Okumak, Yazmak ve Konuşmak Üzerine…

18
Görüntüleme

Konuşmak, insanın özel bir gerekçesi olmadığı sürece diğer uzuvları gibi bir parçası olarak düşünülebilir. Yaygın olarak söylenen ve son zamanların dillere pelesenk olmuş sözü aslında bir yönüyle bir gerçeğe işaret eder; “ağzı olan konuşuyor”. Konuşmanın tabiatı üzerine yoğunlaşınca işin gerçekten de fizyolojik olarak öyle olduğu da söylenebilir. Şöyle: Konuşmak için neye ihtiyaç var? Ağız. İlerleyelim; konuşma bir tür seslenme olduğuna göre seslerin oluşumuna katkıda bulunan dil, diş, damak, gırtlak. Bu organlar oldukları yerde ses üret­mediklerine göre daha ileriye doğru devam et­mekte fayda var; ses telleri ve uzunca bir boru. Sonu ciğerlere çıkan bildiğimiz bir boru, nefes borusu dediğimiz boru işte. Nefes olmadan hiçbiri işlemiyor. Nefes için ciğer mi yoksa ciğer için nefes mi? Yumurta ve tavuk döngüsü gibi. Çocukça bir cevap vermek en güzeli; ne nefesi ne de ciğeri üzelim: Her ikisi de. Bilimsel düşünüyorsak önce çözümleme yapmamız ge­rek. Parçala ve tanı. Parçalar ortada olduğuna göre, şimdi bir iddiada bulunabilir ya da can alıcı soruyu sorabiliriz; nefes alıp vermeden, yani nefesi tutarak ses çıkartabilir miyiz? Lütfen ey kari, sen de dene! Ağzımız açık olabilir, kapalı olabilir, fark etmez. Küçük bir deney yapalım. Sanırım, bunu başarabilen pek kimse yok. Belki bu işlerle yani nefes alışverişine uygun meslek-lerle uğraşanlar için bu özel bir çabaya bağlı olarak kısmen mümkün olabilir. Söyleyeyim, ben daha hiç başaramadım. Hatta daha ileriye gidip ben şunu da denedim; siz ister deneyin isterseniz hiç ilgilenmeyin ama ben kendi tec-rübemi söylemek istiyorum; nefes alırken değil de nefes verirken sesleri çıkarabildiğimi fark ettim. Çok ciddi söylüyorum, bunu görünce içimden hıçkıra hıçkıra ağlamak geçti ve itiraf ediyorum; gözlerim doldu. Neyse…

Nefes alışverişi olmadan ses çıkaramıyorsak ve nefes verirken özellikle ses üretiyorsak konuşmak için şu iddiada bulunabiliriz; insan için konuşmak, hayattır ve bu hayatın kapısı da ağızdır. Ağzı olanın konuşması oldukça ger­çek bir söz. Peki ağzımız var diye ses çıkarıyor olmamız, konuştuğumuz anlamına gelir mi? Türkçede “konuşmak” kelimesi “konmak” fii-linden gelişmiştir. Üşenmeyen köken bilgisi söz-lüklerine bakıversin. Son zamanlarda Türkçe etimoloji araştırmalarında epeyce yayın yapıldı. Biz devam edelim: Konuşmanın yanında bir de söylemek diye bir fiil var. Konuşmak konmak­tan söylemekse sözden gelir. Her iki kelime de bir birinin yerine kullanıyor olsa da aslında aynı değiller. Dil bilimciler diller arası geçişler dışında bir dilde aynı kelimeden birden fazla olamayacağını belirtirler. Birbirine yakın an­lamlara sahip kelimelerin genel durumlarda yer değiştirebildiğini fakat bunun da daha çok dil kullanıcısının dil bilgisi yeterliliğine göre değiştiğini anlatırlar. Neyse…

Konuşmak ile söylemek arasındaki fark ne­dir? Konuşunca söylemiş mi ya da söyleyince konuşmuş mu oluyoruz? Acele etmeyelim; bu hiç tavuk-yumurta döngüsüne benzemiyor gibi. Çünkü biri konmaktan diğeri de sözden geliştirilmiş kelimeler. Konmanın, yerleşmek anlamına geldiğini hemen herkes kavrayabilir ama sözün ne olduğunu ne kadar kavrayabili­riz?

“Sözümün üstüne söz söylemem üleeeyn” diyen kabadayıdan “söz bilirsen söyle adam sansınlar, söz bilmezsen sus insan sansınlar” ifadesine maruz kalanın rengindeki değişime; “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ide bir söz” dörtlüğünü duyunca Yunus Emre’nin enginliğinde kaybolmaktan “baba biz sözlenmek istiyoruz” diye babasına konuşan delikanlının cesaretine ve “bizde söz senettir” deyip bir dolu borç alıp da ödemeyenin arkasından “keşke bir sözleşme yapsaydım, ah benim akılsız başım” diye pişmanlık çuku­runda debelenip durun ademoğluna kadar ve daha pek çok bağlamda geçen “söz” kelimesi ne ola ki? Konuşmak, anlamı seslere yükleyip laftan anlayana ifade etmek olarak tanımlanıp açıklanabilir en sadesinden de söz için ne diyeceğiz şimdi? Konuşmanın “konu”su sözdür mü diyelim? Sözün söylenmesi konuşmadır mı diyelim? Ben de bilemedim şimdi ey okur!

Gözümün önüne sınıftaki talebelerim geldi: “Aman boş verin hocam, anlaşıp gidiyoruz işte, fazla sorgulamaya gerek yok!” Belki, haklılar ama ben de haksız sayılmam herhalde! Gerçekten “ağzı olan konuşuyor” cümlesini dillere pelesenk eden bir çağın insanı olarak konuşmanın herkesin en doğal hakkı olduğu  gerçeğini kabul ediyorum da kabul etmesine, sözü olanlar ne yapıyor acaba demeden de geçemiyorum. Hep böyle oluyor işte; ne zaman böyle bir çıkmaza girsek ya boş ver deyip okul çocukları gibi hayatın uzunluğuna ve –sanki-sonsuzluğuna kaçıyoruz ya da bunları kendimize dert edinip kitaplara koşuyoruz.

Kitaplar, kitaplar, kitaplar… Akıl terbiyecile­rimiz… Her kitap okunsun diye ve her cümle fark edilsin, fark ettirsin diye… Kitaplar, aklı rayından çıkmışların limanı; aklını rayını koymak isteyenlerin durağı. Bizde öyle derler fark edi-lir seviyede okuyanlara; fazla kaptırma kafayı sıyırırsın. Bilmezler ki aslında sıyrıklardan kur­tulmak için bir çırpınışın görüntüsüdür görülen. Evet, evet toparlanalım.

Bir de okumak ve yazmak var. Her kitabı eline alanın okumadığı ve her kalemi olanın da yazmadığı ya da yazamadığı ama artık çağımızda herkes için elzem olan bir ger­ekli ve geçerli uğraş okuryazarlık. Neden yazıyorlar? Neden okumalıyız?

Evde Kerem’e okuma ve yazma konusunda hiçbir şey söylemedim, bilakis boş ver git oyuncaklarınla oyna dedim. Abisi Erdem’e ise okuması gerektiğini o ka­dar çok söyledim ki artık okumalarını yapıp yapmadığını soracağım zaman içim acıyor. Bazen sohbet ederken ikisine de okumanın vakit kaybı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Her Türk ailesinde olduğu gibi bizim evde de konu aynı yere geliyor ama ben olanca ciddiyet ve samimiyetimle sanayiye giderlerse benim yaşıma geldiklerinde araba fabrikası sahibi ola­bileceklerini anlatıyorum ve işte tam o zaman benim konuşmam kesi-liyor ve karşımda iki tane okuryazar beliriyor; okuma ve yazma bilmeden araba yapamazsın, fabrika sahibi olamazsın hem paraları bile bilemeyeceğim için ne kadar paramın olduğunu hesaplayamayacağımdan o iş olmaz deyip beni, yani bu işlerin kitabını yazmış babalarını susturuyorlar. Bana dua et­mek kalıyor; Allah’ım! Sorun bu işin neresinde? Bana yardım et! Bir ve üçüncü sınıf okuyan çocuklarımın kısa bir sohbetle çözdükleri mese­leyi bizler, uzmanlar olarak neden halledemi­yoruz?

“Önce söz vardı” diye başlıyor ve ilk emir “oku, yaratanın adıyla oku!”. İlk emrin “oku!” olması ne kadar da anlaşılır ve açık değil mi? Neyi okumalı peki? Daha ilk buyruk gelmiş. Bu bir modern zaman aklının ‘oku’ması değil sanırım! Söz, önceden var ise sonradan gelene konuşmak mı düşüyor? Bu da okumak eyle­mindeki göz faaliyeti olmasa gerek. Önceden olan söz, söylediklerimize konu olan söz değil galiba.

Kelimeler, zamanla değişir. Yapısı da anlamı da değişime uğrar. Dil bilimi bunun ispatlamıştır. Hani şu Türkçenin ekleri-kökleri-sesleri ve ses değişimleri vardır ya sıkıcı, bıktırıcı olan. Bir de ne fark eder; selam aleyküm ile es-selamü aleyküm ya da selamün aleyüm dediğimiz ama bileninse fark ettiğini anlatmak için göbeğini çatlattığı dil bilgisi kuralları var ya, işte o bize kelimelerin değişim ve gelişimlerini gösterirken doğru olanını da anlamamızı sağlar. İşte “oku” ve “söz” kelimelerinin de o meşhur söylem­lerdeki anlamlarından farklı olduğunu ifade et­meye çalışıyorum. İfadelerle oynarsam; “önce sebep-neden-gerekçe vb. vardı” ya da “ fark et-gör-kavra-idrak et, yaratanın adıyla fark et!”. Neyi fark etmeliyiz? Sebep nedir? Ne ise ne işte? İbrahim Efendimizin putlara taarruz ederken ya da diğerlerinin secde ederken sebebi ne ise, işte o hürriyet. Elbette insan, muhtaçtır. Muhtaçlık aklımızdandır. Konuşmanın sesle, sözünse konuyla ilgili olduğunu, aslında konuşmakla söylemenin de aynı işi gördüğünü ama bu böy­leyken neden öğretemediğimizi düşünürken muhtaçlığımızı da bir taraftan görmeye başladığımızı ben yazarken siz de okurken fark ediş sürecine girmiş oluyoruz. Anlayabiliyorsak anlatabiliyoruz da sonra. Yani öğrenmişsek, öğretebiliyoruz da.

Ağzı olan konuşamaz. Her ağzı olan ses de üretemez. İnsan ağzıyla konuşur diğer cümle yaratılmışlar haliyle. Eskilerin ifadesiyle ehl-i hâl ve ehl-i kal vardır; halden anlayanlar ve sözden an­layanlar; haliyle anlatanlar ve ağzıyla/diliyle an­latanlar. Ağzınız var diye, ses çıkarabiliyorsunuz diye ve seslerden bir evren kurabiliyorsunuz diye gürültü yapmanıza gerek yok, çünkü konuşamıyorsunuz.

Yaşlılar, çocuklara karışılmasını istemez ve çocuklar da en çok yaşlıların yanında özgürleşirler; şımarırlar, akıllarına eseni yapar­lar. Çağımızın ebeveynleri de en çok bundan dertlenirler; -film repliği bile olmuştur artık- “ama çok şımartıyorsunuz babacığım ya da dedeyi üzmek yok ama”; “çocuğu dede ve nine yanında yetiştirmek zor, ders çalışmıyor, şımarık oluyor vs.”. Yaşlılık öğretmeneştirir bireyi. Hakiki öğretmenlerdir ihtiyarlar ve anlamışlardır ki ömürlerini tükettikleri işler için aslında onca gürültü, telaş gereksizdir ve onları en dik­katli ve ilgili dinleyenler de çocuklardır, çünkü anlattıkları masal tadında yaşanmışlıklardır. Büyükler sıkılır ihtiyarların hikâyelerinden ve kaçarlar ilk fırsatta işlerinin yoğunluğundan ve Küçük Prens’in de dediği gibi “büyükleri anla­mak zordur.”

Konuşmak, yazmak ve okumak da insan işidir. İnsanlaştırır insanı. Çocukta dil gelişim süreci çok sevimlidir. Büyükler mest olurlar onların ses­leri eğip bükerek konuşmalarına ve utanmaz-lar koca koca insanlar parmak kadar çocukları taklit etmeye konuşurken. İşte tam o dönemde insanlaşma belirtileri herkes tarafından fark edilir seviyededir. Tüm insanlar; iyiler/kötüler, asabiler/sakinler, kadınlar/erkekler, akıllılar/ap­tallar hepsi çok severler o çocukluk hallerini. İnsanlaşanları severken kendimizden geçeriz; yok, muhtemelen kendimize geldiğimiz anlardır, çünkü çocukları görünce gözleri gülmeyenimiz yoktur. Sebepsizce gibidir aslında sebebi farkına varamadığımız kadar çok. İnsanlaşırken unut­maya da başlarız, çünkü insan unutur. Sonra hatırlarız, ya telafi ederiz ya da pişkinleşiriz. İnsanlaşmamızın selameti içindir okumak ve yazmak.

Büyük adamlar yazıp bırakmışlar; büyük adamları merak edip okuyanlar gelişimlerini sürdürmüşler. Buna kültürlenme deniyor. Koro halinde herkes okuyup yazmaya kalkınca kül­türlenme başlamış. Diş fırçalamanın gereğini anlatmak için onca yazı yazmak gerekiyor işte kültürlenince de. Türkçede, ilim ve irfanın yeri-ne takılır kültür kelimesi. İlim ve irfan meclisleri yok artık insanlar kültürel ortamlara takılıyor.

Önce hangisi vardı? Okumak mı, yazmak mı? Okumak desek, yazılmamış olan nasıl okunur; yazmak desek, neden ilk emir “oku” şeklinde sorulara cevap bulmak zorunda kalacağız. İnsanın aklının erdiği ve mantığının ikna edildiği süreci göz önüne alarak değerlendirmek en felsefesiz olanı. Sorgulamadan ve tartışmadan ve de mevcut verilere sırtını yaslayıp durumu izah etmek daha yol, yordam gösterici. Bili-nen hikaye içinde ilk yazanlar Sümer toplumu. Mezapotamyalı bu halk hangi gerekçeyle bilin­mez ama aklındakileri sembolik bir evrene göre gözünün önüne getirme ihtiyacı duymuş, yani yazmış. Sebepler dünyasında bu da elbette se­bepsiz değil. Yıllardır bu konuyla uğraşan ve bu sırrın mantığını bireysel düşünce sürecinde bir gerekçeye dayandırmaya çalışan ben “unut-maktan” başka bir sebep bulamadım. İnsan unuttuğu için ve cümle insanlık hikayesinde unutmalara çare olarak hatırlatıcalara başvuran insanların, ortak bir hatırlatıcıya ya da unutu­lup gitmesine mani olacak bir yardımcı belleğe ihtiyacı oldu veya hem unutmamak hem de hatırlatmak için pek çok farklı aygıt ve yön­temler denendi ve Sümer toplumundan birile­ri bu sorunun müşterekliğini farkedip bunu sistemli ve düzenli bir yola soktular. Akıllıca ve tutarlıca bir davranışla kilden tabletler geliştirip muhtemelen önce yazdılar, sonra da tabletleri kuruttular ya da kurutmak için pişirdiler. Belki zamanla da tecrübeye bağlı olarak yazmak ka­dar, tabletlerin sağlamlığını da önemsemeye başladılar. Her ne surette olursa olsun yazıyı kul­lanmak ve geliştirmek insan aklının kendisine yaptığı en insanca bir jest. Zihinsel faaliyetlerini elinden alınca insandan geriye ne kalır ki! El­deki kanıtlara göre konuyla ilgili daha beşeri düşünme imkânı şimdilik görünmemekte ama yine de farklı bakış açılarına göre yorumlar da yapılabilir; felsefi, ideolojik ve teolojik gibi.

Elbette bu yazmanın başlangıcı ve asırlarca insanlığın ortak eseri olarak devam edip gelen gelişimi ve hikâyesi de ayrı bir konu. Eşyanın tabiatına uygun bir gelişimle birlikte yazının var oluşu okumanın da bir var oluş alanı kazanmasını sağladı. Batılı akıl bu insancıl etkinliğe tutundu ve günümüzün hayat anlayışına ulaştı. Okur-yazar bir hayat, artık dünyanın nimetleriyle daha fazla buluşmak isteyenler için kaçınılmaz oldu. Bundan şunu çıkarmak da doğru olmaz; diğer milletlerin bu duruma hiç tesiri olmadı mı? Elbette oldu; kâğıdı Çinliler geliştirdi ama sağlam ve kaliteli kâğıdı Türkler üretti. Kalemi ve mürekkebi en kalitelisinden Orta Asya mil­letleri geliştirdi ama matbaa denilen yazıyı çoğaltma makinesini batılılar herkesin istifade edeceği bir elverişliliğe dönüştürdü. Bu yüz­den insanlığın ortak eseri olarak görülür her insanın katkıda bulunduğu ürünler. Bazen düşünmeden edemem; elindeki kamış ve hok­kayla dünyanın ıssız bir köşesinde yazılmış nice eserler vardır ama bunlar hangileridir? Özel ve itinalı bir iştir yazmak. Öyle her yerde ve her durumda kolayca gerçekleşivermez. Nice yazar hikâyeleri vardır meraklılarına; oralarda yazarların nasıl yazdıklarını anlatan ilginç tec-rübelerle karşılaşmak mümkündür. İnsan o hikâyeleri okuyunca, yazmanın gerekliliği ve önemliliğini anlatmak durumunda kalınca nasıl bir başlangıç yapması gerektiğine karar veremi­yor. Özellikle yazıyla ve yazılı kültürle oldukça doğal bir şekilde tanışan insanlara “yazı yazmak önemlidir” demek, insanlara “su içmek, iyidir” demek gibi geliyor bana. O zaman…

Yazı ve ona bağlı olan hayatın olmadığı bir hayal oyunu oynamaya çalışıyoruz ve bunu mümkün hale getiremiyoruz. Çünkü yazısız bir hayat bilgimiz yok. Tabii ki okumasız, kitapsız ve edebiyatsız bir hayat da hayal edemiyoruz. Geriye kalan, ona ve hikâyesine dâhil olmak­tan başka ne olabilir ki? Yukarıda evimizin  hallerinden birini anlattım. Gerçekten, çok ciddi ve üzerinde ciddiyetle durulup oldukça ciddiyetsiz bir şekilde sürecine dâhil olunacak bir şey okuryazarlık. Oğluşlardan biri mucit, diğeri de yutubır olacakmış herifleşince. Kitap okumazsanız, bu nasıl olacak diyorum. Okula gitmeyin, birinizi bir mucidin yanına diğerini de bir yutubırın yanına göndereyim, okulla zaman kaybetmeden işinize bakın diye ısrar ediyorum. Cevap oldukça açık ve anlaşılır; okuma-yazma bilmeden o işler olmaz baba, sen de hiç anlamıyorsun, deyip çıkıyor işin için­den bizimkiler. Yani benim onlara anlatmak için söyleyeceklerimi onlar kendileri söylüyor. Bizim bu insanlık uğraşı okuryazarlık hikâye­sine dâhil olmak için takip ettiğimiz yol; zor­lamadan ve yönlendirici olmadan, gerektiği durumlarda konuyu gündeme alarak ve gezip dolaştığımız yerlerde okuryazarlığı destekleyen; müze, kütüphane, okul, anıt, tabela, kelime, hikâye, şiir, dergi, karikatür, televizyon, kıyafet etiketi, marka adı, bu konuda akla gelebilecek her türlü unsuru dikkate alarak hayatımızı bu çerçevede yönlendirmeye başlıyoruz. Sonra şu oluyor; gel kitapçılar çarşısına uğrayacağım, şu istediğin kitabı da alalım, teklifine, baba ben arkadaşlarımla maç yapmak istiyorum, sen bana alır mısın, o kitabı, şeklinde diyaloglar gelişiyor.

Evet, artık cümleten bu metnin dilinde hayatı tecrübe eden bizler, okuryazarlık konusun­daki tutum ve davranışlarımızı hızlıca gözden geçirelim. Kimse yaşadığı hayatın gerçeklerin­den bağımsız olamaz. Televizyon ekranlarına açılan gözlere, az televizyon izle demek doğru bir yol değil; bebeğe az süt em demek gibi bir şey. Uzmanlardan başlayarak, bu çağı kuşatan insanlığın ortak mirası olgulara karşı daha duyarlı ve makul yöntemler geliştirmesi bir zo­runluluktur. Günümüzde insanlar farkında ol­madan okuryazarlar; bu kimliği çok özel çabalar göstermeden kazabiliyorlar. Temel sorun şurada sanırım; nasıl, hangi, niçin, nerede, ne kadar okuryazarlık? Bu iş edebiyat öğretmenlerine ve meraklılara bırakılmayacak kadar herkesi ilgilendiriyor. Neleri okuduklarından çok nasıl okudukları daha doğru sonuçlara götüreceğe benziyor. Kaç sayfa okuduğu ya da yazdığından çok, nasıl bir yöntemle okuduğu ve yazdığı önemli. Artık kimseye okuyun ya da yazın demi­yorum; yazılanlar hakkında doğru yazmasına yardımcı olacak soruları sormaya çalışıyorum ya da okuduklarıyla ilgili neden o kitabı veya yazarı okuduğunu değil de ne anlattığını ve niçin öyle bir şey anlatma gereği duyduğunu anlatmalarını istiyorum. Sanırım böyle davranarak farkında olmadan eleştirel okuryazarlık uygulamaları bile yapıyoruz.

İnsancıl faaliyetler ya da insanlaşma çabası her insanın doğal hakkı ve buna müdahale etmek yerine bu çabayı ve süreci kendi tabiatına uy­gun bir yaklaşımla tecrübe ederek kavgasız ve çatışmasız yürütmek geçerli bir yol. “Otantik” kelimesiyle nitelenen etki alanları son yıllarda yaygınlaşmaya başladı: otantik oyun, otantik öğrenme, otantik eğitim vb. Aslında otantik, sahip olduğumuz ama modernitenin peşinde koşarken kaybettiğimiz kendimiz gibi bir şey. Şimdilerde kelimeye odaklı uzmanlıklar mese­leyi çok yönlü tartışıyorlar ve moderniteye odaklamadan “otantik” bir duruşla mevzuyu geliştirebilirlerse, moda olmasından daha fazlasını entelektüel dünyamıza katabilir. Ne olduğunu söyleyecek kadar tam bilmiyorum ben de kelimeyi, fakat anladığımı paylaşabilirim; hayatı ninelerimizden dinlediğimiz masallarla öğrendiğimiz zamanlardaki gibi bir şey işte…

Şeref Akbaba’nın meclisinden uzak kalınca böyle anlatabildim meramımı ey okur. Gerçek­ten bir ay vaktinde yazdım aklımın erdiğince okuyabilmeyi, yazabilmeyi ve söyleyebilmeyi. Aslında hepsinin ortak noktasının aynı olduğunu söyleyebiliriz; insanlaşmak. Çekme-yin kılıçlarınızı hemen, elbette insanız ve hep öyle idik. Âdem ve Havva atamıza sadakatimiz kusursuzdur. Demem o ki okumak ve dinle­mekle yazmak ve söylemek arasında biçimsel olarak bir fark yok. Konuşmak ve dinlemek her insanın tabiatı gereği, okumak ve yazmak ise daha çocuksu bir hayat peşine düşenlerin gerçeği.

Bunun neresi makale denilebilir. Evet, bu bir makale. İddiası da ispatı da kendinden menkul, sadece ay vaktinde yazınca sana saygımdan böyle anlatabildim ey okur!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Teheccüd Ezanı / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar 98 / Şiraze
Vaveyla / Ferhat NİTİN
Virgül / Mehmet Sertpolat
Tecellî / Birol Yıldırım
Tümünü Göster