yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar

262
Görüntüleme

Araştırmacı dostum Harun Özdemir’in yine değerli edebiyat araştırmacılarımızdan Prof. Dr. İlhan Genç’le birlikte davet edildiğim televizyon programına katılmaya giderken kafamın bir köşesinde de bulanık, karmaşık bir düzlemde de olsa ‘zamana tanıklık etmek’ kavramını evirip çeviriyorum. Edebiyatımızda ‘Leyla ve Mecnun Şiirleri’ ni doğallıkla da ‘Aşk’ı konuşacağız. Dıştan bakıldığında rahat oluşum sadece konusunu iyi bilen bir hocanın karşısında olmaktan değil ayrıca ne diyeceğimi ciddi manada önceden tasarlamayışın samimi dürüstlüğünden olmalıydı. Oysa aklım, kalbim, ruhum bölünmüş durumda. Akşam serinliğinde oturduğum Kordon kıyısında çayımı yudumlarken içim sanki öldürmek için çocukları özenle seçiyormuş gibi Lübnan’a yağmur yoğunluğuyla düşen İsrail füzelerini düşünmekten daralıyor. Aklımız hep orada. İzlemekten başka bir şey yapamamanın utancı yaşamın amaç ve anlamını eritiyor. Binalar yıkılıyor, köprüler çöküyor; koca bir şehir enkaza dönmüş durumda. Bunlardan da önce ve daha acı olanı Siyonist saldırganlar çocukları, henüz kundakta olan bebeleri feci şekilde öldürüyorlar. Dünyanın vicdanı koyu bir suskunluk içinde. İnsanlık ölüyor. Bildik dünya düzeni çöküyor, dengeler sarsılıyor. Bütün bu olup biten vahşet karşısında inadına ve bilerek kör, sağır, suskun kalan dünyaya, dünyanın etkili siyasal güçlerine rağmen Müslümanlar Lübnan’da direniyor. Ve her patlamada Lübnan’da vurulan benim sanki. Ölen bebek, feryat eden anne benim. Az sonra aşkı konuşacağız. Zihnim, aklım, kalbim bölünük, paramparça. Toplanmalı, toparlanmalıyım. Aşkın bir adı da dayanmak olmalıdır. Ve direnmek, imana ve yaşama sıkı sıkıya tutunup. Kim bilir belki de aşk ile aşksızlığın, sevgi ile nefretin savaşı sürmekte asıl.Müslümanlar kardeş ve tek bir bünye gibidir. Bir yerimiz yara alsa acısını diğer organımızda, tüm vücudumuzda duyarız. Daha şiddetli, daha fazla olan acı daha hafif olan diğerlerini bastırır. Sanırım Lübnan’da kalbimiz kanayalı beri ülke, ulus ya da ayrı ayrı fertler olarak hepimiz kendi derdimizi unutur olduk. Daha doğrusu aciliyetine binaen öncelik ve sonralık sıralamasında tarihe tanıklık için açılan pencereden baktığımızda evvela Filistin’i, Lübnan’ı gördük.Ortadoğu’da neler oluyor? Gazetelerden, televizyonlardan olayı günü gününe izliyoruz. Siyasi gözlemciler yorumlar yapıyor. İki askerinin kaçırılmasını bahane eden İsrail Güney Lübnan’ı bir aydan fazla yoğun ve çılgınca bombaladı. Rusya’da G8 zirvesinde İsrail’in yaptığı soykırıma onay çıktı. O çok bilmiş ve biraz da Siyonist muhibbi kesimden neredeyse çıt yok. Hatta utanmasalar neredeyse oh olsun diyecekler. Bu konunun ayrıntılarını ilgili herkes biliyordur, gereğinden fazla yoğunlaşmam doğru olmaz. Daha ayrıntılı haberdar olmak isteyenler için Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül’ü şiddetle tavsiye etmekle yetineyim şimdilik. Karmaşık, dolambaçlı ifadelere gerek yok. Bende oluşan kanaat; sadece Lübnan değil bütün bir Ortadoğu’da süren savaş; ne petrol, ne enerji kaynakları, ne İsrail’in güvenliği, ne terörü önlemek, ne halklara özgürlük getirmek için. Bunların hepsi kocaman ve çirkin birer yalan. ABD ve İsrail terörün devletleşmesinin, devlet imkânlarını kullanmasının iki canlı kanıtıdır. Gerçek terörist bu güçlerdir. Bu iki devletin yaptıkları ne devlet ağırlığıyla ne siyasi olgunlukla bağdaşıyor. Her ikisi de politik olarak iflas etmişlerdir. Amaçlarına ulaşamamanın Müslümanları dize getirememenin çılgınlığıyla akıldışı delilikler yapmakta bölgeyi kan gölüne çevirmektedirler. Bunlar bir inanç savaşı veriyorlar. Çünkü bir güç bir inanç için olmadığı taktirde bu kadar laf dinlemez, umursamaz, pervasız, acımasız ve bu kadar alçak, bu kadar çirkin, vahşi olamaz. Tam bir hukuk tanımama, kurala uymama ve gözüdönmüşlükle dünyayı hiçe sayma küstahlığı sergilenmektedir. Bu nasıl bir inanç bu nasıl bir nefrettir anlamak imkânsızdır. Her türlü stratejik fantezi lakırdılar bir yana, bunların amaçları vaat edilen topraklara ulaşmak için bölgedeki İslam ve Müslüman engelini yok etmektir. Olanca güçlerine rağmen bu amaçlarına ulaşmak öyle sandıkları  kadar kolay olmayacaktır. Her saldırılarında mukadder sonlarına biraz daha yaklaşmakta, çöküşlerini hızlandırmaktadırlar. Aslına bakarsanız belirlenmiş sınırlar içinde barış içinde yaşamak Siyonistlerin işine de gelmemektedir. Kanla besleniyorlar. Barış onların varlıklarını çürütüyor.  Savaş çıkarmak mecburiyetindeler. Bu mecburiyet onların varlıklarını tehdit etmektedir, etmeye devam edecektir. Bir şekilde ele geçirip yönlendirdikleri dünya medyasının yalan yanlış yayınlarının tersine ve üstelik olanca silah üstünlüklerine rağmen İsrail ve ABD Lübnan’da askeri  anlamda da ağır bir yenilgi almıştır. Hizbullah savaşçıları cephede İsrail’in belini kırmıştır. Şehirleri bombalayarak masum sivilleri cezalandırmak Müslümanları yıldırmak için iğrenç ve alçakça bir taktiktir. Bununla ayrıca cephedeki ağır yenilgilerini gözden kaçırmak istediler. Olmadı, yapamadılar. Bu son savaş Siyonizm ve ABD efsanesinin bir kez daha ve bariz olarak çöküş sürecini gözler önüne sermiştir. Bu kesin çöküşün trajik başlangıcıdır. Başaramayacaklar. Yakında görecekler. Yüreğimizde yanan ateşin onların füzeleriyle oluşan yangından daha etkili ve kuvvetli olduğunu. Dün Bosna’da, Afganistan’da, bugün Irak’ta, Lübnan’da insanların başlarına yıkılan evlerin beton enkazı altında boynunda emziği ile küle ve taşa dönüşmüş masum bebelerin hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün hesabı sorulduğu zaman anlayacaklar. Şimdi tanıklık ediyoruz. Tanık olsun tüm tanıklık etme şanında ve makamında olanlar. Tanık olsun dünya ve tanık olsun zaman.      Doğrusunu isterseniz benim tanıklığımın fazlasıyla vazgeçilmez olacağı bir tarihin olup olmadığı noktasında rahat konuşamıyorum. Bunun birçok sebebi var elbette. Öncelikle global ölçekte yaşanan akıl ve vicdan tutulmasına rağmen başta yazılı ve görsel medyada, siyasiler ve aydınlar arasında mazlumların sesi olmayı sürdürmeyi başaran insanların az da olsa var olmaları önemlidir. Biz de hakikati güvenilir bulduğumuz bu kişi ve kanallar aracılığıyla izliyor değil miyiz? Bu kişiler yazıları, yorumlarıyla; akıllara ziyan numara, mizansen ve zihin saptırmalarla üzerleri örtülen gerçekleri açığa çıkarmaya çalışıyorlar. O nedenle bu konuda benim notumun fazlaca bir önemi olmayacaktır. Bizimkisi çığlık atmaktan ibarettir. Yalnızlığın ve kimsesizliğin göğünde yitip gittiğini sandığımız o sessiz çığlıklar birleşe çoğala sonunda zalimlerin tepesine kahredici yıldırımlar gibi düşecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Feryat etmek, çığlık atmak bile var oluşun bilinçli ve kendiliğinden kanıtı, kıpırtısıdır. Zaten en büyük meselemiz de asla başkalarının yok oluşu değil ve fakat kendi var oluşumuzdur. Başkalarının yok oluşuyla kazanılan varlığın ne kadar değeri vardır? Ama gerçek var oluşla başkalarını yok olmaktan kurtarmak sadece soylu insanın ödevi değil ayrıca bir medeniyetin de insani temelleridir. Ölüyoruz belki ama bir yeni medeniyeti de ölümümüzle diriltiyoruz. Vurulup düştüğümüz yerlere birer insanlık tohumu gibi serpildiğimizi hissediyorum. Bu mümbit ölüm tarlalarında yakında olanca bereketiyle yeni bir insanlık yeşerecek. Şahadetle giden bir ölüm bin dirilişle gelecek. Bu topraklar yeniden ruhumuzu, yüreğimizi göğerecek. Aşk yeşerecek bağlarımızda. Gönül, bilgi, hikmet, inanç yeniden yeşerecek. Bu kavga bu kıyamet aşksızlıktan, inançsızlıktan kaynaklanıyor asıl. Zaman karşısında ve zaman içinde insan birbirinden farklı değişik pozisyonlar almıştır. Zamanın akışına uymaktan zamana bir akış kazandırma çabasına kadar değişik tutumları içerir bu pozisyonlar. Aslına bakarsanız anlam, akıl, zihin ve düşünme gibi insani etki/nlik/leri zamanla doğrudan ya da dolaysız kurulan ilişkilerden yalıtarak kavramak neredeyse imkânsızdır. Farkında olalım olmayalım aklımız, düşünme tarzımız, anlamımız ve anlama biçimimiz yaşadığımız veya tarihsel şuur ve birikim bakımından bilincine vardığımız zamanla, zamanlarla ilgilidir. Bu bağlamda anlam, anlama, anlaşma gibi kavramların doğrudan an’la ilgili oluşu yaklaşımımıza somut bir örneklik teşkil etmesi bakımından ilginçtir. Buradaki ‘an’ dar anlamıyla en küçük zaman birimi olmasından ayrı olarak ‘yaşam, algı ve düşünce’ ile alakalıdır. Yani bir yandan soyut yoğunluğumuzu zaman etkiliyorsa diğer yandan da aynı soyut mahiyet zamanı yani zamanın mantığını, mantalitesini oluşturmaktadır. Şimdi zamanın mı bizi yoksa bizim mi zamanı değiştirdiğimiz sorusuna daha serinkanlı cevaplar bulacağız sanırım. Kültürlü varlık olarak insan için her iki değişken durum da yanlış değildir. Kültür ve bilinç bir yönüyle insanın zaman ve mekânla kurduğu ilişkilerle oluşan ve bu ilişkiler kesintiye uğramadığı taktirde sürekli çoğalarak yenilenen edinimler, değerler toplamıdır. Tarihin yaşamları ve değerleri değiştirici yönüyle olgusal niteliğini biraz böyle anlıyorum. İnsanın tarihin öznesi olduğu, zamanla değiştiği ve sonrasında da değiştirdiği doğrudur. Bu açıdan bakıldığında tarih insanın kendini ve çevresini değiştirme sürecinden başkası değildir. Öyleyse değişen ve değiştiren insanın tanıklığı, olup bitenlere sadece seyirci kalmak dışında daha etkili ve müdahil olma anlamı içeriyor. Zamana etki etmek ve tarihe müdahale etmek!.. İşte burası işlerin iyice sarpa sardığı noktadır. Tam da bu noktada ben değindiğimin dışında başka bir gerçeğe işaret etmek istiyorum. O da bizim tarihe tanıklığımız kadar tarihin de bize tanıklığının önemidir. Olguların ve olgusal düşünmenin en doğal zihinsel sonucudur bu. Kimse tarihten daha güçlü değildir ve tarih herkesten daha güçlüdür. Siz görmeseniz de, duymasanız da onun değişmez yasası, paradigmaları, ideolojileri aşan anlayışı derin dip akıntılar gibi alttan alta yürür. Tüm kurgularınızın, düzen ve düzeneklerinizin sonucunu devşirecekken bakarsınız ki o dip akıntılar denizlerinizde korkunç dalgalanmalar meydana getirmiş bile. Bakmışsınız şiddetli depremlerle uygarlığınız yerle bir oluvermiş. Zaferinizi kutlayacakken düşünmeye bile fırsat vermeyen hezimetler yaşarsınız. Planlar tutmamıştır, hesaplarınız bir anda ters dönmüştür. Bu böyledir. Hem sonra tarihsel olaylar bir defaya mahsus olaylardır. O nedenle Fir’avun Musa’ya; Roma İsa’ya, Spartaküs’e gereken tedbiri alamazlar. Ama bilinen bir şey var ki zalim zulmüyle abad olmaz. Eşkıya dünyaya hükümran olmaz. Bunları niçin söylüyorum? Elbette tarihe tanıklık edeceğiz. Ama tarih de bu olanlara tanıklık edecek.  Hususen sanatçılar, yazarlar, siyasiler, aydınlar yaşadıkları zamanı tüm hissiyatlarıyla anlatmalılar. Mazlumların gözyaşı, bütün dünya sağır da kalsa felekleri yakacak feryatlar, yıkılan evlerimiz; canlı, etkili tanıklıklardır. Sadece ezilmişliğimizin, yok edilmek istenişimizin değil egemen vicdansızlığın, kanayan insan onurunun ve insan yüceliğinin, insan ruhunun büzüştüğü karanlıkta varlık ışığını ve ışıltısını yitirişinin, aklın çökmesi ve çürümesinin tanıklığıdır. Öyleyse bizim tanıklığımız yeni bir bakışın, yeni değerlerin, yeni bir aklın, yeni bir ruhun özetle yeni bir dünyanın, yeni bir medeniyetin inşasının zorunlu olduğunun tanıklığıdır. Modern saldırganlığa ve Siyonist vahşete ölümüne direnenler, sadece şahıslarına reva görülen sınırsız zulmün tanıkları değil ayrıca aşkın, imanın, yeni insanlık şarkısının, insanlık için yeniden inkişaf etmesi elzem İslâm medeniyetinin de öncüleridir. Çölde kalmış birinin suya mecbur olduğu ölçüde insanlık yitirdiği bu medeniyete muhtaç ve mecburdur. Tarih buna da tanıklık edecektir inşallah. Vel Asr. Zamana yemin olsun. Rabbimiz bir anlamıyla tarihi tanıklığa çağırmaktadır. Tarihin tanıklığa çağrılması aklımızı ve ruhumuzu ontolojik açılımıyla yeniden formatlamakta, bize derin bir bakış açısı kazandırmaktadır. İçinde yaşadığımız zamana geçmiş ve gelecek bağlantılarıyla ilahi bir perspektif kazandırılmaktadır. Allah zamanın da rabbidir. Zaman hakikati teslim eder. Zaman hakikattir. O nedenle bizler çokluk anlaşılmayan meselelerimizi veya mağduriyetlerimizi zamana bırakırız. Zaman varlığın gerçek boyutudur. Hiç kimse kuşku duymasın ki, zamanın güzergâhı hakkın ve hakikatin yönündedir. Hak ve hakikat ehli zamanın akışını iyi okuyanlardır. Zamanı değiştirme zalimliği içinde olanlar nice ocaklar söndürerek, nice canlar yakarak aslında tanrı olma kavgası verenlerdir. Onların tanrılık iddiaları doyumsuzluklarını tatmin için ruhlarına sinmiş şeytanın güzergâhında ilerlemekten ibarettir. Saygı duydukları ve saygı duyulacak hiçbir değerleri yoktur. Yapmak istedikleri, değersizlik üzerine inşa ettikleri sömürü ve talan uygarlıklarının karşısında son insanlık engelini de aşma çabasıdır. ABD, İsrail ve İngiltere modern saldırganlıkları ve emperyalist yayılmacılıkları karşısında tek ciddi engel olarak Müslümanları görmektedir. Bu engel sadece coğrafi, ekonomik veya askeri güç olarak belki fazla bir kıymet ifade etmiyor. Kaldı ki İslâm coğrafyası toparlandığı, arzulanan bilinç seviyesine çıktığı zaman yeryüzünün en hatırı sayılır, en önemli maddi gücü haline de gelecektir. Bütün stratejik hesaplı çalışmalara rağmen Müslümanlar yeni bir uygarlığın diri  potansiyeli olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Daha açık bir söyleyişle ABD, İsrail ve İngilizlerin öncülüğünde yapılan tüm modernist pagan saldırılar başarıyla karşılandı ve her defasında püskürtüldü. Müslümanlar bütün olumsuz gelişmelere rağmen sekülerleştirilemediler. Tevhid inancı ve İslâmi yaşama biçimi alternatif bir uygarlık potansiyeli olarak modernizmi tehdit etmektedir.  Müslümanlar modern pagan güçlerinin neo con’larınca kimlik ve kişilik olarak programlanan formata dönüştürülemeyen, teslim alınamayan tek güç durumundadır. Savaş işte bunun savaşıdır. Doğası gereği içinde saplantılara dönmüş inançlar barındırmaktadır. Yoksa ne ABD’nin ne İsrail Siyonistlerinin yaptıkları akıl ve izanla izah edilebilir şeyler değildir. Biz bunların zulüm ve vahşetine tanıklık ediyoruz. Tarih de bu zalimlerin yok oluşuna tanıklık edecektir. Onlar kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlıyorlar. Hiçbir güç sonlarını onlardan bir santim bile uzaklaştıramayacaktır.”Aşk iktidar olacak mı?” diye soruyor sevgili Harun. İşte bütün mesele bu.”Aşk varlığın önce kendi bilincine varması sonra diğer varlıklara tutku ile yönelmesidir. Aşk bağlılıktır” diye cevaplıyorum Televizyoncu dostumu. “Aşk sevmektir. Var etmek, varlığı çoğaltmaktır. O nedenle varlığı yok edici sapık eğilimler içinde olan diktatör yapılar ve kişiler aşksızlık hastalığına tutulmuşlardır. Aşksızlık insanın kendini ve başkasını öldüren bir hastalıktır. Bu hastalığın mikrobu şeytandır. Aşk varlığın esasıdır. Görmüyor musunuz bütün bir âlemin varlık enerjisinde aşk vardır. Ayın dünyanın güneş etrafında bıkmadan usanmadan dönüşüne bakınız. Aşk işte bu döngüdür. Aynı döngü aynı hızla, aynı istikamette atomlarda da vardır. Pervaneye bakınız mum ateşinin etrafında nasıl da bir kendinden geçişle dönüyor. Döndükçe yanıyor, yandıkça dönüyor. O döngüyü, o bağı bağlanmayı durdurur ya da bozarsanız kıyamet kopar. Varlık infilak eder. Atom patlaması bundan başka bir şey değildir? Bugün yeryüzünde savaşlar varsa elbette aşksızlıktandır. Kalbimiz aşkla büyümedikten, aşkla çarpmadıktan sonra anlamlı ve kesin bir barış olmayacaktır. Öyleyse insanlığın aşkın iktidarına ihtiyacı vardır. Varoluşsal bir mecburiyettir bu. Ya aşk ya kıyamet.” Sanırım program bu sözlerle tamamlandı.Karışık bir zihinle yaşamak değişim dönemlerinde yaşayan tüm insanların kaderidir. Bu zamanlarda hiçbir şey olması gerektiği gibi olmaz. Ama daha ilginç ve zor olanı olanların olması gerekenler olduğudur.Zamanın sahibi sensin.Bize ve bütün yeryüzüne esenlik ver Rabbim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster