Masal İçinde Masal

36
Görüntüleme

4.

“bir bir birledik

kızıl saçı bekledik

bir kuyu varmış bahçede

ses verip ses dinledik”

‘Bu ne mükemmellik böyle!’ Hayretini gizleyemeyen Rimon, Gayka’nın kızıl saçlarından feri sönmüş gözlerini alamamış. Ağzının suyu akacakmışmış neredeyse. ‘Kırk metre kızıl saç’ diye mırıldanmış. ‘Kuyu buna çok sevinecek!’ Gayka hiçbir şey söylemeden uçarcasına süzülmüş içeri. Alacalı tülden elbisesi uçuşmuş kendi rüzgârından. Duvarda boydan boya, zeminden tavana uzanan koccaman aynayı görünce karşısında durmuş ve bakmış… bakmış… bakmış… Birden, nasıl olduysa işte bilinmez, o dev ayna dehşet bir patlama sesi bırakarak havaya, ‘çaaaaaaat!’ diye çatlamış. Cam kırıkları savrulmuş dört yana. Feri, beş adım geri sıçramış korkuyla kendisini korumak için. Raza, o cüssesine bakmadan bir kanepenin arkasına pusu­vermiş. Yetmemiş patileriyle gözlerini kapatıp bir süre dinlemiş etrafı. Karınca da Feri’nin bez çantasına hızlı bir atlayışla dalıvermiş. ‘Bu kız da kim?’ diye mırıldanmış Feri kendi kendine. Hiç beklemiyormuşmuş sanki. Gece boyu gelsin de çözülsün bu bilmece diye diledikleri o değilmişmiş sanki. Raza, hırrrr’lamış saldırmaya her an hazır: ‘Gayka’dan başkası değil.’ Feri hayretten donup kalmış yerinde. ‘Nasıl olur…’ diyebilmiş ancak. ‘Bu nasıl olabilir! Mümkün mü böyle bir şey?’

Bu sırada, Gayka aynı masalsı süzülüşle evi dolaşmaya koyulmuş. Ayakları zemine temas etmi­yormuşmuş sanki. Üstelik büyüleyici güzelliğine tezat, o kadar soğuk, donuk bakışları varmış ki, Feri ürpermiş. Tüyleri diken diken olmuş. Gayka neye dokunsa ya kırılıyor, ya rengi soluyor, ya dökülüyormuş… Bir felâket habercisi olsa olsa böyle biri olurmuşmuş yani, ama görünüşü bu kadar güzel ve etkileyici birine de bu görevi hiç yakıştıramamışmış aynı zamanda. Feri kıza çaktırmadan, bu kızda garip birşeyler var, garip ve tehlikeli,’ diye fısıldamış Raza’ya. Karınca, ‘sen onu tanımıyor muydun?’ diye sormuş. Feri, ‘hayır, tanımıyordum, hâlâ da tanımıyorum; nereden çıkıp geldi en ufak bir fikrim bile yok!’ demiş. Raza ve karınca şaşırmış tabiî: ‘Nisan yağmurunda saçı uzayan kız öyküsü neydi peki?’ diye sormuşlar bir ağızdan. Feri duyulama­yacak kadar sessiz, ‘sadece bir uydurmaydı, ben uydurdum,’ demiş. ‘İyi uydururum!’ Raza’nın kafası karışmış, ‘bu kız kim o zaman ya hu?’ diye sormuş. Bu garip bilgi üzerine daha bir dikkatle izlemeye devam etmişler Gayka’yı. Bu arada Rimon ortadan kaybolmuşmuş. Kimse onun nereye gittiğini fark etmemişmiş kızı incelemekten. Çok da merak etmemişler açıkçası, çünkü onun bu kızıl saçları almadan bir yere gitmeyeceğinden eminmiş herkes.

Rimon geri geldiğinde elinde altın bağcıklı, küçük, turuncu bir kese tutuyormuş. Hayranlıktan uyuşmuş bedenini sürüklercesine Gayka’ya yaklaşmış. ‘Kırk metre saçını bana ver. Ömrüne yetmiş yıl eklensin,’ demiş. Gayka, o soğuk bakışlarıyla delip geçmiş neredeyse Rimon’u. ‘Ne istediğini bilmiyorsun’ diye fısıldamış. ‘Bilmez olur muyum, o koluna doladığın kızıl saçlarını istiyorum, hem de hepsini, kuyuya vereceğim,’ demiş Rimon. ‘Kuyu kızıl saçı çok sever. Benim işim kuyuyu memnun etmek!’

Gayka Rimon’un gösterdiği sandalyeye oturmuş önce, kızıl saçları sol kolunda bir yılanı andı­rıyormuş. Ama ahşap sandalye, o oturur oturmaz çatırdayak kırılıp ikiye ayrılmış. Bu sefer Rimon koltuğu göstermiş ona. O an koltuk alev almış. Feri dehşet içinde ateş alan koltuğu söndürmeye koşmuş. Eline ne geçtiyse üzerine yığmış koltuğun. Rimon kırılan, yanan, bozu­lan şeylerle hiç ilgilenmeden, ‘saçlarına dokunabilir miyim?’ diye sormuş Gayka’ya. Gayka, kolundaki kırk metre saçını yavaşça ileriye doğru uzatmış. ‘Dokunabilirsin,’ demiş. ‘Onları Nisan yağmurları besledi. Güçlüdür saçım. Kalın telli, ipek kadar yumuşak ve ışıl ışıldır.’

Rimon parmaklarını hiç acele etmeden uzatmış ona doğru. Büyünün bozulmasından korkar gibi usulca dokunmuş kızıl saça. Dokunmuş dokunmasına da, o an parmak uçlarında garip bir sancıyla beraber uyuşma hissetmiş. Sancı parmaklarından bileğine, bileğinden dirseğine, dirseğinden omuzuna doğru çıkmış… çıkmış… çıkmış… Feri, Rimon’un bedeninin bir sise dönüştüğünü farketmiş. ‘Bakın!’ diye bağırmış. ‘Kayboluyor. Gözden kayboluyor. Bir bulut gibi dağılıyor havada!’ Raza, uzun uzun havlamış. Karınca, ‘bu bana çok, daha fazla baka­mayacağım,’ diyerek kaçıp gizlenmiş. Gayka ise, olduğu yerde hissiz bir yüz ifâdesiyle sadece bakıyormuş bu dönüşüme. Bakmak… sürekli bakmak… ‘Saçlarım kimine zenginlik verir, kimini yok eder,’ demiş belli belirsiz bir sesle. Sonra da hiiiç oyalanmadan ve başkaca bir şey demeye gerek de duymadan kapıdan çıkıp gitmiş. Acelesi de yokmuşmuş ama. Feri kızın nereye gittiğini görebilmek ümidiyle arkasından koşturmuş. Yıllanmış bahçeye adım attığında da Gayka’nın bir su birikintisine su gibi akarak karıştığını görmüş.

Feri, Raza ve karınca öylece kalakalmışlar bahçede. ‘Koccaman kasabada bir başımıza kaldık’ demiş Feri. ‘Şimdi ne yapacağız?’ Raza, ‘Rimon bir kuyudan bahsetti. Bence onu bulmalıyız’ diye bir teklifte bulunmuş. ‘Bu öykünün bitmesi için her ayrıntının atlamadan kapatılması lazım. Yoksa aynı felaket başka köylerin de başına gelebilir. Ortalıkta bu deliliği fırsat olarak görebilecek manyak çoktur! Kör cahiller! Buna izin veremeyiz!’ Onaylamışlar bu mantıklı teklifi. Bunun üzerine hep beraber bahçeyi karış karış dolaşmaya başlamışlar. Bahçe o kadar büyük ve bakımsızmış ki, her köşesini deli sarmaşıklar, çılgın bitkiler, vahşi çiçekler kaplamış­mış. Otlar insanı yutabilecek kadar yoğunmuş. Ağaçlar zaten antik çağın simgesi gibi yükse­liyormuşmuş tepelerinde. Evin arka tarafına dolanınca bir paslı teneke yığını ile karşılaşmışlar. Feri, ‘bence kuyu bu yığının altında’ demiş. ‘Onları kaldırıp altına bakalım.’

Uzun süre, kan ter içinde nefes nefese kalana kadar çalışmışlar. Ve sonunda yığının altındaki kuyuyu meydana çıkarmayı başarmışlar. Feri çok eski olduğu anlaşılan kuyuya eğilip bakmış. Nem kokusu genzini yakmış. Ruhuna bir ağırlık çökmüş. Bir de kuyudan gelen bir güç onu içeri doğru çekmeye çalışmışmış. Bir adım gerileyip bu kasvetten, ‘çok karanlık,’ demiş. ‘Hiçbir şey görünmüyor.’ Üstüne bir de, ‘heeeeyyy!’ diye seslenmiş kuyudan yana. Sesi kuyu­nun duvarlarında yankılanıp geri dönmüş. Yetmemiş, derinliğini test etmek için yerden minik bir taş alıp kuyuya bırakmış. Minik taş düşmüş… düşmüş… düşmüş… Artık kuyunun sonsuza uzanan bir boşluk olduğuna karar vereceği sırada, yani epey bir süre sonra, ‘cup’ diye bir ses duymuşlar. İşte tam o an, taşın su ile buluşmasının ardından, ayaklarının altındaki yer şiddetle sarsılmaya başlamış. Feri, ‘deprem mi oluyor?’ diye sormuş anlamaya çalışarak. ‘Bu da ne? Neler oluyor?’

‘Eyvahlar olsun! Şeytanı uyandırdık!’ dehşetiyle içgüdüsel bir hareketle, sağa sola amaçsızca koşturarak haykırmış Raza. Karıncanın da korkudan dili çözülmüşmüş sanki: ‘Sonumuz geldi­iii!’ diye bağırmış ve o korkulu, gürültülü sallantı devam ederken, ‘buraya kadar mıydı dünya yolculuğu? Ya hu ilk öyküde pes edip ölmek olur mu! Bu işte bir yanlışlık var!’ vah’lanmasıyla söylenmiş de söylenmiş. ‘Hay sizi görmez olaydım! Hay üzerime basıp da geçeydiniz de bu kıyameti yaşamaz olaydım! Vay başıma gelenleeer! Anneeeee! Babaaaa! Bütün kolonim yardım ediiiin! İmdaaat!’

‘Sus ya hu!’ diye terslemiş daha fazla dayanamayarak Feri karıncayı. ‘Sus da düşünebileyim!’ Hoş yapabileceği bir şey de yokmuş zaten. İnsanı aşan bir güçmüşmüş bu sonuçta. Yine de kulağının dibinde bir karıncanın boş ağıdını çekmek de istememişmiş. Düşünme yeteneğini durduran sarsıntının şiddeti yüzünden ayakta bile durmak mümkün değilmişmiş neredeyse. ‘Atlatacağız bu felaketi, merak etmeyin. Yeter ki sıkı tutun kendinizi!’

Feri yakınında yükselen bir ağacın gövdesine sımsıkı sarılmış düşüp yuvarlanmamak için. Karınca bez çantaya gömmüş kendisini. Raza, Feri’nin paçasına dişlerini geçirmiş. Öylece beklemişler. Ağaçla beraber bir ileri, bir geri salınmışlar. Yer hoplamış, zıplamış, dalgalanmış, yarılmış, adeta delirmişmiş. Uzunca bir süre sonra, yıl gibi gelmiş onlara, sallantı aniden ‘dannn!’ diye durmuş. Kuyudan tarafa baktıklarında, içinden yoğun ve kara bir duman çıktı­ğını görmüşler. Kuyuya yaklaşma cesaretini bulamamışlar tabiî. Korku bütün bedenlerini esir almışmış. Duman yükselmiş… yükselmiş… yükselmiş… Gökyüzüne yayılan kapkara bulutlara dönüşmüş. Yer sarsıntısından sonra yıkıcı bir fırtınanın patlak vereceğine tam hükmedecek­lerken kimden geldiği anlaşılmayan ürkütücü bir ses duymuşlar. Ses kuyunun içinden geliyor­muş: ‘Bugün bana saç getirmeyi başardın mı Rimon? Çoook zamandır bana uğramıyordun. Umarım bana verdiğin bu rahatsızlığın güzel ve doyurucu bir nedeni vardır!’

Feri birkaç adım yaklaşmış kuyuya, ama ne diyeceğini de pek bilememiş. Raza fısıltıyla, ‘konuş onunla’ demiş. ‘Hadi bir şeyler söyle! Öfkelenmesine izin verme!’ Bunun üzerine Feri, ‘saçı ne yapacaksın?’ diye sormuş. Ses neredeyse gürlemiş: ‘Güldürme beni Rimon. Bana saç vermez­sen, kuyuya çekilirsin, biliyorsun. Bu da senin sonun olur. Söz verdin Rimon, sana verdiğim yeteneklere karşılık bana saç getirmeye söz verdin. Sözünde durmazsan sonucuna katlanırsın ve bu çok acılı bir son olur senin için. Hiç tavsiye etmem!’ Feri kekeleyerek, ‘e-e-evet, sana saç getirdim tabiî’ diyebilmiş ancak ve hemen bez çantasını karıştırmaya başlamış. İçinden küçük bir kibrit kutusu çıkarmış. Ufak bir çubuğu aceleyle yakıvermiş. Bu yanan çubuğu da sönmesine izin vermeden kuyunun içine hızla bırakıvermiş. Ve koşarak uzaklaşmışlar kuyu­dan. Çünkü kuyu öyle bir alev almış ki, uzun bir süre gürleye gürleye, harıl harıl, sonsuzca sürecekmiş gibi yanmış… yanmış… yanmış… Alevlerin arasından, bu sefer kızıl bir duman havada kıvrıla kıvrıla kendisine yol yaparak yükselmiş gökyüzüne. Bir yükselmiş, bir alçalmış. Çatılara çökmüş. Bacalar arasında dolanmış. Pencerelere dokunmuş. Duvarlarda gezinmiş. Her dokunduğu evin birer birer gözden kaybolduğuna şahit olmuşlar hep beraber. Feri göz­lerine inanamamış, korkudan da neredeyse küçük dilini yutacak olmuşmuş. ‘Demek hepsi bir hayâldi’ diyebilmiş ancak. Filozof Raza’nın buna karşılık vermeden duramayacağı kesin olduğu için önce derin bir iç çekmiş, ‘hayâl ve gerçek arasında ince bir çizgi vardır azizim,’ diye kimsenin anlamadığı, anlamak için de bir çaba harcamayacağı sözü ortaya bırakıvermiş. Diğerleri ona bön bön bakmakla yetinmişler. ‘Hangisi hayâl, hangisi gerçek bazen ayırdına varamazsın! Belki biz de sadece bir hayâliz, birisinin hayâli!’

Ve bu sefer de gökyüzünden bir ses duymuşlar: ‘Takılın peşime, hayâl denizine götüreyim sizi.’

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar 99 / Şiraze
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abdullah Ömer Yavuz
Benin / Bir Garip Müslüman Diyarı / Ahmet Mahmut Şen
Hikmet Burcu Peşinde / Erdoğan Muratoğlu
Tümünü Göster