el-cevap: hayır! İnsanlar ne anlama geldiğini bilmedikleri davranışları sırf  birileri yapıyor diye yapmıyorlar mı? Haydi hep beraber: zima… zima… zima… endi-bey lû harbâ kû-şe sîne tû-fey mandre kibile bûnes-bir/pâ nı haklana dî-usnîme nekir ne-kir e be-e … ama kız iki odalı evine bakınca ne de güzel olduğunu düşünmeden edemedi. ‘siz küçük hanım’ dedi birisi dönüp baktı arkasına’bana mı seslendiniz’ diye sordu ürkek’evet’ dedi birisibakın eteğinizden aşağı bal damlıyor’eyvah! çantadamki bal kavanozu kırılmış olmalı”evet, çantanızdaki bal kavanozu kırılmış olmalı”ne olacak şimdi?”bilmem, ne olacak şimdi?”ama çantamda bal kavanozu yok ki”bir çantada bal kavanozunun zaten ne işi olabilir ki?”doğru, bu bir kol çantasıysa üstelik, ne işi olabilir ki?”bana sormayın, çanta sizin”haklısınız, ben taşıdığıma göre, çanta benim”yoksa değil mi?”oradan benim değilmiş gibi mi görünüyor”bilmem, simsiyah kıyafete kırmızı çanta biraz bol gibi”olmaz mı böylesi?”ayakkabınız kırmızı olsaydı belki olurdu”bakın onlar da siyah”tabiî sizin değil bu çanta”evet, benim değil”bal kavanozu da sizin değil o halde”içinde bir bal kavanozu var mı bilmiyorum ki”ya eteğinizden damlayan bal?”bakın çantadan bal akmıyor hiç”eteğinizdeki de bal değilmiş zaten”evet, bala benzemiyor”neden sizin olmayan bir çantanız var?”bendeki hiçbir şey benim değil ki’ … kim kime, her şey bahane.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster