tömbeki üstüne veya nargilemin dumanı, yoktur yarin imanı

251
Görüntüleme

Birden bire, adeta zamanın kayıp bir köşesinden fırlayarak, “akşamlar hayır, keyifler çakır ola!” temennasıyla çıkagelen ata yadigârı “nargil”, şimdilerde yeniden altın çağını yaşıyor. Farkındayım, hem dilim de sürçmüş değil; Acem işi “kalyan”, tütsülü efsanelerin memleketi Hint kültüründen “nargil” olarak selamlamış olsa bile bizleri, biz yürek ışığımız Türkçe’ye onu e’leyerek “lüle” ile kafiye akrabalığına hürmeten nikâhlayacağız illâki. Bu gizem ve esrar yüklü eğlencenin tanığı olanlardansanız eğer, hikâyeme kulak vereceğiniz muhakkaktır: Rahmetli dedemin bir tek fotoğrafını miras sayıp evimizin en özel köşesine asan babam, onun tutkulu bir nargile aşığı olduğunu söylediği yıllarda, dedemin esaslı oturuşunun hemen dibinde bitiveren bu tuhaf aletin, itibarlı bir keyif aracı olduğunu çok zaman sonra öğrenecektim. Öyle bir keyif ki, rahmetli, tömbeki tütününün bittiği bir kış gününde, daha fazla patlatacak afyon bulamadığından olmalı, lapa lapa yağan kara aldırmadan o kızılca kıyamet vakitte kasabanın yolunu tutar. Epeyce bir aralık geçtiği halde geri dönmez. Telaşlanan ev halkı giyinip kuşanarak yollara revan olmakta şükür pek gecikmez. O karlı kış gecesinin ilerleyen bir vaktinde, dedemi koynunda sımsıkı tuttuğu tömbeki tütünü olduğu halde, bir ağaç kovuğunda yarı baygın, donmak üzereyken bulup getirirler. O günden sonra ben, ‘Tömbekici İbrahim’in torunu olarak bu hikâyeyi çokça dinlemişimdir aile efradından. Nargile, kalbinde derin yarlar taşıyan ve gün gün derinleşen haliyle içene lirik bir asudelik bağışlayan, hiç de softa işi olmayan kadirşinas bir dost olarak bilindi Anadolu’da. Öyle ki, tutkunlarının delilik gururunu okşamasına bile pek ses çıkarmadı. Bildiği bir hinlik yoktu gövdesinde. Lülesine misafir ettiği nar gibi kızarmış mangırları bağrına basarken bile kalbinde fokurdayan su ile hemhal idi daima. Onun da bir hikâyesi var mıydı acaba? Olmalıydı mutlaka; değil içeni, okuyanı bile çakır keyif kılan bir hikâyesi mutlaka olmalıydı… Rivayet muhtelif ama inanmak vicdan meselesi… Derler ki, Amerika’nın Antil adalarından biri olan Tobako, Kristof Colomb ve arkadaşlarının ‘Yeni Dünya’nın keşfinden önce yerli halkın ağızlarında, yanıp etrafa duman savuran ocağın tütününü kırmaya çoktan başlamıştı bile. Kısa sürede İngiltere’ye kadar ulaşan tütün meselesi, Kral Yakob’un, “Üç barbar getirmiş tütünü, halk bunları taklit edecek midir? Eğer böyle şeylerden ders almak isteniyorsa niçin çıplak dolaşmaları ve şeytana dua etmeleri taklit edilmiyor?” sorusu eşliğinde, bir süre sonra yasaklanmış olsa bile, kokusuna düçar olanların yakasını bir türlü bırakmaması ile de ünlüdür kahramanımız. İçenlerin bir vecd hali içerisinde simalarına yapışan mutluluğu anlatmadan önce, nargileyi tarife yavaştan başlamakta fayda telakki ediyorum. Öncelikle marpuç… Gövdesinden dumanın çekildiği uca kadar, hortum dahil bölümün tümü. Elbette gümüş olanların tercih önceliği olduğunu söylemeye gerek bile yok, ancak bunun yerine pirinç takım veya bronz korunaklı olanlar da pek revaçta sayılır. Mermer, kehribar ya da gümüş olanlarını da sayarsak sipsi, nargilenin vazgeçilmez parçalarından. Hortumun ucuna takılan sipsi, acemi dudaklara pek yakışmıyor gözükse bile ehil olanlarca kibarlık alâmeti olarak vasıflandırılmayı çoktan hak ediyor. Hani hep duyardık ya o “yar saçların lüle lüle / yar benziyor beyaz güle…” şarkısını; işte şimdi lüleyi dilimize dolayalım. İçine kız veya yeni gelin saçını andıran tütünün ciğer gibi pare pare bölünerek konulduğu ve üzerine nar gibi kızarmış közün (bu da mangır elbet) istiflendiği seramik kap. Aslında seramik pek kullanılmıyor, onun yerine alüminyum folyo da aynı fonksiyonu icra edebiliyor. Dolayısı ile yarin saçları, lülenin ilk dönem kullanımı söz konusu ise eğer iyi niyetli bir çağrışım yapıyor, yoksa o güzelim lüle lüle saçların sorumlusu nargile olamazdı herhalde!.. Nargilenin dar ve uzun kısmı olup “ser” denilmesi pek manidardır. Ser verip sır vermeyenlerin nargile fokurdatıp fokurdatmadıkları pek meçhul sayılsa da, ser olmadan da nargileye tamah etmek mümkün değil. Tömbeki dediğimiz şey, çoğu zaman nargile anlamıyla kullanılmış olsa dahi başından bu yana anlattığımız tütünün ta kendisi. “Tömbâkû” Antil adalarından biri olan Tobako’dan çırpıştırılmış mı bilemiyoruz ama dilimize “tabaka” olarak yerleşen isimle bir akrabalık kurduğu inkâr edilemez herhalde. Mangır ise, para ile uzaktan yakından alakası olmayan ve fakat tiryakilerinin para kadar değerli görüp vazgeçemedikleri, kolayca tutuşan meşe kömüründen başkası değil. Yani, “sökül bakalım mangırları” sözünde, kolayca elde edilen bir menfaat, bir beklenti var belli ki. Dolayısıyla bu kadar değerli bir eşyanın kolayca ele geçirilmesinin zorluğuna da işaret ediyor olmalı sözün sahibi. Her işin bir usûl üzere icra edildiği varsayılır ise, nargilenin de bu usûle göre içilip, tüketilmesi büyük ölçüde garipsenmez. İş bu yazının sahibi, nargile içme usûlüne dair bilgi ve görgüsünü arttırıp sizlerle paylaşmak için haftalarca nargile kahvehanelerinin ayakta karşılanan müdavimlerinden olmuştur. Şimdi nargile, ulu orta gazoz gibi içilmez; dumanın tadına varırken ağır ağır çekilmesi için marpucun alt kısmından tutmak pek evla sayılmaktadır. Çünkü su içinden süzülerek çıkan dumanın şişede çıkardığı sese hasta olanlara saygısızlık etmemek edep gereği elbette. Sonra havanın tıpkı nefes alır gibi çekilmesi lüzum üzredir ki, tütünün yanması ve suyun fokurdaması esnasındaki anın tadı bir güzel yaşana. Unutmadan, nargile (mangır) közünden sigarasını yakmak isteyenlere zinhar izin verilmemeli. Görgüsüzlük damgasını üzerinizde taşımak istemiyorsanız nargileyi asla yüksek bir yere koymadan, şöyle ayak ucunuzda kıvrılıvermiş bir mangal gibi göz önünde bulundurmayı ihmal etmemeli. Ayrıca marpucun hortumunda takılı duran sipsi, hiçbir zaman devamlı surette sigara gibi ağızda tutulmamalı ve erkâna riayet ederek masanın üzerine bırakılmalıdır. Nargilenin bir tek mezesi vardır; muhabbet ve kahve. Muhabbetin eksik kılındığı nargile mutluluğunu layıkıyla eda ettiğini düşünenler fena halde yanılmaktadırlar kanaatimce. Hele kahvenin orta şekerli ve de köpüklü tadını nargile dumanı ile cem’eylemeyenler unutulmuş bir hatırayı yeniden yaşamaya çalışanlara benzerler ki, onlar için hayır dua dilemekten başka yapacak birşeycik yoktur. Keyif ehlini seyre doyum olmayacağını az önce belirtmiştim. Onlar, nargile içme saatlerini ömürlerinin kendilerine bahşedilen biricik zaman aralığı bilip, bu dimağ lezzetini hiçbir tutku ile değişmeye asla tevessül etmezler. Özellikle yaşı kemale ermiş, güngörmüş olanların yaptıkları işe gösterdikleri titizliğe, endama hayran olmamak insanın elinde değil!.. Şişedeki fokurdayan suyun sesine karışan sessizlik, bakışlardaki donuklukla birleştiği zaman, çakır keyf tanımı bütün çıplaklığı ile karşımızda beklemektedir. Adeta vecd halinin bütün katmanları ile birleştiği bu portre, eskinin bağışlanmaz günahlarına bir reddiye sunmaktadır. Süzülen dumanın matlaştırdığı bu gizem dolu örtü kaldırılmayıversin, bütün lezzetini bu sır küpüne minnettar duruşu ile tunçtan bir heykel harikasını özenle oraya dikilmiş görürsünüz. İşin acemisi olanları seyretmek ise bambaşka bir alem!.. Ne içtiğinin henüz farkına varamamış dünya ehli bu tipleri bir bakışta tanımanız işten bile değildir. Marpucun hortumunu kürek sapına sarılırcasına tutanı mı ararsınız, közü karıştırayım derken elini yakanı mı, yoksa nargileyi boylu boyunca devireni mi!.. İçinizden bağışlamak düşüncesi geçmiş olsa bile, bu gibileri işinin ehlini küçümsedikleri için sadece çaya veya sigaraya mahkûm etseniz de olur. Nasıl olsa onlar için nargile, ansiklopedilerin illüstrasyonlarına bakılıp cazibe merkezi olmadan sıradanlığını devam ettirecek egzotik bir ata yadigârından başka bir şey değildir ve olmayacaktır da. Her ne kadar tütün, tömbeki, enfiye nevinden keyif vericilerin konu edildiği bir yazı bazılarınca pek muteber kabul edilmese de söz dönüp dolaşıp nargileye gelince bir kez daha düşünmek mümkün müdür acaba? Anlaşılan o ki, ne İngiltere Kralı Yakob, ne de Osmanlı’nın belirli dönemlerinde bu gibi alametlere karşı tedbir(!) kararı alan ekabir, nasıl bir “bela” ile karşılaştıklarından pek emin değillerdi. Tütün meselesinde, söz konusu tedbirlerin yanında saf tutup kalem oynatan hasım şairlerden okuyacağınız beyitler/mısralar, durumun vehametine dair önemli ipuçları veriyor bizlere. Örneğin Sünbülzade Vehbi, karar alıcılara göz kırparken nargilecilere saldırının ölçüsünü aramaz; “Boğulmuş dûd-ı tönbâkûya gördüm bir alay menhus Başında yansa ateş dem çeker şevkiyle kalyana.” Şair Nabi ise büsbütün hasım kesilir içenlere karşı; “Gâh şemşîr-i sitem gâh azâb-ı ateş Küşte-i kavm-ı nasârâ gibidir tönbâkû” Hem saymakla bitmez, fazla yormamak gerekir okuyucuyu, öyle değil mi? Baksanıza ünlü Fransız yazar, Türk dostu Pierre Loti bile henüz ayağının tozuyla Osmanlı payitahtını selamlarken, kurulduğu sandalın bir köşeciğinde verirler eline nargileyi, boğazın eşsiz güzelliğini seyrederken derin bir haşyetle tüttürür tömbekisini. Bu bir devrin simgeleştirdiği kültürel kimliğin yabancılar eliyle dışavurumu gibi gözükse de, bugün nargileyi ilk kez gören turist taifesinin heyecanını gözlerinden okurken Pierre Loti’nin yaşadığı yüzyılı hayal etmemek mümkün değil. Diyeceğim o ki, sadece nargile sevdalıları kıskanırlar başka içeceğin yanlarında övülmesini, dayanamazlar hiç. Onların keyif kelimesine olan aşinalıkları sevgililerine yan gözle bakıldığı zaman ortaya çıkar ve yalnız dimağ lezzetine huşu ile dalmış olduklarından sevgili kılarlar nargileyi. Sevgisini biricik sayan keyif ehline bin selam!..
 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

yüksek ruhlu insanlar / Naci Gümüş
yeşilçam 12 eylülü sorguluyor / Hayati Koca
yalnızlık bir kıştı dinmeyen / Naz Ferniba
tömbeki üstüne veya nargilemin dumanı, yoktur yari... / Reşit Güngör Kalkan
talebe, hafız ve hattat / Fatma Balcı
Tümünü Göster