Parmaklarımla Söyleşi

31
Görüntüleme

Bu hâlde ne yazacağımı sanıyorum ya da hiçbir şey sanmıyorum. Sadece öylesine dokunuyorum klavyeye, parmaklarımın nereye götüreceğini merak ederek. Olanca suskunluğum ve dilsizliğimle nereye götürebilir ki beni parmaklarım? İçimde ve dışımda hiç ses duyamayışımla, bulamayışımla nereye? Yine de dolaştırsın istiyorum, bu sönüklükten başka bir sönüklüğe ve küle götürecek olsa da. Kalmaktan iyidir, çünkü kalmak daha lal ve daha ağır. Hani bir yerde yığılı duran külün ağırlığı fazlasıyla duyulur da, rüzgâra savrulan külün ağırlığı o kadar duyulmaz. Biraz rüzgârlaşır çünkü, biraz rüzgârdan olur. Öyle işte. Ondan işte. Biraz dağıt beni parmaklarım. Harf harf, cümle cümle. Daralan ve ağırlaşan ruhumu, kalbimin yavaş atışını hızlandır ve dağıt. Becerebildiğin kadar işte. Zaten şimdi, bu durumdan uzaklaşmanın imkânsızlığını duyup duruyorken senden fazlasını bekleyecek değilim. Seni ilerisi için zorlayacak, yoracak değilim. Yapabildiğin kadar işte.

Bak parmaklarım, hayır bana bakma sen, bildiğin gibi yap, kendi görüşünle veya göremeyişinle, kendi düşünle, kendi düşüş kalkışınla… eğri büğrü de olsa, düz caddeyi bırakıp patikaya da çıksan da; nefesin tıkanır gibi kesik kesik, gençliği bırakıp yaşlılığa da geçsen de yürüyebildiğin şekilde yürü. Ya da çocukluğa ilk gençliğe atılsan da daldan dala konar gibi, helezonvari fırtınalarla döner gibi, dalgaların dalga üstüne atılışı gibi, bulutların bir anda çözülüşü gibi ya da rüzgâr önünde sürülüşü gibi… veya bir dirençlinin sürüklenişi gibi olsa da her halükârda yürü. Bana bakma parmaklarım, bir ateşin karşısına geçmiş, ona gözlerini dikmiş değilsin ki yükselen kırmızı, sarı, mavi alev dalgalarını seyredesin; onlarla yükselmek, onlarla raks etmek isteyesin… Bana bakma, sönmüş içimdeki kor; elimde sıcaklığını, kalbimde çarpışını, yüzümde ve gözümde yansımasını arama. Çok fazla zaman kaybıyım şimdi ben, sanki de pili zayıflamış, geri kalan ve ara ara da duran saatim, zamanını bana göre ayarlama. Beni, yani geri kalan bir zamanı nasıl beklersin? Geri kalan zamanı bekleme.

Yapma ya!

Bekleme diyorum sana, sense hâlâ lütuf ve ihsan bekler gibisin. Tabii alışmışsın, hep ben di-yeyim de sen yaz. Ama dedim ya, konuşacak durumda değilim. Heyecansız ruhumun ağırlaştığını say. Hasta say, üzgün say, canım sıkkın say, isteksiz say, ne sayarsan say işte. Alışkanlıkların körelttiği ya da usandırdığı, belirsizliklerin yıprattığı say, dönüşümlerimin çarkının kırıldığı an say, değirmenin suyunun kesildiği saat say, say işte! Biraz da beni say -saygıdan bahsediyorum-, emrediyorum yürüyebildiğin kadar yürü, pardon buna alışık değildin, rica ediyorum yürü. Seninle yoldayım demektir, rica ediyorum yürü. İlla da elinden tutmalı mıyım hep (zaten elimi bıraktığın mı var ki?), şimdi kendi başına ilerle.

Bana bakmamanı söyledim az önce, iyi olmadığımı da, beni anlamakta bu kadar güçlük çekeceğin hiç aklıma gelmezdi. Parmağını dokundurmadığın harf, sıraya dizmediğin kelime, manasını tamamlamadığın cümle mi kaldı? Hiç mi hisse almadın şimdiye kadar yazıp durduklarından? Yoksa bir bağlılık yemini gibi bağımlı olduğunu mu söylüyorsun bana? Ama hiç zamanı değil, hiç zamanı değil, kop benden, kır zincirlerini. Bak özgür bırakıyorum seni, açık yüreklilikle ve açık fikirlilikle istediğini söyleyebilirsin. Doğuştan köle olup da birden serbest bırakılan kölelerin -o güne kadar kendi başlarına bir iş yapmadıklarından ve hiç kendi başlarına bir karar almadıklarından ne yapacaklarını bilemez olup- efendilerine geri dönmek istemeleri gibi bir hâlde mi görüyorsun kendini? Hayır hayır, bu gördüğün gibi değil, onların köleliği gibi mevcut bir durum yok ortada. Belki de tam aksi, fazlasıyla hak sahibi etmek var. Sadece hâl diliyle konuşabilene ses hakkı da tanımak yaptığım. Of, dilin yok biliyorum. Ben seslendireceğim seni, ama bu ses senin olacak. Sanki de sadece tuşlarla iletişiminden doğmuş kabul edeceğimden yazdıklarını. Kendimi değil seni öne çıkardığımdan. Anlamayacak ne var bunda, söz hakkı senin demişim işte. Dokun yeter. Ama sakın benim saptığım yola sapma, sakın benim gibi “Dokunmak kolay mı kendini karşına almadan’’ deme. Düşünceye, kavgaya, hiçbir mücahedeye tanıklık edecek durumda değilim, yalnızca gezinerek dokun, yeter.

Hadi hem kendin hem benim için tanıdığım bu haktan yararlan. Sonra sana ne bu kadar ısrar eder ne de söz hakkı veririm. Hatırlamam bile belki seni. Ne bahsin ne ismin geçer. Gözümün önünde, fakat gözüme görünmeden perdenin arkasındakiler gibi görevini yapıp durursun. Ama şimdi öyle mi, kendimi silip seni görüyorum. Sade seni görüyorum. Sağduyunun da kabul edeceği –kendin için- bir çalışkanlıkla bir şey gerçekleştirmeden ve bir yere varmadan durma. Yaz. Ne olduğunu ortaya çıktıktan sonra görmüş olacağım.

Hayır, olmadı, olmadı. Nedir bu yaptığın?

Kapanma öyle içine çekilir gibi içe parmaklarım, gerileme, sen buraya daha önce çok gelmişsin, başta yabancı değilsin her gün gezindiğin yerler. Neredeyse mesire oldu senin için. O zaman bu tedirginlik ve çekingenlik neden? Hem beğenmezlik falan da etmeyeceğim, ne yazarsan öyle kabul edeceğim. Sonra göreceğim dediğim içinse, seni detaylı, ince, derinlikli, ağır, amansız bir teftişe tabii tutacak değilim. Sadece varolanı görmek kastettiğim. Fazla bir şey istemediğimi söyledim. Hepsi hepsi benim suskunluğumda sen olacaksın. Hem senin içe kapanman, benim harfsizlikte kaybolmam demek olur. Şimdi say ki senin yazgın benimkidir. Bu kadar çok yalınlığı, soyutluğu, şekilsizliği, renksizliği bir şekilde boz. Her günkü beraberliğimizin hatırına boz. Benim şafak vaktim yok bugün, sen bu gecenin şafağı ol. Aydınlıkta yüzen renkleri ol.

Kabul ve itiraf ediyorum parmaklarım, uyku ve ölüm tozları üzerimde geldim. Azıcık bir canlılık emaresi taşıyan çok hafif bir silkinişle kalkıp, bütün o tozlarla kaplı mağlup geldim yanına, kay­bettiklerimle; bir düşüncem, bir planım ve bir tasavvurum yok. Nasıl olsun ki dönemeyecekken geldim. Birkaç kez olduğu gibi bu defa da ölmek üzere zayıf bir dirilişten geldim. Bilinçsizliğin en dibinde ve arzularımı unutmuşken geldim. Bir fikre ya da bir duyguya takılıp yol çizememiş düşüncem, çizemez de. Neyi takip edecek, sonrasında senden öğreneceğim. Senin vardığın yerden. Fark etmez fark etmez, isterse dağ başı da olsun, yemyeşil vadi, güneşte yanan bozkır da, bir ırmak şarkısı, fırtınada toz toprak savruluşu da olsun… hepsinden yoksun kalanın her bulduğunu (Yine de, söz konusu benim parmaklarım olduğundan kötü bir şey çıkmaz ümidini de gizliden gizliye taşıyorum galiba) memnuniyetle karşılaması gibi karşılarım.

Beni bekleme parmaklarım, gördüğüm rüyamın yorumunu bekleme, çünkü gördüğüm bir rüya yok. Açığa çıkartacağım bir sırrı bekleme, sezdiğim bir şey yok. Gerçeğimi dileme, bir gerçeği yaşadığım yok. Gerçek olarak sadece sen varsın. Kalan sadece sen. Sormayacağım “sen ben misin?’’diye, demeyeceğin “sen bensin’’ diye… Kendi yolumu keser gibi yolunu kesmeyeceğim “Sadece söz mü, eylem nerede?’’ diye. İyiliklerin de senin, hataların da, tövbelerin de, karışmayacağım.

Had artık, beni bekleme parmaklarım, ne diyeceğimi bekleme. Bir diyeceği olanlar gibi, de diyeceklerini. Kendine göre demenin bir yolunu bul, söyleyeceklerini kendine özgü tarzda söyle. Yolu bulduğun andan itibaren ufuk daha da genişlesin. Daha geniş ufuklardan bakayım. Yüksekteki pencerelerden bakmayı ve görme arzusunu duyayım. Ve bakarken düşlerime, hiç düşlemediklerimi de katayım senin düşlediklerin sayesinde. Yani bir düşleyen de, dolayısıyla düşleten de sen olsan, ufuk daha da genişler, diyorum.

Yoksa olmaz mı?

Ama olsa, dinlerim seni. Mesela, sade bana değil, başkalarına da bir diyeceğin varmış, bir derdin varmış… Bir endişen, bir sevdan, güzel bir yarın için özlemlerin varmış. Tüm menfiliklerde, çirkin­liklerde, kötülüklerde, haksızlıklarda, zulümlerde, savaşlarda ruhunun ıstırabı varmış… Ve bu uğurda durup dinlenmeksizin çırpınmaların varmış. İnsanlığın onuruna tüm insanları tek tek, hep­sini yükselterek ve hep bu onurla kalsınlar, yaşasınlar diye bitmeyen, solmayan, sönmeyen, sus­mayan ümitlerin varmış… ve onlar için tıpkı, meyvelerini kendileri göremeyecekleri ağaçları dikip gidenler gibi “Kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz’’ emrine uyarak, belki onların başlarına hususi birçok kıyamet koparken de dikmekten vazgeçmeyenler gibi dikeceklerin varmış. Fidanın hayatı onu toprağa kavuşturmak olduğundan fidanı her halükârda toprakla buluşturanlar gibi hayatla buluşturacakların, denize atacak balıkların, gökyüzüne salacak kuşların varmış… Hususi kıyametler koparken yapabildiklerini yapmaya devam edip sonrası için hep ümitliler gibi. Yalansız dolansız, vahşetsiz, dehşetsiz, mamur ve mesut bir dünyanın ümidini sözlerinin kanat çırpışından duysam…

Duyamayacak mıyım?

Lütfen, beni bekleme. Yenik ve yok geldim, sen gezinirken harf harf söylen, biraz varlık olsun. İnanayım dirilttiğine sözün, karanlığı ve yokluğu sildiğine. Bana içimde çoğaltacağım bir söz lazım, hayatiyetini duyacağım bir söz. Ve bana hayatiyetimi duyuran bir söz.

Evet parmaklarım, bekliyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar 99 / Şiraze
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abdullah Ömer Yavuz
Benin / Bir Garip Müslüman Diyarı / Ahmet Mahmut Şen
Hikmet Burcu Peşinde / Erdoğan Muratoğlu
Tümünü Göster