vadideki gökyüzü

215
Görüntüleme

Bulutlar parça parça gecenin üstünde yürüyordu. Bulutlar, kılık değiştirmiş cinler gibi şekilden şekile giriyordu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki kapkara elbisesini giyinmiş o çirkin, ürkütücü büyücü cadılara benziyordu. Dolunay bulutların arasından sıyrılır sıyrılmaz tüm vadi, tüm arazi parçası loş bir aydınlığın altında yeniden beliriyordu. Gecenin bu vaktinde bu loş aydınlık, vadiyi gizemli bir yermiş gibi gösteriyordu. Bütün gördüğü bu değildi, ağzına bir yaban otunu almış ve durmadan onu çeviren, çimenlerin ve kır papatyalarının üzerinde sırt üstü, boylu boyunca uzanan genç çobanın. En çok dikkatini çeken bulutların gökyüzüne de ara sıra müsamaha göstererek çekildikleri zamanlarda, çoban yıldızı çok net olmasa da, seçilebiliyordu. En çok, en fazla çoban yıldızını severdi. Bunu kendisi de çoban olduğu için değil, ne bilsin işte en çok onu sevdiği için seviyordu. En yakın, en güzel görünen yıldız oydu ona. Böyle sessiz, köyden uzak gecelerde, düşüncülerini hayatın rutininden kurtarıp, kendi üzerine, hayal dünyası üzerine çevirdiğinde, kendisini  bir zamanlar çoban yıldızında yaşamış ve sonrada lanetlenmiş birisi olarak bu dünyaya gönderildiği fikrine kapılırdı hep. Ama birden bu düşünceyi saçma bulurdu. Yıldızlarda bir insan nasıl yaşayabilirdi ki? Ne kadar saçma bir düşünceydi! Sonuçta yıldızlar bizim güneşimizden milyarlarca yıl uzaklıkta yanan başka güneşler, başka yıldızlar değil miydi? Özleri ateşti. İçine girse, hatta ne girmesi yanına yaklaşmasına bile gerek yoktu, topu topu bir kaç kilometre berisine düşse yanar, kül olurdu. Bunu ona köy okulundaki Muzaffer öğretmen öğretmişti. Muzaffer öğretmeni çok severdi. Bu hiç babası olmadığı için, bu şefkatli sevgiyi ona paylamasından mı kaynaklanıyordu yoksa ona boş zamanlarında karşılıksız okumayı ve bilmeyi öğrettiği için miydi o da bilmiyordu. Her şeye rağmen Muzaffer öğretmeni çok seviyordu işte. Kim ne derse desindi. Sonuçta her şeyi ondan öğrenmemiş miydi? “Ama,” diyordu sonra, Muzaffer öğretmeni geçip tekrar çoban yıldızına odaklanarak; “Tamam, ben şimdi ateşe dayanamayabilirim, ne bileyim cehenneme girmek gibi bir şey olurdu bu, eğer bir yıldızda yaşasaydım! Ama.. Ama her şeyi yaratan o efendi, benim her gece yıldızların ardında aradığım gizemli varlık, ama o elbette yıldızlarda, ateşlerde yaşayabilecek canlılar da yaratabilirdi değil mi? Hadi canım tabi ki yaratabilirdi. O her şeyin efendisi değil mi? Nasıl şimdi ben suda, okyanusun derinliklerinde yaşayamıyorsam ve bu, suların derinliklerinde canlıların olmayacağı anlamına gelmiyorsa, yani evet bunlara balık, memeli falan diyorsak, yani yaratıcı onları orada yaşamak için yaratmışsa, onlarda bizim dünyamıza giremiyor. Bu demek oluyor ki pekala, eh, evet elbette yıldızlarda yaşayan, ateşe dayanıklı, -hatta su belki de onlar için nasıl bize ateş zararlıysa öyle zararlıdır- varlıklar olabileceğini gösteriyor. Ah şu gözünü sevdiğim Muzaffer öğretmen! Şu aklımı bir karıştırmasaydı şimdi bana da mecnun çoban demeyeceklerdi! Olsun varsındı, o köylü cühâlası ne olacak! Ne bilecekler göklerin arkasında saklı duran sırları. Varsın onlar domates, biber, patlıcan eksinler. Eh tabi bu da insanoğlunun arasında üleştirilmiş bir ilahi düzen. Öyle değil mi? Tabi, elbette öyle. Herkes bilgin, herkes filozof, kral olsa sokakları kim temizleyecek, evleri kimler yapacak, sütü sağıp kim dağıtacak, ekmeği kim yapacak, buğdayı kim öğütecek, Muzaffer öğretmenler olmasa, bilgiyi kimler öğretecek, kitaplar yazılmasa, matbaalar olmasa, arabalar işçiler tarafından yapılmasa, tarlalar sulanmasa, koyunlar güdülmese bunları kim yapacak? Ne olurdu o zaman ademoğlunun hali? Ne garipti bütün bu her şey! Nasıl olurda Tanrı hepsini bir anda hiç aksamadan, en küçük ayrıntının üzerinde bile durarak kotarabilmişti? Ehhh, elbette o yaratıcı değil mi, o yapmasa kim yapacaktı? Cüceler mi?” Bulutların bile bir tavrı vardı. Bazıları kıvrım kıvrım, bazıları parçalar, küçük gök adaları şeklinde sürüden ayrı yüzüyor, bazen başka bir bulutla birleşiyor, sevişiyor, yeni çocuklar, küçük adacıklar doğuruyor, sonra başka bir bulutla birleşip bir deve dönüşüyorlardı. Geceleri, bulutların çıktığı bu kervan yolculuğunu çok severdi. Kimsenin de umurunda olmazdı bu bulutlar. Ama o çok severdi. “Acaba bulutların da bir dili var mıydı? Yani onlarda kendi aralarında konuşup anlaşabiliyorlar mıydı? Ömürleri ne kadardı? Yok canım, çok olamazdı! Olsa olsa bir fırtına gelir onları biçerdi. Sürükleye sürükleye onları okyanuslara karıştırırdı. Ya da topu topu çoğunun kaderinde bir yağmur tanesi olup toprağa düşmek vardı. Ama neden olmasındı, onlarında bir hayatı, çocukları, ailesi olabilirdi! Ha, tamam belki bir kaç saatlikti bu hayat ama şimdi varlardı işte, buradaydılar, bu dünyada. Az önceki küçücük bulutun başka bir bulutla birleşip, sevişmesi daha sonra çocuklar doğurması, işte bu evlilikti, sonra anne-baba oluyorlardı, sonra başka bir bulutla birleşip devleşiyorlardı, yani yaşlanıyorlardı. Ama vakit bizde ilerlediği gibi yavaş ilerlemiyordu onlarda. Her şey saniyeler içinde olup bitiyordu. Çok olsa biraz daha yaşar sonra yağmur olup ölürlerdi içimizde, yediklerimizde, içtiklerimizde. Hey hey, o zaman bende bulutum. Sahi zaman bizde yavaş mı ilerliyordu? Bulutlara göre çok yaşıyoruz ama… Ama ben çok çabuk büyüdüm. Sanki geçmişi hiç yaşamadım. Evet geçmiş bir hatıra olarak zihnimdeki yerini aldı ama sanki dün gibi geçiverdi her şey. Ne çabuk büyüdüm ben! Acaba bulutlar da anlıyorlar mıdır ne kadar az yaşadıklarını?” Bulutlar gittikçe, daha hızlı akıyorlardı gökyüzünde. Vadinin arasından esen asi rüzgâr, saçlarını tarıyordu bulutların. Bulutların da o kendinden emin, durmadan saçlarını elleriyle havada savuran kadınlar gibi kurumlu saçları vardı. Ama bulutların ki tel tel, parça parçaydı. Başka bir bulut dokunsa hemen dağılıyordu saçları. Belki de kıskançtılar. Birbirlerini çekemiyorlardı. Hayır, onlar insanlar gibi değillerdi. Bulutlar sevişiyordu birbirleriyle. Onlar sadece hizmet ediyordu yaratıcıya. Onların arasında savaş olmazdı. Önünde tekrar çoban yıldızı tüm haşmetli parlaklığıyla belirince, bulutları bir kenara bıraktı. “Aslında,” diyordu, “Belki de benim geldiğim yer, çoban yıldızının yakınlarında bir gezegendir. Belki de insanlar, ne bileyim insan diyorum işte, canlılar daha mutludur? Uzaylı mı diyeyim, o zaman onlarda bize uzaylı der. Babam belki hala orada yaşıyordur. Bir gün buraya gelip, beni de oraya götürür mü? Evet, evet benim geldiğim gezegen oralarda bir yerlerde olmalı! O zaman çoban yıldızı o gezegenin güneşi olmalı! Bu yüzden çok seviyorum onu. Belki de yaratıcı benim kaderimi bu yüzden çoban olmakla tayin etmiştir! Acaba orada çocuklar mutlu mudur? Onlarda her sabah güneş doğmadan koyunları ağırdan çıkarıp gütmeye gidiyor mudur, sütlerini sağıp köy meydanındaki tankere boşaltıyorlar mıdır mesela? Acaba.. Acaba onların da Muzaffer öğretmen gibi öğretmenleri var mıdır? Babaları yanlarında mıdır mesela? Kesin benim babamı tanıyorlardır? Oh keşke babamı tanısalar. Eminim onu çok severlerdi! Umarım onların hepsi okumayı biliyordur! Umarım hepsi gülüyor, hepsi oynayabiliyordur dertsiz tasasız. Umarım orada savaşlar, açlıklar, kıskançlıklar, adaletsizlikler yoktur. Onların da muhtarı köylünün parasını çalıp arka bahçedeki hazinesini genişletip, köylünün  sırtına binmiyordur umarım? Umarım orada yaşlılar heyeti, kararları adaletsiz almıyordur? Kandırmıyorlardır köy halkını. Yok, yoktur öyle şeyler orada. Öyleyse ne güzel gezegen orası. Evet! Benim geldiğim yer orası! İşte orayı arıyorum ben. Adaletin uygulandığı vatanımı. Gerçek vatanım benim orası olmalı. Belki oradakiler yaratıcıyı görebiliyordur! Yoksa orada karanlık ışık mıdır? Belki de ışığa hiç ihtiyaçları yoktur! Acaba evleri nasıldır? Arabaları var mıdır? Belki de, ah evet belki de hepsinin melekler gibi kanatları vardır. Hepsi uçuyordur. Ah ne güzel, bütün çocuklar uçabilse! Şimdi… Şimdi kanatlarım olsaydı benimde, hemen oraya uçardım. Babamı da görürdüm. Belki de orada fizik kanunları yoktur. Ben onlara bizim dünyamızda kanunlar, doğa yasaları var desem, belki de bana gülerler, dalga geçerler benimle! Yok canım yapmaz onlar öyle şeyi. Oranın insanları erdemli olmalı! Tüm serbestliğin, sınırsızlığın ülkesi orası olmalı! Ama.. Ama ya ondan daha güzel yerler varsa! Ya başka dünyalar ondan daha güzelse! Ah, hepsine gitmek istiyorum! Buna ömrüm yeter mi acaba! Neden yetmesin ki, yaratıcı bunu dilerse tabi ki yeter. O halde hepsini gezip, en güzelinin hangisi olduğuna karar vermeliyim. Ya sonra kararsız kalırsam. Yok yok, bu bir şeyi ifade etmez ki! Yaratıcı neyi dilemişse ben o yerde yaşarım. Şimdiki yerim burası. Belki gözümü bir dahaki sefere kapayıp açtığımda, başka bir gökyüzünün altında olurum. Yine ağzımda bir yaban otu olur. Belki tadı farklı olur ama olur işte. Mutlaka olur bu.” Sonra ağzındaki yaban otunu bir köşeye atıp, ayağa fırladı. Küçük ellerini gökyüzüne kaldırdı, başını çoban yıldızına doğru çevirdi, sonra avazı çıktığı kadar bağırdı; “Bir gün… Bir gün buradan kanatlanıp uçacağım. Kurtulacağım bu köyden. O zaman gittiğimi hiç kimse fark etmeyecek… O zaman hepinizi ziyaret ederek, asıl yerime gideceğim… O zamana kadar bekleyin beni yıldızlar…” Sonra başını indirdi. Elleri yanlarına düştü. Vadide ki yarıktan köyün yolunu tuttu. Ama mutluydu artık. Kendi kendine fısıldıyordu, yürürken, “Bir gün… Evet, bir gün hepinizi göreceğim…”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

zamanla yarış olur mu! / Naz Ferniba
yüz yüze, güz güze / Reşit Güngör Kalkan
yalnızlığın göğünde çoğalır ıssız çığlıklar... / Necmettin Evci
ver bana gözlerini bu yolum ırak / Şeref Akbaba
vadideki gökyüzü / Mustafa Burak Sezer
Tümünü Göster