Söz Uçar Yazı Kalır

36
Görüntüleme

Söz (Kelam)

İnsanlar asırlar boyunca sözlü olarak iletişim kurdular. Meramlarını konuşma, şiir, teganni, ağıt, ninni, çığlık gibi sözün farklı biçimle­riyle karşı tarafa ilettiler. İfadelere ses tonu, jest-mimik, el-kol hareketleri, yüz ve gözün konuşma esnasındaki halleri eşlik etti. Bu açı­dan söz, işaretlere, şekillere değil, hafızalara emanet edildi. Sözlü iletişim daha makûl ve makbûl kabul edildi. İnsanın doğa ve insanla iletişiminde ilk ve temel olan yöntemi hep söz olageldi.

“Allah, Adem’e isimlerin tamamını öğretti” (Bakara-31) ayeti gibi ‘Önce söz (kelâm) vardı’ cümlesi de yoruma muhtaç. Lakin ‘düşünme’ ve düşündüğünü dile (cümlelere) dökebilme insana özgü bir meziyet. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en başta gelen özelliktir.

Söz, kendisine anlamı yüklediğimiz ses tını­larının kelimelere (isimler) bürünmüş hali­dir. Ses tınıları, sadece anlamı-merâmı değil duyguları da taşır. Sevgi, saygı, eğilim, îmâ, samimiyet yanında öfke, hınç, nefret, beğen­meme hallerini, sağduyu, özveri, basiret, hikmetli duruşu da yansıtma aracıdır. Bu yönüyle söz (kelam), yazıdan (kalem) çok daha etkili bir yöntemdir.

Söz, göze söylenirmiş. Demek ki, konuşurken göz göze olmak önemli. İnsanın bireysellik­ten toplumsallığa geçişini sağlayan dikkate değer bir husustur bu. Söz vasıtasıyla insan, ‘ben’likten ‘biz’ olmaya doğru yol alır böy­lece. ‘Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa’ demiş eskiler. Nice dertler, acılar, hüzünler muhatapla konuşarak halle­dilir. Bu açıdan evli çiftler arasındaki sıkıntı­ların çözümü de ‘söylenme, söyle’ formülü ile söze gelmek, karşılıklı konuşmak, dertleş­mekten geçer. Zira iletişimde asıl olan sözdür.

Dil yarası el yarasından ağır gelir insan gönlü­ne. Yine tatlı dil, yılanı deliğinden bile çıkarır. Dil ve kalp iyi ise insan da iyi biri (insan-ı kâmil) kabul edilir. Demek ki, söylenecek sözü iyi tartmak gerekir. Zira insanda iki kulak, bir ağız vardır. Şu halde söz ağızdan çıkmadan evvel dikkat etmek gerek. “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ide bir söz”

Söz, kulaktan kulağa, dilden dile, gönülden gönüle uçup gider, etrafa yayılır ve inancın, kültürün, tarihin içinde kendi tahtını kurar. Bu açıdan söz, şayet kulaktan gönüle yol bulabilirse asırlar boyu coğrafyaları, kıtala­rı, toplumları aşar, uçar ve varlığını devam ettirir. İnsana kulak, göz ve gönül verilmiş olmasının Kur’an’da ısrarla altının çizilmesi boşuna olmasa gerek. (Mülk-23; Ahkâf-26). Ömer Hayyam, bu dünyaya nice bilginin, âlim ve ârifin gelip geçtiğini, mumlar gibi yanarak etrafa ışık saçtığını ve nihayetinde birer masal söyleyip uykuya daldıklarını belir­tir bir rubaisinde. Masal gibi adeta büyüleyici bir söz söylemek ve masal gibi etkili bir hayat yaşamak…

Yazı (Kalem)

Binlerce yıl önce mağara duvarlarına çizilmiş resimler ne kadar düşündürücü ve heyecan vericidir! Birileri, oraya yolu düşen başka birine, yazı dilini kullanarak bir şey söyle­mek istemiş, söz yazıya dönüşmüş ve böy­lece zihinde ve dildeki varlık yazıdaki varlığa dönüşmüştür. Sözlü ya da şifahi iletişim artık yerini yazıya bırakmıştır. Bu durum insanlık tarihinde bir devrim niteliğindedir. Ancak yazının, sözlü iletişimin muhataba sundu­ğu imkanları tam olarak sunamadığı da bir gerçektir. Dahası yazı (semboller), sözlü iletişimle karşı tarafa iletilen duygu hallerini yansıtamaz. Bunun yanında yazının, anlatıl­mak istenenin yerini tutmaya başlaması ayrı bir sorundur.

“Allah, insana kalemle yazmayı öğretti” (Alak-4), “Kaleme ve onun yazdıklarına andolsun!” (Kalem-2) ayetleri yazının ne kadar önemli olduğuna işaret etmeye kâfîdir. Nasıl ki, kanunlar, ahlak ilkelerinden mül­hem ise yazı da sözün şekillere bürünmüş halidir diyebiliriz. ‘İnsan olmak’ açısından nasıl ki, asıl olan yazısız kanunlar (ahlak, âdâb-ı muâşeret) ise aynı şekilde asıl olan eskilerin ‘sözüm senettir’ ifadesinde yerini bulan kelamdır. İleri seviyede yazılı kanunla­rın ve metinlerin hüküm sürdüğü bir toplum, aslîliğinden de belli ölçüde kaybeder gibi gelir bana. Derûnî boyutun kaybolup zâhirin kendini belirgin hale getirmesi durumundan söz ediyorum. Şekilcilik, formalite, zâhirin hayata hâkim olması… Buna mukabil sahici­liğin, samimiliğin, hasbîliğin hayattan el etek çekmesi…

Ayetlerde işaret edildiği üzere insanoğlunun şu kadar bin yıllık birikimini sonraki nesillere aktarmasında yazı, elbetteki önemi inkar edilemez bir husustur. Rakamlar, muhtelif yazı biçimleri, işaret dili, bugün için kullanıma dahil olan emoji (duygu dili?) ve artık dijital devrim ile birlikte görsellikle yazının aldığı boyut, insanın bilgi birikimini başkasıyla pay­laşmasında hangi noktalara geldiğini göste­rir. Yazı, her ne kadar kalıcılığı (birikimsellik) sağlasa da sözün göze söylenmesindeki etki­yi doğurabilmesi henüz mümkün değildir.

Kelam ve Kalem

Kur’an, insanın duygu ve akıl varlığı oldu­ğunu beyan eder. “Onlar, Kur’an’ı tedebbür etmezler mi hiç? Kalpleri mi kilitli yoksa!” (Muhammed-24). Asıl olan önce duygu hali­dir. Çünkü insan, dış dünyayı duyularıyla tecessüs eder ve oradan hareketle duygu­lanım halleri yaşar. Tedebbür, dış dünyadan elde edilen verilerle insanın, siyasi, ticari, ahlaki bir dünyayı kurmasıdır. İnsanda ilk ortaya çıkan husus, duyu ve duygu halidir. Dolayısıyla asıl olan odur. Şu halde insana düşen şey, akıl adına duygularını feda etme­mesi, onları küçük görmemesi ve devre dışı bırakmamasıdır. ‘Sahabe’ kelimesinin sohbet ile ilintili olduğunu biliyoruz. Sâhib kelime­si Arapça’da dost-arkadaş demektir. İnsanı insan yapan şey, aklı ile duygularını terbiye edebilmiş olmasıdır.

Günümüzde akıl (kalem) lehine duygu (söz) halimizden feragat ediliyor gibi gelir bana. Hemen bütün eğitim sistemi, daha akıllı olmamız, aklımızı yerinde kullanabilmemiz adına kurgulanmış gibidir. Ahlakta asıl olan, öncelikle duyguların terbiyesidir. Söz söyle­meyi bir sanata dönüştürebilmek bunların başında gelir. Başka bir ifade ile konuşa­bilmeyi ya da ‘insan olmayı’ öğrenmek ve öğretmek.

Bugünkü dijital devrim, yapay zeka çalışma­ları her ne kadar söz varlığımız ve duygu hal­lerimiz adına düşündürücü olsa da, bu gidi­şat karşısında söz-lü kültürümüzü her zaman diri tutmalıyız. Mimari olarak evlerimizde şark köşesi denilen sohbet odalarımız olmalı. Çat kapı gidebileceğimiz dost meclislerimiz olmalı mesela. Televizyonlarda sohbet prog­ramları düzenlenemez mi? Medyada aşırı steril, moda giyim kuşam yerine bizi daha sade ve tabiatın içinde gösteren giysiler tercih edilse ne kaybedilir ki… Eski insanların söz-sohbet birikimi, hasbiliği, samimiliği, sağdu­yusu günümüz imkânları vasıtasıyla herkesin nazarlarına daha etkili sunulamaz mı?

Duygu (söz) halimizi kaybedersek korkarım insanlığımızı da kaybedebiliriz. Bugün kale­me aldığımız yazıların birçoğu, söz halimizin, kelamın kaleme dökülmüş halidir. Kelam olmadığında kalem ne yazabilir ki?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar 99 / Şiraze
Rüzgâr Bizi Sürükleyecek / Abdullah Ömer Yavuz
Benin / Bir Garip Müslüman Diyarı / Ahmet Mahmut Şen
Hikmet Burcu Peşinde / Erdoğan Muratoğlu
Tümünü Göster