Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim

“Oğul daldı yüreğim daldı

Oğul çöl yokuş beni aldı

Ele yıkılasan memleket

Hesretım sende kaldı”

Bir Erzurum Türküsünden

Çekilir iş mi şimdi bu? Bu acı, bu hasret, bu düş kırıklığı. Bu ne olacağı, nereye varacağı belirsiz yürek yangınları, iç burkuntuları. Nerede ve nasıl yakalandım yine. Uzak durma gayreti içindeyken, birdenbire mi önüme çıktı yüreğimi titreten bu rüzgâr? Yakalanmayı ben mi istedim, yoksa bir zaaf anımdan yararlanarak, o mu esir etti beni kendine. İşte asıl burası karışık ve çözüme muhtaç.

Şimdi ise; hislerim ezik, şehir sessiz ve ben eskiden olduğu gibi, ara sıra takıldığım bu eski zaman mekânında kaleme sarılmış bir hâldeyim. Yine korkar oldum kendimden. Kendimden ve belki de her şeyden. Bu zamanda ve bu anda, çekilmesi zor bir efkârın, izinsiz, ruhsatsız bir hâlde doldurmaya başladığı yüreğimden dertliyim.

Kime boyun bükeyim, kimin ellerinden tutayım, kimin kapısında kul olayım, kime yalvarayım, hangi divana varayım; ya ben hâlimi kime arzedeyim? Bir vakit önceye dönmenin, eline düştüklerimin cevrinden, çilesinden kurtulmanın çaresini kimden sual edeyim? Gün gün derinleşen bir düşüncenin narına yanmışlarının hikâyesini bilmem ki “Yâre şekva eder mi rüzigâr”

Neyin kavgasını ve niçin vereceğimi anlatacak biri var mı acaba? Bir ceylan gibi, en can alıcı noktama isabet etti bu vurgun. Oysa, belki ava çıktığının bile farkında değil avcı. Kendime karşı, gaflet, dalâlet ve hıyanet içinde miyim şimdi? Kendi ellerimle nasıl da kuşattım kendimi. Nasıl yaraladım henüz kapanmamış o eski yerimden. Şimdi akıl, sabır ve kalp, yeni bir ateşte daha imtihan edilmek üzre midirler? Akıl; emrine verilenlerin üstündeki etkinliğini kaybetmeye, sabır; azalmaya ve iradeden yoksun olan kalp; hükmünü yürütmeye başlamışsa, bu kargaşanın doğuracağı endişe, korku, kaygı ve çelişkilerle başa çıkmanın zorluğunu azaltmanın yolunu ve yönünü kaçımız biliyoruz acaba?

Yine o eski mekândayım ve kederlerimi, ümitlerimi, gözyaşlarımı geceyle paylaşıyorum. Rüyalarımı geceye anlatıyor ve tabirlerini ondan dinliyorum. Sabrımı, metanetimi, dayanma gücümü, içimden geçenleri ters yüz etme yeteneğimi bir kere daha sınıyorum. Bunun benden ne aldığını, bana ne verdiğini sorguluyorum. Varken; yokluğunun acısıyla kavruluyorum. Hani şair diyor ya: “Ben ta senin yanındayken bile hasretem sana”  Yokken; varlığının acısıyla yanıyorum ve arada bir, zamanın aldatıcı çekiciliğine kapılıp gidiyorum.

Bu benim kaçışlarım, bu benim yakarışlarım, bu benim savaşlarım. Ellerimi boynuna doluyorum şüphelerimin. Yok, yok, sadece şüphelerimin değil; altından kalkmaya çalıştığım ve bir alışkanlığa dönüşmemesi için çabaladığım, arada sırada kökten yok etmeye, bitirmeye davrandığım çelişkilerimin de. Hem zaten çelişkisiz hayat olur mu ya da çelişkisiz hayat hayat mıdır? Hayatın farkına çelişkilerin yardımı olmadan nasıl varılır ki?Bazen kontrolümü kaybedecek, kendimden ve etrafımdakilerden vazgeçecek gibi oluyorum. Bir ben mi sadece; kim bilir daha kimler düşüyor böylesine sakıncalı bir durumun yakıp yıkan ellerine. Yanlış yapmanın, değişik davranmanın, insanların istediği gibi yaşamamanın faturası, bir gidip, bir geliyor kafamın içinde. Geçmişte yaşadıklarım, kavgalarım, kendimi ikna ve teselli etme turlarım devam edip gidiyor zihnimde böyle zamanlarda.

Ne var ki; bir hicran akşamında yine başım dertte. İzler mahşerinde sükûneti aramak gibi bir yanılgıya kapılan gönlüm, nice bir hüzne dalıp çıkarak, içinden yükselen sese kulak tıkamaya çalışıyor. Sürüklenişinin sebebi olan engellerden, kendince dem tutarak kurtulmayı hesap ediyor. Sessiz, durgun ve içli bir gövdeye, narin bir duruştan eklemeler yaparak, bu çıkmazın endişesini hafifletmeye uğraşıyor. Hissettiklerimi ara sıra test etme cüretkârlığıma yeni bir çerçeveden bakmanın yollarını arıyor. Ya da, bana gösteriyor.

Böyle anlarda, hüzün ve boş vermişlik; sarkacın iki ucu. Sarkaç hüzünlü tarafta eyleştiğinde; sessizleşiyor, içten içe kabaran bir umutsuzluğun körüklediği isyan, ardından kendi içine çekilmeyi telkin eden bir incinmişliğe bırakıyor yerini. Ve belki bir çare olacakmış gibi, ay ışığı vakitlerinde sokaklara dalıyorum yine.

Birbirine yaslanmış evlerin köhnemişliği, perdelerde dolaşıp duran gölgeler korku salıyor içime. Ruhumu, git gide artan bu korkunun ellerinden kurtarmak için, sakinleri gün geçtikçe azalan bu sokak aralarını hızla terk ediyorum.

Sarkaç boş vermişlik tarafına doğru yöneldiğinde ise, çevremi saran karamsarlıktan, yiyip bitirici düşüncelerden kaçmanın yollarını arıyor ve  kendimi can havliyle bir sıradanlığın içine atıyorum. Dünyamı altüst eden bu dayanılmaz belirsizlikten, bu karmaşadan bir an önce azat olmam gerektiğine kendimi inandırmaya çalışıyorum. Hâlbuki içimden /kalbimden/beynimden/bir yerlerden yükselen ses, ona gerçek manada söz geçirememiş olmamdan da cesaret alarak, şöyle sesleniyor:

“Beni, gün gün soruları, acısı, vurgunluğu artan bir manzaranın ortasında, çılgın bir hissedişin kollarına bırakıp, sen de gitme no’lur!”

Ne var ki, anbean çoğalan, her zaman içinde gezdirmeyi dayatan ve nereye varacağı belli olmayan bu ağırlık, insanı cendereye alan bu ıstırap, her boş veriş sonrasında, eskisinden beter bir savruluş ve eksiliş getiriyorsa. Bu manzaranın içine, eski mağlubiyetler, eski kaybedişler de ekleniyorsa. Suçlayacak bir muhatap bulamamanın derin acısı içinde, dar vakitlerde çelişkilerle boğuşmaktan yorulunca, akıp giden zamanın kollarına bırakıp kendimi, diğerleri gibi maske takıyorum ben de.

Fakat yine de, her gece bir muamma daha ekleniyor içimde misafir olanlara. Çözülmesi gereken soruların sayısı artıyor. Zamana bir velvele salmak istese de yüreğim; mecburiyetlerin mahkum ettiği böylesine yorgun ve yılgın bir yürüyüşün bu yankıya cevap veremeyeceğimi biliyorum. Bir türkünün nağmeleriyle içimin ateşini soğutmaya çalışıyorum:

Kırma gönül şişesini / Yapan bulunmaz bulunmaz

Yıkma Hakkın binasını / Ören bulunmaz bulunmaz

Taşı aşkın dalgasını / Çekmeli dost belâsını

Bu melâmet hırkasını / Giyen bulunmaz bulunmaz

Aşk perişandır şaşkına / Hak yardım etsin düşküne

Kerem gibi yar aşkına / Ölen bulunmaz bulunmaz

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şafak Tatmış Ağız Kekre / Alâaddin Soykan
Sırrın Ağzı / Mehmet Öztunç
Zamana Bir Velvele Salmak İstese de Yüreğim / İsmail Bingöl
Yirmi Beş Issız Gece-4 / Mazlum Civan
Yedinci Yıl Nobel ve Karışık Kafalar / Ay Vakti
Tümünü Göster